OSMANLI DERSİNDEN ÇAKTIKLARI İÇİN “HAYIR!”

AKP kadrosu, düşmanlık ve kinleri bir yana, ne yazık ki,hal ve gidişleriyle, tarih-coğrafya-yurt bilgisi derslerindeki tembellik ve cehaletleriyle  Cumhuriyetimizin başına gelen en büyük felakettir.

Onlara göre Osmanlı dönemi, devlet düzeni ve kudretleriye, cihanın şahikalarındandır. Her alanda dünyayı tirtir  titretmiştir. Buna gözü kapalı inanırlar ama Osmanlı dönemi yazarlarının ve tarihçilerinin kitaplarını okumamışlardır. “Muhteşem Yüzyıl”ın halkın sefalet dönemi olduğunu, karınlarını doyurmak için ağaç kökü ve  ot yediğini  Hürriyet gazetesinde yazdığım zaman, Osmanlı hayranlarının hışmına uğramıştım.

Koçi Bey, Osmanlı Devleti’nin yıkılışın Muhteşem Süleyman saltanat döneminde başladığını yazıyor. Bunlar, şimdi Türkiye sınırları  dışında kalan eyaletlerin (devletlerin) halklarının (Müslüman ve Hıristiyan) Osmanlı dönemlerini şükran ve hasretle andıklarına inanırlar. Tam aksine tamamı zulüm gördükleri o dönemden nefret ederler.

Amaçlarının yeni bir Osmanlı düzeni kurmak olduğunu artık biliyoruz. Osmanlının yağma ve zorbalık düzeni Anadolu’da yaşayan kurucu halkı da zulüm altında ezmiş, onu yoksul ve geri bırakmıştı. Bunu, iki padişaha sunduğu raporlarda  Koçi Bey de yazıyor.

Hepisi güzel! Güzel ama Osmanlı kendi küllüğünde debelenirken dünyada neler oluyordu?

1493 yılında Amerika keşfedilmişti…. Geriye dönelim: 15 ve 16. yüzyıllarda bakın Avrupa’da neler oldu: Amerikalar, Afrika ve deniz yollarındaki büyük (Coğrafi) keşifler; Rönesans ve Reformlar, müsbet bilim ve güzel sanatlarda ve edebiyatta benzersiz gelişmeler ve bunların devamı olan büyük devrimler… Bunlar olurken, Osmanlı, Koçi Bey’in haberini verdiği,  300-350 yıl sürecek çöküş ve yıkılış dönemini yaşamaya başlamıştı. Şu anda Türkiye’yi yönetenler tarih ve çoğrafya derslerinde sıfırdan başka not alamayacak bilgileriyle, bu trajik gerçekleri anlayıp değerlendirecek durumda değiller. Ama Osmanlı ve Cumhuriyet aydınları ve Cumhuriyet’in kurucuları bu gerçekleri görmüşler ve gereken önlemleri almışlardı. İşte AKP buna düşman!

Ilber Ortaylı kardeşimiz, Hürriyet gazetesinin (26 Mart 2017) kendisiyle yaptığı söyleşide “Fatih döneminde ona benzeyen 10 kişi yetişse dünya başka dünya olurdu” diyor. Tarihçiler,”Teyzemin taşakları olsaydı dayım olurdu!” deyişinin tarihte geçerli olmadığını bilirler, bilmeleri  gerekir. Beni, Osmanlı’nın neden yeni bir II.Mehmet yetiştirmediği; 15 ve 16.yüzyılda Avrupa 24 saat uyanık kalırken Osmanlı’nın neden 24 saat uyuduğu ilgilendirir. Gerisi lagalugadır!

 Bu koyu cehalet ülkemizi uçuruma sürüklemektedir. Bir kitap ayracının arkasına “Engerekler soyu, bu ne dipsiz nefrettir!” diye yazmışım. Cümle benim mi, aldıysam kimden aldım, bilmiyorum.  Ama ne olursa olsun, anlamlı, her duruma uyumlu bir cümle. Bu özelliği yüzünden yazımı onunla bitiriyorum: “Engerekler soyu, bu ne dipsiz nefrettir!”

 ÖZDEMİR İNCE

26 Mart 2017

 ***

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI YAYINLARI, 1985

 

KOÇİ BEYİ RİSALESİ[i]

Koçi Bey’in gençliği, değeri, karakteri:

Koçi Bey, XVII. asırda yetişmiş, Türkler’in Monteskiyö’si adını almaya hak kazanmış, değerli bir şahsiyettir. (Koçi) kelimesi, onun adı olmaktan ziyade lakabı olsa gerektir. Bursalı Tahir Bey (Osmanlı müellifleri III, 119, bir de GOW. S. 414. Babinger)’e göre Koçi Bey bir Arnavut devşirmesidir. Arnavutça (Kuç) kelimesi, kırmızı demektir. İhtimal ki yüzünün kırmızılığından bu lakap verilmiştir. Bursalı Tahir bey, yazma bir nüshaya ve Hıdiv kütüphanesi fihristine dayanarak onun asıl adının (Mustafa) olduğunu yazmıştır.

Muhtelif kaynaklardan toplanabilen bilgilere göre Koçi Bey, gençliğinde Göriçe’den İstanbul’a getirilmiş ve Saray-ı hümayuna girmiştir. Oraya giriş senesi, giriş şekli hakkında kesin bilgi yoktur. Sultan Murat ve İbrahim devirleri in’am ve ihsan defterinde (Koçi) adına rastlanmamakta, buna karşılık (Mustafa) adına sık sık rastlanmaktadır. Koçi Bey doğrudan doğruya padişaha arızalar takdim edebildiğine göre, onun, sarayda çok mühim ve padişahın mahremi olacak bir mevkide olması icap eder. Bu şekilde padişaha en yakın saraylılar ise şüphesiz “Hasodalılar”dır. Aynı devrede yaşamış olan ve 1045 (1635) yılında bir aralık Enderun’da bulunmuş olan meşhur Evliyâ Çelebi, Seyâhatnâme’sinin (Cilt I, Sayfa 245) de “Musâhib-i sabık Silâhdar Mustafa Ağa”dan bahsetmektedir ki, bu musahibin de Koçi Bey olması düşünülebilir. Evliya Çelebinin bu husustaki fıkrası şöyledir :

«… kıymetli elbiselere bürünmüş olduğum halde o gün Civan dilsiz ile tavşan dilsiz gelip, çeşitli şakalar ederek bu hakiri alıp, Hasoda’da silâhtar Melek Ahmet Ağa ve sabık musâhib (Eski musâhib) Mustafa Ağa hücresine götürdüler. Onlar da hakire birçok tesellilerde bulunduktan sonra padi­şah huzurundaki meclis adabı, dua ve sena etmeyi ve nice sözleri öğretip, hakiri Hasoda’ya götürüp, orada da bir saat kadar seyrettirdiler».

Koçi Bev’in milliyetini kat’i olarak ispatlayacak deliller yoktur. Fakat Göriceli olduğunu doğrulayacak deliller vardır. (Simirnov S. 42. tvd.) Koçi Bey’in Gümülcineli olduğunu söylemekte ise de bu iddiasını ispata yarayacak delil gös­termemektedir. Buna mukabil bilhassa karısı ile oğlu Sefer Şâh’ın Görice’nin içinde, kendisinin de Görice’nin bir köyün­de gömülü olması Gümülcineli olduğuna açık delil sayılabilir.

Koçi Bey’in hangi tarihte devşirilerek ne şekilde Ende­run’ a girdiğine dair esaslı kaynak yok ise de birinci Sultan Ahmet devrinde, Murat IV. devrine kadar Enderun’da çeşitli hizmetlerde bulunduğu bilinmektedir. Bilhassa Dördüncü Mu­rat zamanında Hasoda’ya alınmış ve padişahın itimâdını ka­zanarak, sır dostu olacak kadar hünkâra yaklaşmıştır.

Koçi Bey, padişahın musâhibi olarak Bağdat seferine ka­tılmıştır. Sultan Murat’ın vefatından sonra hükümdar olan Sul­tan İbrahim’in de musâhip ve sır dostu olmuş, bu padişaha da, Sultan Murat’a arzettiği gibi, risâleler sunmuştur. Uzun hizmet yıllarından sonra Sultan İbrahim’in son günlerinde ve­ya Döıdiincü Mehmet in ilk senelerinde emekliye ayrılmış, daha sonra da Görice’ye gitmiştir. Görice’nin Plamet köyünde gömülüdür. (Osmanlı müellifleri 111. 119; Sicilli Osmanî IV. 63).

Görice’deki Koçi Bey ailesi sönmüştür. Koçi Bey’in bir kardeşi, Hürrem Bey, Dördüncü Mehmet zamanında Rusya’­ya kaçıp, Ukrayna’da yerleşmiş, İrtidad etmiş ve Andrey adı­nı almıştır.

Koçi Bey’in şahsiyeti ve gördüğü vazifeler hakkında ve­sikalara dayanan bilgimiz olmadığını yukarıda bildirdik. Fa­kat risaleleri, iyi tetkik edilirse, bilhassa karakteri ve değeri hakkında bizi bir hükme ulaştıracak sağlam esaslar bulmak mümkündür. Bu risalelerin ruhunun tetkikinden anlaşılır ki, Koçi Bey, iyi bir tahsil görmüştür. Yahut, yaşadığı saray mu­hitinde hiçbir fırsatı kaçırmayarak görüşünü, bilgisini artırma imkânlarını kaçırmamıştır. Koçi Bey çok ciddi bir adamdır. Bilhassa eski Osmanlı teşkilatı hakkında emsalsiz bilgiye ve bu bilgilerini tahlil ve kıymetlendirme kudretine maliktir. Dördüncü Murat gibi tarihin en sert ve merhametsiz bir hü­kümdarına, Sultan İbrahim gibi her türlü telkine müsait hün­kârına, sarayın ve devlet idaresinin bozuk düzen olduğunu, hükümdarın şöyle veya böyle hareket etmesi gerektiğini, ak­si takdirde memleketin felâkete doğru gideceğini çekinmeden arzedebilmesi, onun sağlam bir karaktere malik olduğunu gösteren delillerdendir.

Koçi Bey’in doğduğu tarih kesin olarak bilinmediği gibi, vefat tarihi de bilinmemektedir. XVIII. yüzyılın yarısından hemen sonra, belki Sultan İbrahim zamanında vefat et­miş olsa gerektir. Bazı emârelere göre de IV. Mehmet’in ilk zamanlarında vefat ettiği söylenebilir.

***

KOÇİ BEY’İN YAŞADIĞI DEVRİN KISA PANORAMASI

Koçi Bey, XVII. asırda yaşamıştır. Bu devir, dış görünüşü itibariyle sınırları hâlâ İran içlerinden Fas’a, orta Avrupa’dan Habeşistan’a kadar uzanan dünyanın en geniş imparatorluklarından biridir. Bu dış görünüşün büyüklüğüne rağmen, saray ve İstanbul ahvâli, devlet idaresi, devlet adamlarının değersizliği, İstanbul ve Anadolu isyanları ve İktisadî yönden çöküntüler gibi durumlar, cidden üzerinde acı acı durulacak, düşünülecek ve  tahlil etmeye çalışılacak çok dikkate değer bir devirdir.

Risaleden anlıyoruz ki, Koçi Bey, Osmanlı Devleti’niıı içten çürümeye başlamasını, en azametli diye tanıdığımız Kanûnî Sultan Süleyman devrine kadar gerilere götürmektedir. XVII. asırda, gurur vc azametinden hâlâ hiçbir şey kaybetmemiş, Avrupa ile aramızda gittikçe derinleşen bilgi ve medeniyet uçurumunun farkına varmamış olan hükümdar ve devlet adamlarının yaşadığı bir devirde, tarihin en haşin bir hükümdarına karşı, daima iftiharla anılan Kanûnî Sultan Süleyman devrini açıkça tenkit edebilmek ve fenalıkların başlangıcı olarak gösterebilmek, elbette takdire değer bir karakterdir.

Koçi Bey’in de tekrar tekrar iki padişaha telhislerle arzettigi bozuklukları biz, kronolojik sıraya göre ve kısaca kaydedelim.

Osmanlı İmparatorluğu, bütün salahiyetlerin hükümdarda toplandığı, mutlakıyetle idare edilen bir sistemdir. Kuruluş ve yükseliş devrinde bu geniş salahiyeti sınırlayan bir müessese vardır. Bu müessese, ilmiyye sınıfı idi. Hakikaten bilgin ve bilgisi ile hareket eden din adamlarının bol bol yetiştiği bu devirde, hükümdarlar, hareketlerinde tamamen serbest değillerdi denilebilir. Esasen bu devir hükümdarlarının her biri, yani Kanûnî’ye kadar gelen hükümdarlar, şahsiyet sahibi, şair, bilgin ve değerli kimselerdir. Hemen hiçbirisi etrafındaki devlet adamlarının, saray entrikalarının, kadınların tesiri altında kalmamış, devlet idaresine bilgisiz kadınları karıştırmamıştır.          ·

Yükselme devrimizin hükümdarı Kanûnî ise, bilhassa yaşlanmaya başladıktan sonra Haseki sultanların, kadınların tesiri altında kalmıştı. Saray entrikaları, ikbal ihtirasları, bu kadınları ve onlara yardakçılık eden karaktersiz devlet adamlarını, hatta padişahı çok acıklı cinayetlere, evlat katillerine götürecek kadar acıklı durumlara düşürmüştür. Binaenaleyh, Koçi Bey’in, imparatorluğun çökmeye başlamasını Kanûnî devrine kadar gerilere götürmekte hakkı olsa gerektir. Kanûnî’den sonra ise artık şahsiyet sahibi saray adamları ve saray entrikalarının tesirinden kurtulabilen hükümdarlara sık rastgelinmemektedir. Açıkçası imparatorluğun başı, otoritenin sahibi bozulmuştu.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, her şeyi iki dudağın arasında olan bir mutlak hükümdarın etrafında daima, dalkavuklar, fırsatçılardan örülmüş bir çember teşekkül eder. Bunlar, şahsî menfaatleri uğruna baştaki otoriteyi, yanlış yollara sevketmekte mahzur görmezler. Bu zümre, hükümdar etrafındaki çemberini daralttıkça hükümdar, halktan ve milletinden, dürüst ve yurtsever devlet adamlarından uzaklaşır.

İkinci Selim, Üçüncü Murat, Üçüncü Mehmet gibi hükümdarlar, bunun tipik numuneleridir.

Bu devirde ya gözde, haseki veya valide sultan olarak, Yahudi Nurbânû veya Venedikli Safiye (Bafo) sultanlar, hükümdarların iç ve dış siyasetlerinde onlara âdeta hakimdir. Bu kadınların, ne kadar Müslüman terbiyesi almış olurlarsa olsunlar, asıllarını tamamen unutmadıklarım söylemek mümkündür.

Koçi Bey, bilhassa bu hükümdarlar devrinde mülkî ve askeri teşkilatın basamak basamak nasıl dejenere olduğu hususuna Dördüncü Murat’ın dikkatini çekmeye çalışmıştır. Koçi Bey bilhassa yeniçeri ocağının bozulması sebeplerini, tımar ve zeamet usullerinin çığrından çıkması hususlarını, devlet adamlarının alenen rüşvet almalarını, memuriyetlerin rüşvetle satılmasını ve bu yüzden halk tabakasının sürüklendiği feci ıstırapları şâyân-ı hayret bir açıklıkla iki paşidaha, bilhassa Dördüncü Murat’a bildirmiştir.

Koçi Bey in dediği gibi bu devirlerde devlet memurlarının zulümlerinden Anadolu’daki köylüler, tarlalarım, ev ve barklarını, terketmek zorunda kalmışlardır. Bu suretle köyler, hemen hemen boşalmıştır.

Koçi Bey padişahların zenginliğinin, zengin ve refah içinde olan halk kitlesi ile mümkün olacağım anlatmaya çalışmıştır. Zulüm ile bir memleketin yaşayamayacağını izaha uğraşmıştır.

Hakikaten Kanûnî’den, Dördüncü Murat devrine gelinceye kadarki zaman içinde bir vakitler dünyanın en inzibatlı, cesur, harplerde mutlak surette zafere ulaşan ordusu olarak tanınan yeniçeri ordusunun teşkilatı, kanunları çeşitli sebeplerle bozulmuş, bu ordu bir kuru kalabalık haline gelmeye başlamıştır. Bu ordu artık silahını, sınırlarda düşmana karşı değil, para ve iktidar hırsını tatmin için hükümdarına, devletine, milletine karşı yöneltmiştir. İstanbul, yeniçeri zorbalarının elinde inlemektedir. Esnaf perişandır. Devlet acz içindedir. Acz içinde olan hükümdarlık makamı zaman zaman yeniçeri zorbalarının, saray ağalarının, meydan ağalarının oyuncağı hükmündedir.

Kuruluşunun felsefesi, disiplin ve büyüklerine itaat olan yeniçeri ordusu, bu vasfını tamamen kaybetmiş, çok değerli ve yurtsever genç bir hükümdarını, İkinci Osman gibi düşünceleri ve projeleri ile devrinin üstüne çıkmış bir hakanını, âdi bir beygire bindirerek hakaretler, tecavüzler ile İstanbul sokaklarında sürüklemekten, Yedikule zindanında alçakça boğmaktan çekinmeyecek hale gelmiştir.

Bir zamanlar Osmanlı ülkesini ve bu ülkede yaşayan köylü ve şehirlileri refaha kavuşturmuş, memleketi ekilmiş, yemyeşil tarlalar haline getirmiş olan tımar ve zeamet usulü kökünden bozulmuş, halkı refah yerine zulümden inleten, ekilmiş tarlaları bozlaşmış, verimsiz topraklar haline getiren bir sistem haline gelmiştir.

Rüşvet alenî ve resmî bir hal almış, memuriyetler açıktan açığa satılır olmuştu. Koçi Bey bu hususları gayet açık ve dikkate şâyân bir ifade ile anlatmakta ve bu gibi kötülüklerin nasıl düzeltilebileceğini, derin bir vukuf ile açıklamaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda birbirini kontrol eden birtakım müesseseler vardır. Bu müesseseler, hükümdarlık müessesesi, saray erkânı, ordu, ilmiyye sınıfı… ve bazan da halk ve esnaftır…

Hukuken hükümdar, kayıtsız şartsız her şeye hâkim farzolunursa da yeniçerilerle ilmiyye sınıfı hükümdara karşı birleştiği vakit, hükümdar âciz bir duruma düşer. Ya tahtından indirilir, öldürülür, yahut da bu sınıfların tam hâkimiyeti altına girer.

Silah kuvvetini elinde tutan yeniçeri ordusu da her vakit duruma hâkim olamaz. Hükümdarla ilmiyye sınıfı ve halk birleşirse, yeniçeri zorbaları kaçacak delik arar. Bazan saray ağaları memlekete hâkim olur, fakat halkın, ilmiyye sınıfının ve yeniçerilerin birleşmesi bu ağaların saltanatına son verir.

Velhasıl XVII. yüzyıla doğru ve bu yüzyılda saray ve İstanbul bir entrika ocağıdır. Anadolu’ya gelince, hükümet merkezinin ve devlet teşkilatının bozukluğunun bütün yükünü, ıstırabını, zavallı Anadolu halkı çeker. Rüşvet ve memuriyet satın alan devlet memurları, sipahi zorbaları, dağa çıkan ve devlete karşı isyan eden, eşkıya hep bu fakir Anadolu halkının sırtından geçinir. Böylece Anadolu, ıstıraplar, ah ve vahlar diyarı haline gelmiştir.

Koçi Bey bu hususları da gayet net bir şekilde padişaha arzeder. Ve çare olarak, bilhassa tımar ve zeamet usullerinin süratle düzeltilmesini, rüşvetin kaldırılmasını, ilmiyye sınıfının yola getirilmesini v.s., gösterir.

İşte Koçi Bey böyle bir devirde yetişmiştir. Devrin bütün fena gidişinin sebeplerini, derin bir tahlil kudreti ile görmüş, düzeltilme çarelerini düşünmüş ve padişaha çekinmeden arzetmiştir.

ZUHURİ DANIŞMAN

[i] Sadeleştiren: Zuhurı Danışman, Kültür ve Turim Bakanlığı Yayınları, Temmuz 1985