NEW OTTOMAN CO.

Başyüce’nin Kuran-ı Kerim’i eline alıp kırbaç gibi salladığı, Bay Başbakan’ın sığ ve gülünç Osmanlı hülyaları ile Arap dünyasını Türkiye’ye düşman ettiği mehterli ve kostümlü folklorik defile günlerinde mutlaka okunması gereken bir panzehir reçetesi sunuyorum.

 

Özdemir İnce

12 Mayıs 2015

THE NEW OTTOMANS CO.[i]

Son yirmi  yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda kaldığımız kimi insanlar için, “Analarının rahmine ‘haklı’ olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!” diye bir tanımlamam vardır. Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamayı kullandığımı da anımsıyorum. Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincilerin hası, Humeynî sempatizanlarının hası onlardı; ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar, eski yol arkadaşlarına “Hâlâ aynı yerde mi otluyorsunuz?” gibilerinden, tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler. Özal’ın kişiliğinde XXI. yüzyılın dâhi politikacısını görmeye başladılar. Şimdilerde “Yeni Osmanlıcılık”a takılıyorlar, asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar. Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler. Başkalarının yapması durumunda “tu kaka” edecekleri davranışları, kendileri yaptıkları için, erdemlilik olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Yirmi yıl önce bir tek amaçları vardı: toplumsal vitrinin önünde olmak. Şimdi gene tek amaçları var: toplumsal vitrinin önünde olmak. Bundan sonra nereye gidecekler, bunu zaman gösterecek. Ben bu yazımda, gene “haklı” olduklarını ilan ettikleri bir geçici durakla ilgili alıntılar yapacağım, bir zamanlar okuduğum kitaplardan:

“Anadolu’da hububat kıtlığı daimi bir şekil aldıkça, Marmara ve Çanakkale sahillerinde, Rumeli’den Anadolu yakasına hararetli bir buğday nakliyatı başlamıştı. Kadılara, kadılıklardan harice buğday sattırmamaları hakkında evvelce emir verilmiş olduğundan, gemi reisleri istedikleri zahireyi yükleyebilmek için sahilleri muhafaza eden şahıslara ve kadılara rüşvet vermek mecburiyetinde kalıyorlardı.

1564’te Anadolu’da büyük bir kıtlık çıktığı görülüyor. Çeşme’den yollanan bir arzda, açlığın dehşetinden bahsolunurken, halkın ekserisinin “ot otladıkları” kaydolunmuştu.

Halktan hakiki fiyatla değil de, kadıların takdir ettikleri narh ile ve cebren alınarak, İstanbul’a götürülen maddeler, bu büyük şehirde muntazam tevzi olunmamakla, madrabazların eline düşmekte idi. Bunlar, elde ettikleri peynir, pirinç, zeytinyağı, pastırma, buğday, un vesairi depolarına doldurduktan sonra geceleri gemilere yükleyip, Bursa ve İzmit tarafına kaçırıyorlardı.

1565 yılında da kıtlık vaziyeti düzelmedi. Rumeli’den Anadolu’ya ve “kefere gemilerine” buğday verme faaliyeti hararetle devam etmekte idi. Halbuki, aynı sene Kanunî Süleyman’ın 1566 seferi için menzillere zahire yığılmak üzere, bütün Rumeli tarafına adamlar yollanmıştı ve halktan alınacak unun kilesi için 10 akçe ödenmesi emrediliyordu. Serbest fiyat ise 25-30 akçeden aşağı değildi. Onun için, kimse ununu vermek istemiyor, köylüler zahire verecek iktidarda olmadıklarını bildiriyorlardı. Bütün itirazlara rağmen yapılan geniş mubayaalar kıtlık yaratmakta gecikmedi. Edirne ve Sofya’dan, şehirlerde halkın aç kaldığı ve satın alacak zahire bulunmadığı hakkında şikâyetler geldi.

Buna mukabil, fakir halkın yiyecekleri alındığı bile olmakta idi. Bu şartlar altında köyde barınmayanlardan pek çok insanlar da şehirlere göç etmeye başlamışlardı. 1567 sıralarında, İstanbul’un nüfusu göze çarpacak kadar artmış bulunuyordu. Haslar kadısına yazılan birçok hükmi hümayunlarda kadılığa tâbi olan Kasımpaşa, Fener, Eyüp ve Kâğıthane semtlerinin evlerle dolduğu, Anadolu’dan ve Rumeli’den gelip buralarda bina kuranlar yüzünden şehrin fazla erzak darlığına düştüğü, hem de, geldikleri yerlerdeki tarlalarının boş kalmasından dolayı, sipahilerin zarara girdikleri bildirilmekte idi. Teftiş yapılarak, gelişleri beş seneyi geçmemiş olanların derhal eski yerlerine yollanmaları için emir veriliyordu… Bu kadar kalabalık bir sefaletin de birlikte gelmesi fuhuşu artırdı. Bunun üzerine İstanbul kadılarına yollanan başka bir fermanda, mahallelerde teftiş olunarak, fahişelerin ve uygunsuz adamların şehirden sürülmesi, şarap ve Tatar birasının yasak edilmesi emri çıkarıldı.

Fakat, bütün sıkı emirlere rağmen, iş hiç de iyi gitmedi. Asıl ellerinde fazla buğdayları olan nüfuzlu kimseler, resmî hüviyet sahipleri, hububatı depo eden muhtekirler, ya himaye görüyorlar yahut kendilerine emir dinletilemiyordu. Fukaranın ise, nesi varsa alınmakta idi. Ayrıca, çok da “rüşvet” alınıyordu.”[ii]

Alıntıyı uzatmanın gereği yok. 540 sayfalık, 16×24 cm boyutlu kitap bu tür utanç verici rezaletlerle dolu. Ve bunlar, Osmanlı tahtına 1520 yılında, yirmi beş yaşında oturan ve kırk altı yıl saltanat sürdükten sonra 67 eylül 1566 gecesi hakkın rahmetine kavuşan Kanunî (Muhteşem) Sultan Süleyman’ın saltanat döneminde olmuş. Yani Osmanlı devleti gücünün doruklarında iken, bu devletin halkı açlıktan ölmemek için hayvanlar gibi ot yemiş.

Üçüncü Sultan Murad altı kardeşin en büyüğü idi; kendisi tahta otururken öbür on dokuz şehzadeyi cellâdlar boğuyordu. Dördü yetişkin gençlerdi, bir kısmı analarının memelerinden çekilip alınarak boğulmuştu. Üçüncü Murad’ın tabutunu bir turna katarı halinde on dokuz oğlunun tabutları takip etmişti. İçlerinde Şehzade Mustafa en büyükleriydi, babasının öldüğünü işitince şaşırmış, karanlık istikbalini bütün dehşetiyle görmüş ve bir kâğıt parçası üzerine şu hazin beyti yazmış:

Nâsiyemde kâtibi kudret ne yazdı bilmedim,

Ah kim bu gülşeni âlemde bir gez gülmedim!..[iii]

III. Mehmed 1595 ile 1603 yılları arasında sekiz yıl saltanat sürmüş. Her saltanat yılına 2,57 kardeş kanı düşüyor, biraz da artıyor.

“Fatma Sultan: Sultan İbrahim’in kızıdır. 1642 (1052) yılında doğdu. Üç yaşında iken Derya Kaptanı Musahip Yusuf Paşa’ya verildi. Çok muhteşem törenlerle Fatma Sultan Topkapı Sarayı’ndan Yusuf Paşa’ya tahsis edilen saraya götürüldü (1645). Fakat Hanya Fatihi Yusuf Paşa, bir sene sonra Sultan ıbrahim tarafından öldürüldüğünden, dört yaşındaki Fatma Sultan dul kaldı (1646). Aynı sene, musahip daha sonra kaptanıderya olan Fazlı (Fazlullah) Paşa’ya nikâh edildi… Fazlı Paşa, Fatma Sultan’ın buluğ çağına girmesini bekledi. Belki de visaline ulaşamadan 1657 yılında öldü.

Beyhan Sultan: Sultan İbrahim’in 1645 (1055) yılında doğan kızıdır. Sultan İbrahim, Beyhan Sultan’ı iki yaşına gelince veziriâzam Hazerpâre Ahmed Paşa ile evlendirdi. Evlenmeden önce Ahmed Paşa’ya eşini boşattı (1647). Bir sene sonra Ahmed Paşa’nın öldürülmesi üzerine üç yaşında dul kaldı.

Şah Sultan: III. Mustafa’nın kızıdır. Annesi baş kadın Mihrişah Sultan’dır. 1761’de (1174 ramazan 15) doğdu. III. Selim’in ablasıdır. Şah Sultan üç yaşına gelince veziriâzam Bahir Köse Sultan Paşa’ya nişanlandı. Fakat Bahir Mustafa Paşa bir sene sonra sadrazamlıktan atıldı. 1768’de (1181) yedi yaşında iken Nişancı Mehmed Paşa’ya nişanlandı. Mehmed Paşa, aynı yıl sadrazam oldu. Bir sene sonra sadrazamlıktan atıldı ve öldürüldü. Bu suretle Şah Sultan ikinci defa dul kalmış oldu. Esasen Şah Sultan buluğa ermediği için gerdeğe girmemiştir. 1778 yılında amcası I. Abdülhamid tarafından Nişanca Seyid Mustafa Paşa’ya nişan ve nikâhı yapıldı…[iv]

Yukardaki satırları alıntıladığım Padişahların Kadınları ve Kızları[v] adlı kitap müthiş ilginç. Gelenekten yararlanma heveslisi roman ve oyun yazarlarına önerir ve salık veririm. Yüzlerce konu kendilerini bekliyor.

Devlet memurlarının tahsil görmeleri düşünülmezdi. (Eskiden devlet erkânının en mühimleri Enderun’dan, daire kalemlerinden ve vezirlerin dairelerinden yetişirdi. Bununla beraber, hiç okuma yazma bilmeyenlerden de devletin en büyük makamlarına geçenler vardı. Enderun’a, Arapça ve Farsça öğretmenleri seçilerek tayin edilmiş olduklarından buradan birçok şair ve edip yetişmiştir. Yalnız coğrafya ve matematik gibi bilgilerin okutulması âdet olmamıştı.) Devletler arası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yönden zarara uğradığımız tarihlerde yazılıdır.

Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine Baltık Denizi’nden donanmasının gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkânı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi.

1826 muharebesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerine gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri ve meselenin Babıâli’ce de halledilmemesi üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine başvurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük, yani yüz bin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman şaşırmışlardı.

…….

Ne yazık ki, memleketimizin okumuş insanları geçim kaygısı ile ilkokul öğretmenliğini kabul etmemişler, bu yüzden ilkokul çağındaki çocuklar okulsuz kalmışlardır. Üsküdar tarafında 115, Galata civarında 120 ve İstanbul’da 300 ilkokul varken, bunların içinde ancak on okulda öğretmen bulunuyordu.[vi]

Bütün imparatorlukta, 1860 yıllarında, yalnız 52 rüştiye (ortaokul) açılabilmiş, aşağı yukarı 4 bin öğrenci okutulabilmiştir. Tek Darülmuallimin’in (öğretmen okulu) 20 öğrencisi vardır (Abdülaziz devrinde rüştiye sayısı 386’ya çıkacak, 20 000 kişi okutulabilecektir). 1874’te yalnız İstanbul’da bulunan idadîler (liseortaokul) 4 tanedir ve 250 kadar öğrencisi vardır… 1870’te açılabilen Dârülfünun’un eski medreselerden pek de farkı yoktur. Babıâli kâtipleriyle medrese talebelerine –devrin en ünlü bilgini– hoca Tahsin Efendi’nin “su” konusunda verdiği bir dersten örnek: “… jale ismiyle müsemma sabahleyin zümrüti evrak ve nebatat üzerinde bulunan dürri nâb ve çemenlerde…”[vii]

Naima, Tarih’inde Türk halkı için “nâdan Türk”, “etrâki biidrak” (idraksiz Türkler), “Türki bedlika” (çirkin suratlı Türk), “Çoban köpeği şeklinde bir Türki sütürük idi”, “hilekâr Türk” vb. demektedir.

…….

Türk toplumunun sınıfsal ayrışmaya dayanan aristokratik yapısı süregelmiş, halkın devlet işlerine karıştırılmaması ilkesi yakın zamanlara değin geçerli kalmıştır. Halkın şu ya da bu şekilde, yardım olarak dahi devlet işlerine karışması, soyluların çok sert tepkileriyle karşılaşmıştır. Örneğin, Musa Çelebi ile Süleyman Çelebi arasındaki çatışmada, Süleyman Çelebi kaçarken köylülerin Musa Çelebi yanını tutup Süleyman Çelebi’yi öldürmeleri, bizzat Musa Çelebi tarafından, köylülerin bu eylemi hanedana saygısızlık olarak düşünülerek, bu köylüler diri diri yaktırılmıştır.

…….

Bu durumu ile, kurulan bu yeni devlet, Vasiliev’in deyişiyle bir “GrekoSlavoTürk” devleti niteliğini kazanmıştır. Bu niteliğin oluşumunu din, dil ve ulus ayrılıkları hiçbir yönde engelleyememiştir. Ne var ki, bu gelişime karşılık, Türk unsuru Osmanlı ımparatorluğu içinde bir azınlık durumuna düşmeye başlamıştır. İşte bu nedenle “Osmanlı”, “Türk” sözcüğünü bile hakaret sıfatı olarak kabullenebilmek cesaretini kendisinde bulabilmiştir. Çünkü Osmanlı Devleti, karışık egemen güçlerin Anadolu Türkü üzerinde egemenliği demektir.

…….

Devlet yöneticileri “Enderun”dan alınıyor. Enderun’a ise Türk olmayan, devşirme Kapıkulu ocaklarının seçkinleri girebiliyordu. Padişahtan sonra en yüksek görev yeri olan veziri âzamlık, hemen hemen hep Türk olmayanların elindeydi. Nitekim XV. yüzyıl ortalarından, yani Fatih Sultan Mehmed döneminden XVI. yüzyıl ortalarına değin görev yapan 48 veziri âzamdan yalnız 4’ü Türk’tür.

…….

Anadolu’da bütün tımarlar ve zeamet Türklere değil, fakat imparatorluğun yönetimini eline geçirmiş bulunan ve Türk soyu dışından gelenlere veriliyordu. Hele vezirlik Türkler için sanki yasaklanmıştı. Türkler ancak uzak ve önemsiz vilayetlere beylerbeyi olabiliyordu. Divanı Hümayun’da bir tek Türk yoktu… Bu yöneticiler gözünde Türk halkı, yalnızca “reaya” idi. Bunlar, Türklere hakaret ediyorlar, onları hor görüyorlardı.[viii]

Tarih okunmak için vardır. Ama ne yazık ki Türkiye’de tarihin palavra kesimine merak vardır; “Viyana kapılarına dayanan” bir acayip devletin bile toplumsal tarihi, bir kültür tarihi olması gerektiğine pek dikkat edilmez. Şu günlerde aydınlarımızın Moğolların Gizli Tarihi’nden başlayarak, Urfalı Mateos Vakayinamesi’nden, Haçlı Seferleri Tarihi’nden geçerek Selçuklu ve Osmanlı tarihlerini iyice okumalarında ve T. E. Lawrence’ın Bilgeliğin Yedi Direği’ni ihmal etmemelerinde sayısız yararlar bulunduğu kanısındayım. En azından “asıllarına rücu etmek” isteyenlerin nasıl bir “asıl”a rücu etmek istediklerini; “geçmişle barışmak” isteyenlerin hangi geçmişle, nasıl bir geçmişle barışmak istediklerini kendilerine sorabilmeleri için, Cumhuriyet ve laiklik karşıtı olanların hastalıklarını teşhis edebilmek için, Atatürk’e saldıranların amaçlarını anlayabilmek için.

“Tarih”i okumayı özellikle de Osmanlıca sözcük ve deyimlere meraklı genç şairlere önermemiz gerekiyor: Sözcüklerin toplumsal ve ideolojik anlam ve ağırlıklarını kavramaları için.

(Gösteri, mart 1993)

[i] Dinozorca, Telos Yayıncılık, 1996; Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005. s.170

[ii] Prof. Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Bilgi Yayınevi, 1975, s. 78-83.

[iii] Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Tarihinin Panoraması, Ak Kitabevi, 1964, s. 28.

[iv] M. Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1980, s. 63, 65, 101.

[v] Türk Tarih Kurumu Yayınları

[vi] Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 21-22.

[vii]  Rauf Mutluay, 100 Soruda XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Gerçek Yayınevi, 1970, s. 56.