ÖZDEMİR İNCE DE SEKSENİ DEVİRDİ

Törenlerden hoşlanmam, kendi yazmadığım bildirileri  imzalamaktan hoşlanmam. Aylardır bu sitede çok sağlam gerekçelerle, kanıtlarla “Hayır” savunması yapıyorum. Bunu bilmiyormuş gibi bir bildiri yazıp “sen de imzala” diyorlar. Geçenlerde telefon ettiler, istemeye istemeye kabul ettim ama şimdi çok pişmanım…

Mart ayında bir gün,  yazar ve “gercekedebiyat.com”un yöneticisi Ahmet Yıldız telefon etti. Şair Ferruh Tunç ile beni görmek istediklerini söyledi. Sevindim. Uzun süredir ikisiyle de görüşmemiştim. Bizim mahallede bir kahvede buluştuk. Birkaç  saat sohbet  ettik. Ahmet Yıldız, bu sohbet sırasında aldığı notlardan sorular çıkartmayı ve benim bu soruları yanıtlamamı istedi. Sorularını yanıtladım ortaya biraz sonra okuyacağınız söyleşi çıktı. Söyleşi, 25 Mart 2017 günü OdaTv tarafından  yayımlandı. Ancak, söyleşinin uzunluğundan olacak metni biraz kısaltmışlardı. Ahmet Yıldız, söyleşiyi “gercekedebiyat.com”da da yayınlayacağını söyledi ama bunu ne zaman yapacağını bilmiyorum. (30 mart günü yaptı bu işi). Ancak söyleşi metnini benim siteme koyma önerimi incelik göstererek kabul etti.

Metin biraz uzun, sonuna kadar sabırla okumanızı tavsiye ederim. 80 yaşına girmenin küçük-büyük bir sakıncası var: Morukları herhangi bir şekilde sigortalamıyorlar.

Özdemir İnce

30 Mart 2017

***

AHMET YILDIZ  / ÖZDEMİR İNCE SÖYLEŞİSİ

Özdemir İnce yaşayan en önemli şairimiz. Şiirleriyle, çevirileriyle, teorik yazılarıyla aydınlatmaya devam ediyor… Bunların hepsini aynı düzeyde yapmış insan pek yoktur.

80 yaşına basan Özdemir İnce’yle edebiyatımızı, yazar ve şairlerimizin durumunu, Özdemir İnce’yi ve daha birçok şeyi konuştuk.

 AHMET YILDIZ: 80 yaşında “Koca çınar” olmuş Özdemir İnce’nin yaşam felsefesi neydi? Neleri başardınız? Neler hissediyorsunuz?

ÖZDEMİR İNCE :1 Eylül 1936 günü doğduğuma göre 81’e doğru gidiyorum. Benim yaşımda halk adamları “Yaş seksen ama kendimi 18’imde hissediyorum, gönlüm genç “falan der. Bizim ailede yaş kutlama, dönüm kutlama gibi alışkanlıklar yoktur. Sevgililer Günü imiş. Haberim yok. İçki sarayı La Cave’a uğramıştım şarap almak için. Sahibi Esat satın aldığım şarapları arkamdan eve gönderir. Bu kez, ayrılırken, hediyelik bir şişe şarap ve bir buket çiçek verdi elime, “Bugün sevgililer günü bunları Ülker ablama götür” dedi.Ülker çiçeği görünce, benim aldığımı sanıp surat etti. Durumu öğrenince “O başka” dedi.

Bu yüzden olacak, hayatım boyunca “Özdemir İnce’nin 50 sanat yılı!”, “Özdemir İnce 70 (80) yaşında!” gibi şeylerden hiç hoşlanmadım. Böyle törenlerde hakkımda konuşulmasından hoşlanmam. Utanırım. Benim gıyabımda yaparlarsa karışmam. Ciddi ve içten olan budur. Kimse böyle bir işe girişmedi. Türlü çeşitli onlarca kitabım yayınlandı şimdiye kadar. 2016-2017 yıllarında 6-7 kitabım yayınlandı. Kimse eline kalem alıp değerlendirme yapmadı. Aydınlık Kitap dışında hiçbir Kitap Eki “Vitrindekiler” sayfasına bile kitaplarımı koymadı. Bana ve kitaplarıma karşı müthiş bir alerji ve ambargo var. Umurumda bile değil, çünkü ben nedenini çok iyi biliyorum: Kimseye borcum yok, kimseden alacağım yok. Esnaf değilim!

Hayat Felsefem: Şimdiye kadar kahveci çıraklığı, kebapçı çıraklığı, simit ve gazoz satıcılığı yaptım; fabrika işçiliği, maliye memurluğu (1 yıl), kütüphanecilik (2 yıl) , ortaokul ve lise Fransızca öğretmenliği (9 yıl), TRT televizyonunda yöneticilikler (14 yıl) yaptım; iki yayınevinde (Can ve Telos) editörlük ve yayın yönetmenliği (11 yıl) yaptım; Hürriyet (12 yıl) ve Aydınlık (2 yıl) gazetelerinde köşe yazarlığı yaptım. Epeyce kitap çevirdim. Birkaç türde 140’tan fazla kitap yayınladım. Hepsinde ilkem en iyi olmaktı. Sanırım, hepsinde başarılı oldum. Askerlikte bile takdirname aldım. İyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir vatandaş oldum. Buna karşın hep uzlaşmasız olmayı başardım.  İyilikler yaptım ama hiç kimseye kötülük yapmadım. Hiç kimseye mudana etmedim, boyun eğmedim. Bu yüzden olacak, düşmanım, sevmeyenim çok, dostum ve sevenim çok az! Bizim memlekette, benim gibi insanların kaderi bu!

Neleri başardım ? -Neler başardığımı yazdım. Ödül başarı ise, içerde ve dışarda epeyce ödülüm var.

Neler hissediyorsunuz ? – Kıskanılmak canımı sıkıyor. Verdiğim emeği, çektiğim çileyi değil, başarılarımı kıskanıyor yeteneksiz budalalalar.

A.YILDIZ : –80 yaşına hangi kitaplarınızı yazarak girdiniz?

Ö.İNCE :  Bu yaş için özel bir kitap yazmadım. Yayınlanan kitaplarım: Son 20-10-5 yıl önce yazılmış ya da yazmaya başladığım kitaplar. Yeni kitap olarak: Tekin Yayınevi’nin yayınlayacağı “Ters(ine) Yazılar” var.  Bu da daha önce yayınladığım yazılar. Artık, tükenmiş kitaplarımın yeni baskıları yapılacak. Ambargoyu kıran yayınevleri çıkarsa.

A.YILDIZ : –Edebiyatımızın bugünkü durumunu, entelektüelini nasıl görüyorsunuz?

Ö.İNCE : Edebiyatımız “izole” ve “miskin” bir edebiyat, ama kendini çok beğeniyor, kendini dev aynasında görüyor. Edebiyatımız bu haliyle AKP’ye ve onun liderlerine benziyor. Vehimler içinde. “Dünya Liderimiz”e benziyor. Bizim rakiplerimiz; çağdaşlarımız, kuşakdaşlarımız, yaşıtlarımız değil. Dünya edebiyatının “Büyük Ölüleri”. Bu iş atletizme benzer: Atletlerimizin rakipleri dünya rekorlarının sahibi olan atletlerdir. Kubalı Sotomayor 2 metre 45 santim yüksek atlamışsa, senin Türkiye’de 2 metre 20 santim atlamanın kıymet-i harbiyesi yoktur. Sadece dışardan almakla olmaz, dışarıya ihracat da yapacaksın. Bunu şimdiye kadar sadece Nâzım Hikmet ve Yaşar Kemal başardı. Orhan Pamuk Nobel Ödülü’nü aldı ama roman sanatına hiçbir katkısı yok.

Entellektüel, bağımsız ve özgür bir varlıktır. Postmodernler, “Ulus devletler çağı sona erdi” yazdı diye ülkemizde aynı şeyleri tekrarlayanlar elbette entellektüel değiller. Bunlara “malumatfuruş” denir. Ecnebi küreselciler, “Türkiye Kemalizmden kurtulmalı” diye yazınca hepsi antikemalist oldular. AKP’nin ülkeye demokrasi, özgürlük ve insan hakları getireceğini sandılar. “Yetmez ama evet!” dediler. AKP bunları kağıt mendil gibi kullandıktan sonra çöpe attı. Entellektüel karanlığı gören adam değildir, karanlıkta gören adamdır. Hayatım, “Ana rahmine ‘haklı’ düşenler dediğim bu adamlarla mücadele içinde geçti

Tarih, kimin “Entellektüel” olduğuna en azından  50 yıl sonra karar verir. Kitapsızlara, eylemsizlere  entellektüel denilmez. Bir tek entellektüel adı vereceğim yaşayanlar arasında: Prof.Dr.Korkut Boratav. Mihenk taşı odur!

A.YILDIZ : –Bir Türk aydını var mı? Ya da Türkler aydınsız mıdır?

Ö.İNCE : Türkler neden aydınsız olsun, Tanzimat’tan bu yana reformları kimler yaptı? Türk aydınlanmasını kimler yarattı? Bunlardan üçü için bir kitap yazdım: “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” (Tekin Yayınevi, 2016). Üç Fedai: Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu, Dr.Reşit Galip. Türkiye,  1939-1950 dönemi aydınlarına vefalı davranmamıştır. Özellikle de Cumhuriyet’in sivil kurucularına. Çok yazık! “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” yutarcasına okunması gereken bir kitap. Hele şu günlerde! Millet “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye bağırıp duruyor ama “talim” yapmıyor

A.YILDIZ : –Şimdi Paris’tesiniz. Paris’te şair dostlarınız kimler?

Ö.İNCE : Aralarında Alain Bosquet ve Eugène  Guellevic olmak üzere dostlarımın epeycesi öldü. Hayatta olanlar ve kendilerine uzun ömür dilediğim: Adonis, Lionel Ray, André Velter, Vénus Khoury-Ghata, Abdellalif  Laabi, Jean-Baptis Para, Michel  Ménassé, François Montmaneix, Francis Combes, Jean Orizet, Luis Mizon, Tahar Bekri… En genci galiba Jean-Baptis Para ve Francis Combes. Ötekiler 70’den aşağı değil.

 A.YILDIZ : –35 şiir kitabınızı saydım ben. Seveniniz çok.  Sizi okumayan şair ve yazarlar neleri kaybeder?

Ö.İNCE : Demek 35 şiir kitabım var. Hiç fena değil. Sevenimin çok olduğunu sanmıyorum. Belki sizin dediğiniz doğrudur. 60 yıllık dost-kardeşim Nihat Ziyalan’ın sevdiğinden emin olabilirim. Bir de yaşasalardı Yılmaz Pütün (Güney), Aziz Çalışlar…

“Sizi okumayan şair ve yazarlar neleri kaybeder?”  İddialı bir soru. Keşke bu sorunun cevabını siz ya da bir başkası verseydi. Ama gene de cevap vereceğim: Şiirimi, teorik kitaplarımı, çevirilerimi, siyasal kitaplarımı okuyanlar, niyetlenirlerse, çok şeyler öğrenebilirler. Ama dur. Aklıma geldi. Memet Fuat’ın  2001 yılında yayınladığı “Aydınlar Sözlüğü”nde[i]  benim için yazdıklarını aktarıp bu işin içinden çıkacağım:

[Özdemir İnce ilk kitaplarını 1960’larda İkinci Yeni akımının coşkulu günleri geçtikten sonra yayımlamıştı. Batı şiiriyle ilişkileri, siyasal etkinliklerin hızlandığı bu dönemde aşırılıklara düşmesini önledi. Şiirde toplumsal sorunlara yönelmenin belli bir anlayışa bağlanamayacağını biliyordu. Onun için de, düşünce dünyasındaki gelişmeler, şiirinde bir uçtan öbür uca savrulmasına neden olmadı. (ÇTŞA, 1985)

>Gene bir şair eleştirmen… 1963’ten bu yana 18 şiir kitabı yayımlanmış. Kiminin ikinci, üçüncü basımları yapılmış. Sonuncusu Gündönümü Gündönümü. Bakıyorum, şiirlerde bir soğuma, bir durgunluk yok. Tıpkı Ahmet Oktay gibi, Enis Batur gibi, Özdemir İnce de tadını çıkara çıkara sürdürüyor şairliğini.

Bir Telos kitabı Gündönümü Gündönümü. Özdemir İnce’nin ikinci deneme kitabını da, Kasım 1991 ’de bu yayınevi yayımlamıştı : Söz ve Yazı. 1984-1991 yılları arasında dergilerde yer alan, uzunlu kısalı 24 deneme. Aşağı yukarı üç ay sonra, Şubat 1992’de bu kez Can Yayınları’nda, bir deneme kitabı daha : Tabula Rasa. Şiir üzerine 7, şairler üzerine 5 yazı. Bir arada yayımlanacakları düşünülerek yazılmış izlenimi veren deneme ile inceleme arası yazılar.

Özdemir İnce ilk deneme kitabı Şiir ve Gerçeklik’i 1985’te yayımlamıştı. Onuncu şiir kitabının çıktığı yıl.

Şiir ve Gerçeklik (1985), Söz ve Yazı (1991), Tabula Rasa (1992). Son ikisi üç ay arayla, nerdeyse yan yana…

Özdemir İnce şair olmasaydı da, yalnızca üç deneme kitabı yayımlamış olsaydı, nasıl değerlendirilirdi? Hiç kuşkusuz, eleştiri dünyasında saygın bir yer edinirdi, başarılı bir eleştirmen olarak anılırdı.

Cemal Süreya, Ahmet Oktay, Enis Batur… Özdemir İnce de, onlar gibi, “Neden şair, neden eleştirmen değil?” diye sorulabilecek düzeyde.

Şair eleştirmenler…

Şiirin ilkelerini irdeleseler de, kitap eleştirileri yazsalar da, Salâh Birsel gibi, Melih Cevdet Anday gibi yazarları eleştirel deneme çerçevesinde düşünürüz. Onlar öncelikle denemecidirler. Yazdıkları yazınsal eleştiri alanına girdiğinde de denemecilikleri ağır basar.

Şair eleştirmenler ise düpedüz eleştirmen. Deneme de, inceleme de yazsalar eleştirmen nitelikleri açık açık görülüyor. Daha kesin sözlüler de, ondan mı? Belki… Türk eleştirisini inceleyecek olanlar, bu şair eleştirmenlere çalışmalarında oldukça büyük yer ayıracaklardır sanırım…

Peki, nasıl bir eleştirmen Özdemir İnce? Eleştiri yazılan yazmaktaki amacı ne? Şiir yazmak dururken neden eleştiri alanında oyalanıyor?

Özdemir İnce’nin günümüzün insanlarında az görülen bir yönü var : Buna “paylaşma duyarlığı” diyebiliriz. Örnekse eleştiri yazılarına harcadığından çok daha fazla emeği yıllarca şiir çevirilerine harcamış. (…)

“Bu çevirileri, Türk şiirinin çağdaşlaşmasına, çağcıllaşmasına, evrenselleşmesine bir katkısı olur umudunun yüklediği sorumlulukla yaptım.” (…)

Anladığım kadarıyla Özdemir İnce’nin eleştirmenliği de çevirmenliğine koşut. Gene “Türk şiirinin çağdaşlaşmasına, çağcıllaşmasına, evrenselleşmesine” katkıda bulunmak için bir “sorumluluk” yüklenmiş, gibi. Bütün yazılarında bilgilendirme, yanılgıları düzeltme, aydınlatma amacını güdüyor. (…)

Özdemir İnce, Batı’daki bazı düşüncelerin ülkemize “eksik ya da yanlış” çevirilerle “saptırılarak” yansıtıldığına inanıyor. Toplumsalcılıktan yana olanlarla anamalcılıktan yana olanlar arasındaki çekişmede, en uç noktasına varmış biçimiyle söylersek, sanat yapıtlarının anlamlı mı, yoksa anlamsız mı olması gerektiği tartışmasında, ağırlığını anlamdan yana koyuyor. Batı’da böyle bir sorun, böyle bir tartışma olmadığını anlatmaya çalışıyor.

Toplumsalcı sanata karşı çıkmanın anlama karşı çıkmaya kadar varması ne kadar ilginç!..

Özdemir İnce’nin yaklaşımında çok değişik bir yön var. Toplumsalcı sanatı savunanların yazılarında, anamalcı sanatı savunanların yazılarındaki kaynaklara pek değinilmez. Öbür yanın tutumu da aynıdır. Karşılıklı bir küçümseme, okumaya değer bulmama söz konusudur. Amaç daha baştan belli olduğundan, ne kadar incelikli, ustaca da olsa, bin dereden getirilen sulara kimse kulak vermek istemez. Körü körüne bir çekişme yaşanır.

Özdemir İnce bu çekişmeciliği aşan bir anlayışla yaklaşıyor konulara. (…)

Özdemir İnce’nin Batı’daki, özellikle Fransa’daki sanatsal gelişmeleri yakından izlediği, ama modalaşan akımlarla savrulmadığı görülüyor. (“Adam Sanat”, Mayıs 1992, ÖA)

>Günümüz eleştirisi üzerine düşünürken bir iki ada takılıp kalmamak daha iyi olur. Berna Moran’dan Mehmet Rıfat’a, üniversiteli eleştirmenler çok önemli; sonra kendilerini eleştirmenden saymayan Enis Batur’un, Özdemir İnce’nin, Nedim Gürsel’in, Selim İleri’nin yazdıklarına bakın… (“Varlık”, Mart 1993, BB)

>Çeviri Şiir / Sonraki kuşakların seçkin şairleri de şiir çevirmeye büyük önem verdiler. Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Özdemir İnce, Ataol Behramoğlu çalışmalarının niteliğiyle olduğu kadar, niceliğiyle de öne çıkarak dilimize başka dillerin şiirselliklerini başarıyla aktardılar. (“Cumhuriyet”, 14 Aralık 1994, DY)

> Şiire İkinci Yeni anlayışının en etkili olduğu günlerde başlamıştı. Ama bu anlayışa kaynaklık eden Fransız şiirinin gelişmelerini biliyor, Fransız şairlerini çevirilerinden değil, asıllarından okuyordu. Onun için de, 1960’ların sonlarına doğru Türkiye’de toplumsalcı şiir ağırlık kazanınca, bu yola girebilmek için, şiirini bütünüyle değiştirmek gereğini duymadı. (ÇTŞA, 1999)]

Memet Fuat okuduğunuz yazıyı 2001 yılında, belki de daha önce  yazmış. Aradan 16 yıl geçmiş. Bu nedenle siyasal yazılarımdan söz etmiyor. Bu yazılardan ortaya cumhuriyetçi, devrimci ve aydınlanmacı bir yazar çıkıyor . Bilgiye dayalı yazan bir yazar. Ama bir edebiyatçı olduğunu unutmayan. Kendimi, “gazetede yazan bir şair ve yazar” olarak tanımlıyorum.

Şair olarak kendimi şöyle tanımlayabilirim: Türk şiirinin geleneksel şosesinde yürümeyen, hiza ve istikametine evrensel şiir nirengi noktalarından bakan ama Türk şiirini gözden kaybetmeden kendi özel yolunu ve tarım alanını açan bir şair. Bu ayrıksı ve yabanıl şairden birşeyler öğrenmek mümkündür.

Şiir ve Gerçeklik, Tabula Rasa, Yazınsal Söylem Üzerine, Şiirde Devrim alanlarında bir üniversite ders kitabı sayılabilir.

A.YILDIZ : –16 çeviri şiir kitabınız var. Önemli 12 şair bunlar. Çeviride tercihiniz neydi?

Ö.İNCE : Çevirdiğim şairlere (Aloysius Bertrand, Comte de Lautréamont, Arthur Rimbaud, Konstantinos Kavafis, Yorgo Seferis, Yannis Ritsos) gelince, tamamı şiirimizi aşılamak (iki anlamda) ve  ona yol açmak için yapıldı. Bu çeviriler için hayatımın 25 yılını verdim. Arthur Rimbaud’dan sonra, 1991’den bu yana, çeviri programım tamamlandığı için, artık çeviri yapmıyorum. Editörlük yaptığım dönemde yayımladığım kitaplarla 5 Nobel Ödülü aldım: Kenzaburo Oe (1994),J.M.G.Le Clésio (2008), Herta Müller (2009), Tomas Tranströmer (2011), Patrick Modiano (2014).

Son iki cevabımda yaptığım işleri yazdım. Ama kimsenin ümüğünü sıkıp kendimi zorla okutamam. Kimseye zorla bir şey öğretemem.

A.YILDIZ : –Nazım Hikmet’e gereken değeri veriyor muyuz? Son çıkan kitabınız Cumhuriyet’in Şairi Nazım Hikmet/Cumhuriyetsiz Şair Necip Fazıl’ı yazdıran nedenler nelerdi?

Ö.İNCE : Gardaş, kusura bakma, senin için özel bir cevap vermeyeceğim. Sorunun cevabı “Cumhuriyet’in Şairi Nazım Hikmet/Cumhuriyetsiz Şair Necip Fazıl” için yazdığım önsözde:

[Amacım Nâzım Hikmet ile Necip Fazıl Kısakürek’i karşılaştırmak, yarıştırmak değil(di). Kitapta yer alan yazılar bu amaçla yazılmadı. Birbirlerinden bağımsız yazılar. Nâzım Hikmet ilgili olanlar  geniş bir zamana yayılıyor. Necip Fazıl Kısakürek yazıları ise belli bir zamanda bazı iddialara tepki olarak yazıldı.  Fakat bölüm başlıkları da zaten yazıların  amacını ele veriyor: “Cumhuriyet’in Şairi Nâzım Hikmet” ve “Cumhuriyetsiz Şair Necip Fazıl Kısakürek”. Demek ki iki şair de ayrı ayrı Cumhuriyet’in mihenk taşına vuruluyor. Bu doğru.

İki şair evrensel etika, poetika ve politikanın değerleriyle ayrı ayrı ölçülmekte. İkisi de “Dünya” ile karşılaştırılmaktadır ki ancak o zaman ikisinin de insan, şair ve yazar olarak gerçek boyutları ortaya çıkar ve çıkmaktadır.

Hangisi daha iyi şair? Bu, ikisinin karşılaştırılmasından ortaya çıkmaz. Bunun bir yararı da yoktur. Karşılaştırma, çağdaşları olan dünya şairleriyle yapılmalı. Çağlarının en büyük şairleriyle… Bugün bulundukları yeri saptayarak, geleceklerini görmek: Bu son derece önemli iş de evrensel etika, poetika ve politikayla  ilgilenen  bir şair olarak benim uğraş alanıma giriyor. Değerlendirmeyi bu ilgi ve donanımın bana verdiği yetkinin  nesnel sınırları içinde yapıyorum.

“Nâzım Hikmet’in kişiliği uzun polemiklere girmeye pek uygun değildir. Necip Fazıl’ın kendisi için söylediği her şeye yanıt vermez. Ömrünün son 13 yılını yurt dışında geçirir, Türkiye’de yaşananları izleme olanağı yoktur. Necip Fazıl’ın bazı eleşirileri de Nâzım Hikmet’in ölümünden sonrasına denk gelir”[ii]  Nâzım,  örneğin, Necip Fazıl için “Sen eskinin yenisisin ve en iyisisin. Ama eskisin.”[iii]  demiştir. Doğrudur. 2016 yılında Necip Fazıl hececi şiir için güçlü bir şair, bu şiirin en iyisi ama, Türk ve dünya şiirine göre çok eski bir şair. Yeni şiirin ulanmadığı bir zincir halkası ve son telgraf direği. Ama bu durum 1920 ve 30’larda da gerçek ve geçerliydi. Dünya şairleri ve Nâzım Hikmet’in şiiri Necip Fazıl’ın şiirine birkaç tur bindirmişti. Günümüzde, Nâzım Hikmet’in şiiri diri, bulaşıcı ve şiirin son telgraf direği değil, ondan sonra ona ulanmış birçok telgraf direği var. Oysa Necip Fazıl’ın şiiri artık bir çıkmaz sokak. Çocuk ve torun sahibi olamaz. Üstelik  çağdaş şiir söylemiyle buluşmak için sağcı ve islamcı şairlerin de Nâzım Hikmet’in önderlerinden biri olduğu özgür koşuğun ipek yolunu izlemeleri gerekiyor.

Sıddık Akbayır’ın Aynı Göğün Uzak Yıldızları adlı kitabının 73.sayfasında Nâzım Hikmet hakkında şöyle bir cümle var: “Yeni olmayı, yeninin en gerisi olmayı, eskinin en iyisi olmaya tercih ederdi.” Bu cümlenin kime ait olduğu anlaşılmıyor,  Sıddık Akbayır’a mı yoksa Necip Fazıl’a mı? Kime ait olursa olsun, doğru bir saptama! Çünkü yeni bir şairin “yeni”nin neresinde olduğu gününde değil (her zaman gerçekleşmese de) gelecekte belli olur. Örneğin , Fransız şair Mallarmé (1842-1898) biçimsel deneylerinin çoğunda bozguna uğrasa da çağdaş şiirin en önemli şairlerinden biridir. Genç bir şair onun bozguna uğradığı yerden  şiire devam edebilir. Aynı şey Nâzım Hikmet için de geçerlidir. Nâzım Hikmet’in telefonu açık, Necip Fazıl’inki kapalı. Bir şairin belli bir kesim tarafından okunması ve sevilmesi başka, telefonun açık ya da kapalı olması başka.

“Dünün şarkısını söylemek, bugünün ve yarının türküsünü söylemekten çok daha kolaydır. Neden mi? Yarının türküsüne kulaklar daha alışmamıştır, bugünüm türküsüne alışmak üzeredir. Dünkü ise ezbere bilinir.  Bilinen bir şarkıyı söyleyerek yüreklere girmek elbette yeni işitilmeye başlayan, yeni işitilecek olan türküleri ‘munis’ kılmaktan çok kolay bir iştir.”[iv]

Nâzım Hikmet “yeni” ve “öncü” şiirin kendine göre tanımını yaparken, hem benim yazdıklarımı doğrulamakta hem de dolayısıyla kendi şiiriyle Necip Fazıl’ın şiiri arasındaki farkı da işaret etmektedir: Necip Fazıl dünün şiirsel söylem ve dilini kullanırken Nâzım Hikmet geleceğin söylem ve dilini aramakta ve bulmaktadır. Onun aradığı yarın (gelecek) artık “bugün” olmuştur.

Necip Fazıl’ın şiiri yazıldığı zaman da eskiydi, dolayısıyla 2016 yılında kullanım tarihi çoktan sona ermiştir. Bunun kanıt ve tanığını kendi satırlarında bulacağız:

Ben şiiri, her türlü hasis gayenin üstünde, doğrudan doğruya kendi zat gayesine – sanat için sanat -, fakat kendi zat gâyesinin sırrıyle de Allah’a ve Allah dâvâsının topluluğuna -cemiyet için sanat- bağlı kabul etmişim… İşte kitaplık çapta zuhuruma kadar beni bekleten ve bu zuhura mânâda ve maddede şekil veren baş ölçü!..

 Biz şiiri iman için bilmişiz; ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği binbir yol ağzı biliyoruz.

 Dilimin ucunda tek nükte kaldı:

Allah’ın kâinata Efendi olarak yarattığı, insan ehramının zirve taşı; ve şair…

 Efendimiz, Kurtarıcımız, Müjdecimiz, Gâye-İnsan ve Ufuk-Peygamber… O ve şair…

 O, herşeyimiz, herşeyimiz, berşeyimiz; topyekûn varlık nimetinin her şubesiyle beraber (Poetika)mızın, şiir telâkkimizin de kaynağıdır. Bu inceliği (Poetika)mızda gösterdik.

Ve şair demek, Gâye-İnsan ve Ufuk-Peygamberi, Kâinatın Efendisini, Allah’ın Sevgilisi’ni sezmeye doğru hususî ve ileri bir istidat…

Birçoklarınca O’na bağlanmadan Allah’a bağlanmak mümkün… Fakat bizce Allah’a bağlanmanın yolu, Allah’ın iradesiyle yalnız O’na bağlanmak olduğuna göre, şiirin tahsisi gibi muhteşem bir dâvâda O’nıı, kendi yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan Kâinatın ta merkezinde görmemek ne mümkün?.. Üstün idrâk müessesesi şiir, ilk borç olarak, elinde kâinat sırlarının anahtarı, O’nıın hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının eşiğinde dize gelecektir.

Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyle insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi…

Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürücüsüyüm!

Kendimi böylece takdim ederim!”[v]  

Diyelim ki Tanrı’ya eriştin, ona kavuştun! Ne yapacaksın Tanrı’yı? Tanrı’yla ne yapacaksın? İnsanın ve şairin Tanrı’dan başka amacı yok mu? Tanrı’yı, Allah’ı bu dünyanın işlerine, bu dünyanın Şiir, Poetika ve Politikasına karıştırırsan, yandık ki ne yandık! Sapkınlık ve kısırlık burada başlıyor.  Necip Fazıl’ın hem poetikası, hem politikası bu nedenle sapkın ve kısır.

Necip Fazıl, toplumsl ve politik ideolojisini açıkladığı İdeolocya Örgüsü‘nün[vi]  sonunda yer alan “İthaf” günümüzün mürteci, islamcı ve dolayısıyla Cumhuriyet düşmanı siyasetçilerine yapılmış.

[“İTHAF

Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim… Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de piyeslerim de, hikayelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilât’dan başka bir şey değil…

Güzelim türkçenin “katık” tâbiri ne kadar yerinde. Gerçek gıda “nân-ı aziz” dediğimiz ekmektedir ve gerisi, ona katılmaktan kinaye “katık”dan ibaret… İçinde yüzde elliden fazla (hidro-karbone) cevher bulunduran ekmek, pastaların üstündeki her türlü krema ve (fantazi) oyunlarına sırt çevirmiş, kuru ve yavan, fakat besleyici ve kurtarıcı fikre ne güzel remzi..

İşte, Türk ruh köküne bağlı olarak son 25 yıl içinde yetişen, bugün Bakan, profesör, milletvekili, doktor, avukat, gazeteci, partici, kim varsa gıdasını Büyük Doğu ekmeğine borçlu bildiğim, ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, topyekûn insanlık çapındaki dâvanın bu eserini tamamlarken, onu, aynı dâvanın en mümtaz kadrosu Kayserililere bastırmakta hususî bir zevk duyduğumu belirtir ve Anadolu gençliğine ithaf ederim.”

1968][vii] 

Necip Fazıl Kısakürek’in Anadolu gençliğine ithaf ettiği, Hitler ve Friedrich Nietzsche’den ilkel düzeyde etkilenerek  oluşturduğu  İdeolocya Örgüsü Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Komünizmle Mücadele Dernekleri çevresinde, Fethullah Gülen’in “Altın Nesil”ine benzer bır kadro oluşturdu. Bu kadro da Milli Görüş’tün iskeletini yarattı. AKP kadrosunun tamamı başta Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve günümüzün TBMM Başkanı İsmail Kahraman[viii]    olmak üzere Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” bataklığında üremiştir.

Demokrasi, eşitlik, düşünce özgürlüğü, kadın/erkek eşitliği, insan hakları gibi çağdaş ideallerin aforoz edildiği Ideolocya Örgüsü sapkınlık ve arkaiklik yolunda Fethullah’ın düşünce örgüsünün gerisinde kalmaz. İkisi de yoksul Anadolu’nun yoksul ve ruhsal engellenme[ix]  sonucu kalıtsal bir eziklik duygusu altında kıvranan çocuklarına kurtuluş afyonu oldu. Sonuçta çoğu bencil ve yok edici (terminator) canavara dönüştüler.

“Bütün bunlar yüzündendir ki ‘hâkimiyet  halkın değil, hakkındır!’ düsturunu, herbiri hakka fâni olarak ruhlarına nakşetmiş idrak soylularını teşkilâtlandırma ve sadece hak[x] adına nefs dışı imtiyazlandırma dâvası, İslâm inkılâbının istinad edeceği sınıfsız sınıfı, her sınıftan üstün insanlar sınıfını hedef tutacaktır.”[xi]  

 Friedrich Nietzsche’den mülhem “üstün insan” ideali, Necip Fazıl’da “Büyük Doğu Gençliği”, Fethullah Gülen’de “Altın Nesil” sapkınlıklarına yol açti. Bu iki sapkınlık da Cumhuriyet ve Devrim düşmanıdır. Ve bu iki güdümlü insan türü Türkiye’de iktidar kavgası yapmaktadır. Necip  Fazıl ve Fethullah Gülen’in ruhsal ve zihinsel durumları birbirine benzer: Bir şehir hattı vapurunda rastladığı “Hızır”, Necip Fazıl’ı kurtarıcısı Abdülhakim Arvasi’ye yönlendirmiştir. Fethullah Gülen’ı ise rüyaları yönlendirir. İkisi de, kendilerince ve müritlerine göre “Allah’ın seçkin kulları”dır! Sanrı bulaşıcıdır!

Uzun sözün kısası: Necip Fazıl Kısakürek poetik ve politik bakımdan, kökleri bir “illusion”a (kuruntu ve yanılsama) dayanan bir “mitos” (uydurma, yutturmaca), Nâzım Hikmet ise kusurları ve erdemleriyle birlikte “doğal” bir insandır. Necip Fazıl gibi “habbe”yi asla “kubbe” yapmamıştır. “Hep merdivenin ilk basamağında bekletilmiş adam”[xii] olan Necip Fazıl’ın yaşadığı sürece hep “Bir Numara” ve “Mürşit” olmak tutkusuna karşın Nâzım Hikmet bu türden saplantılara hayatında yer vermemiştir. (Köy, 6 Ağustos 2016)]

İMGE YAYINLARI

A.YILDIZ : –İkinci Yeni hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ö.İNCE : İkinci Yeni şiirimizde bir devrimdir. Birinci Yeni’ye (Garip Şiiri) bir tepkidir. Ama ne yazık ki N.Hikmet’in şiirinin dolaşımda olmadığı bir ortamda yapılmıştır. İkinci Yeni çağdaş bir tepki-girişimdir ama dikkate almadığı N.Hikmet şiiri ondan çok daha çağdaştır. Bu tepki girişimiyle şiirimize bir yenilik getirmiştir ama rotasını da saptırmıştır. Doğal koşullarda İkinci Yeni şairleri  N.Hikmet’e göre hiza ve istikametlerine bakmalıydı. İkinci Yeniden sonra gelen kuşak da N.Hikmet’i yok sayıp İkinci Yeni’ni taklitçisi oldu. Solcu şairlere gelince, onlar N.Hikmet’i değil, ondan etkilenen Filistin şairlerini örnek aldılar.

İkinci Yeni şiirimizin başına gelen bir trafik kazasıdır. Şiirimiz bu kazadan sonra topallamaya başladı. İkinci Yeni şairleri, çağdaş şiirin öncülerini hemen hemen hiç bilmiyorlardı.  Aloysius Bertrand, Comte de Lautréamont ve Arthur Rimbaud’yu daha sonra bu nedenle dilimize çevirdim. İkinci Yeni’nin öncüsü sayılan şairlerimiz  bu şairlerin şiire neler getirdiğini ne yazık ki bilmiyordu. İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Ece Ayhan’ın şiir hakkında yazıp söyledikleri şiirimize zararlı oldu. Bu iddiam Şiir ve Gerçeklik, Tabula Rasa, Yazınsal Söylem Üzerine ve Şiirde Devrim adlı kitaplarımda kanıtlanmıştır. İkinci Yeni şairleri iyi şairlerdirler ama bu hareket şiirimizde bir sapak, bir çıkmaz sokaktır. Genç şiirimizin günümüzdeki felaket halinin nedeni de bu sapak ve çıkmaz sokaktır.

İkinci Yeni öncesi kuşağın temsilcileri olan ve Garip Şiiri dışında kalan Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat İkinci Yeni’den çok daha çağdaş, çok daha evrensel ve çok daha “tam”dır ve evrensel karşılıkları vardır. İkinci Yeni, Divan Şiiri gibi yerel bir şiirdir. Türk şiirinin ana damarını Nâzım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat temsil ederler. Elbette İkinci Yeni’yi temsiliyet dışında bırakmıyorum ama işgal ettikleri yer ikinci derecededir ve hak ettiklerinden çok daha fazladır.

Bana gelince: Bir süre İkinci Yeni’nin bir kıyısında yazdım  ama onlardan değilim. O yıllarda ben Fransız şairlerini  ve Nâzım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’ı okuyordum. Bulunduğum yeri Memet Fuat çok iyi tarif ediyor.

İMGE YAYINLARI

A.YILDIZ : –Atatürk ve Atatürkçülük üzerine ne düşünüyorsunuz?

Ö.İNCE : Ben kendimi Cumhuriyetçi olarak tanımlıyorum. Cumhuriyet, demokratik ve halkçı bir ideolojidir. Cumhuriyetçilik Atatürk’ü de kapsar. Bunu yıllarca yazdım. Cumhuriyet ve cumhuriyetçilik referandum döneminde öne çıkmaya başladı.

A.YILDIZ : –Bir İkinci Cumhuriyet kurulacak mı sizce?

Ö.İNCE : Tek Adam (Başyüce) rejimi gelirse, adı cumhuriyet ol(a)maz. Dinin (ister gerçeği, ister sahtesi olsun) referans ve tehdit unsuru olduğu bir yerde sağlıklı tahminde bulunmak hemen hemen imkansızdır.

A.YILDIZ : –Dünyanın gidişi nereye gazeteci  Özdemir İnce’ye göre.

Ö.İNCE : Dünya hiçbir yere gitmiyor. Kendi kuyruğunu yakalamaya  çalışan bir kediye benziyor. Kapitalizm ve onun emperyalizmi çıkmazda, İslam ve Siyasal İslam  çıkmazda. Dünya ve doğa bu nüfusu kaldıramaz. Sorunlarından bunalan kapitalizm ve İslam dünyası çıldırma aşamasına geldi. Kapitalizm kendi çıkmazlarını görüyor, ona göre davranıyor. Kapitalizm ya kendi anayurtlarında dizginlenecek ya da emperyalizminin hedefi olan devletler ve uluslar tarafından. Kapitalist emperyalizmin içerden engellenmesinin tek örneği var: 17 Ekim Sovyet İhtilali ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB). Dışardan engellenmesinin de tek örneği var: Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti.

Güney Amerika kaynıyor, Afrika komada, Müslüman ülkelerin müslümanları çıldırıyor. Avrupa’nın eski komünist devletlerinin de dişi ve başı ağrıyor. Bir de Asya’nın Türkî devletleri… Bunların tamamının demokrasi sorunu var.  Bu toplumlar arasında en çaresiz ve umarsız olanlar Müslüman ülkeler ve özellikle de Kuzey Afrika ve Orta-Doğu. Ve bunlara artık AKP Türkiyesi de katıldı. Bunların arasında, şimdilik, kurtuluş umudu sadece bizim cumhuriyetimiz için var. Çünkü, çiçek bozuğu olsa da, bir laik ve demokratik geleneği var. Bu laik ve demokratik geleneğin sırtındaki ur olan AKP iktidarından kurtulmak gerekiyor. Ülke o zaman kapitalist emperyalizme karşı durabilir. Eğer gerçek demokrasiye buluşursa.

Öteki Müslüman ülkelerin kaderi ne olacak? Kuduzlaşmış terörden nasıl kurtulacaklar? Kapitalist ABD ve Avrupa, kuduzlaşmış Müslümanların kamikaze terörüne nasıl engel olacak? Bunlara burada cevap vermem zor görünüyor. Çok basit ve ütopik bir çare var: Ulusların, halkların, bireylerin “zenginlikleri”  âdilce  paylaşmaları… Belki bir Üçüncü Savaş kaçınılmaz olacak.

Bu karmaşa içinde sadece Türkiye şanslı görünüyor: AKP ve R.T.Erdoğan’dan kurtulursa ve Cumhuriyet’in geleneksel dış siyasetine dönülürse ve hemen gerçek bir halk demokrasisi inşa edilirse, yaklaşmakta olan çığ ve toprak kaymasından zarar görmeyebilir.

İMGE YAYINLARI

 A.YILDIZ : –Türkiye’de özellikle şairlere ne önerirsiniz?

Ö.İNCE : Daha önce söylediklerim ciddiye alınırsa, bunlar bir öneri olabilir. Rakipleri Aloysius Bertrand, Comte de Lautréamont, Arthur Rimbaud, Konstantinos Kavafis, Yorgo Seferis, Yannis Ritsos, Nâzım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’tır. İkinci Yeni çıkmazından hiçbir yere gidemezler. Şiir bir anlam yaratma sanatıdır. Bilgi, düşünce ve beş duyu ile ve bu beş duyuyu birlikte algılayarak yazılır. Şiirin süsü kendi bedenidir.

Haa, bir şey daha var: Siyasetle, tarih-coğrafya-yurt bilgisiyle ilgilensinler, “hal ve gidiş”lerine dikkat etsinler; iyi bir ilkokul öğrencisi olsunlar. İyi bir cumhuriyet öğrencisi…

 

A.YILDIZ : Teşekkür eder…

(24 Mart 2017)

————————————-

(ODATV, 25 Mart 2017)

(gerçekedebiyat.com.)  30 Mart 2017

[i] Adam Yayınları, 2001. s. 306-308

[ii] Sıddık Akbayır,Aynı Göğün Uzak Yıldızları, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Asur Yayınları, 5.Baskı, 2011. S.71

[iii] age. s.72

[iv] Nâzım Hikmet, Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, 4 basım, Adam Yayınları 1993, s.155

[v] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayınları, 72.Basım, Aralık 2011, S.13-14

[vi] Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü,  Büyük Doğu Yayınları, 20.Basım, Ekim 2013.

[vii] age. s.568

[viii]MTTB 48.dönem başkanı.

[ix] La frustration

[x] Allah, Tanrı

[xi] Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü,  Büyük Doğu Yayınları, 20.Basım, Ekim 2013, S.230

[xii] Vecihi Timuroğlu, Yazınımızdan Portreler, Başak-Hasat Yayınevi, Ankara 1991. (Necip Fazıl’ın parçalı ve parçalanmış, sanrı ve yalana dayalı hayatına ışık tutan  bu yazı son derece önemlidir.)