ÖZDEMİR İNCE’DEN BİR YERYÜZÜ CEHENNEMİ

 

TOPLU ŞİİRLER 2
TOPLU ŞİİİRLER 2 -SUSAN DENİZİN SESİYLE (KIRMIZI YAYINLARI)

BELİRTİLER ÜZERİNE

 

Günler geçmek bilmedi bu yıl, uzadıkça uzadı;

gece ile gündüz karıştı birbirine,

günler sadece gün mü, geceler yalnız gece mi?

Anlayamadık.

 

Güneş hiç doğmadı bazan, ay hiç batmadı,

bir tencere kapağının altına girdi bazan ikisi de,

bazan çatılara kadar yükseldi kar dağ köylerinde,

elimizde kürek gece gündüz kar küredik,

baktık ki kuma dönüşmüş kürediğimiz karlar;

günlerce rüzgâr esti karışık yönlerden

verimli topraklarımızı örttü cam tozu kumlar.

 

Tuhaf bir yıldı, kadınların sırtlarını dönüp yattıkları bir yıl,

yağ bitmiş de meğer fitil yanmaya başlamış,

kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.

 

Kahvelerde sabırla oturuyordu emekliler, yaşlılar,

nargile çekip gazete okuyorlardı, -bir bildikleri mi vardı? –

kendi kendine mırıldanıyordu bir gün aralarından biri,

bir emekli defterdar:

hep böyle olur, dedi, her yirmi, yirmi beş yılda bir,

belirtileri var bunun, kokuları var, sesleri var.

Bu nedenle

öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın,

beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan.

 

Agias Stefanos, 31, 8, 1981

****

Şiirin yazarı: Özdemir İnce

Şiirin adı: Belirtiler Üzerine

Kitabın adı: Yedi Deryalar Geçsen

Birinci Basım: Yazko, 1983

Üçüncü Basım: Kırmızı Yayınları, 2002 (Toplu Şiirler 2 – “Susan Denizin Sesiyle” içinde, s.146)

***

Z (EHRA) BETÜL YAZICI

Zehra Betül Yazıcı
Z(EHRA). BETÜL YAZICI

ÖZDEMİR İNCE’DEN BİR YERYÜZÜ CEHENNEMİ 

(Varlık dergisi Ağustos 2014 sayısında yayımlandı)

Yapısalcı yazın eleştirisinde “Dil”, bireyden bağımsız olarak varolan soyut bir dizge ve “söz” de bireyin genel-verili dil alanından seçerek oluşturduğu somut bir olgu olarak tanımlanır. Söz dilin ya da derin yapı’nın yüzeye yansımış halidir. Yapısalcı yazın eleştirisinde bir metin yazın tarihi içindeki yerine, varsa ilgili olduğu akıma, barındırdığı evrensel gerçeklere ya da yazıldığı dönemi veya arka planı yansıtan özelliklerine göre değil, kendi iç işleyişi olan, tamamlanmış bir dizge olarak değerlendirilir. (1)

Özdemir İnce’nin sözlerinden birisi olan “BELİRTİLER ÜZERİNE” (2) şiirini dilbilimsel olarak dizisel ve dizimsel öğelerin ayrıştırılması yoluyla incelemek ve böylelikle yüzey yapıdan derin yapıya ulaşmak mümkündür. Böyle bir teknik çözümlemeyi dilbilimcilere bırakarak, şiiri öncelikle yazıldığı dönemden veya ülkenin arka planından bağımsız, kendi iç işleyişi olan bir dizge olarak, sadece anlam katmanında şiiri oluşturan parçaların birbirleriyle olan bağıntılarını ve bu parçaların şiirin bütününü oluşturmadaki işlevlerini saptayarak okumak istiyorum.

Şiir, ilki dört, ikincisi yedi, üçüncüsü üç, sonuncusu dokuz dizeden oluşan dört kıtadan oluşuyor. İlk kıtada günlerin yavaşladığı, günü oluşturan her bir parçanın; gecenin ve gündüzün birbirlerinin yerine geçtiği, günün ve gecenin anlamının değiştiği ya da bildiğimiz anlamlarının dışında başka anlamlara büründüğü bir yıldan söz edilmektedir. Anlamlarının dışına taşmış gecenin ve gündüzün oluşturduğu gün ve yine bildiğimiz anlamda olmayan bir yıl. Bu anlam değişikliğini o zaman kesiti içinde yaşayan insanlar oluşturmamıştır. Sözü edilen anlam sapmasına ya da insanların hayatlarının alt üst olmasına yol açan farklı bir etmenin olduğunu ilk kıtanın son dizesinden anlarız:

“anlayamadık”.

İkinci kıta ilk kıta ile bağlantılı olarak, ilk kıtanın anlamını pekiştirecek bir şekilde betimlenir. Alıştığımız doğa olayları her zamankinden daha farklı bir döngü ile sürmektedir. Kış kara olmasına kara, ancak bir o kadar da bildiğimiz kışlardan farklıdır. İnsanlar damları örtecek kadar yoğun yağmış bir kar kürerler, kar kürediklerini sandıkları anda ise kürediklerinin kar değil de kum olduğunu görürler. Bir başka doğa olayı olan rüzgâr da gece ile gündüz, ay ile güneşin geçirdiği anlam kaymasına uğramış ve bildiğimiz anlamının dışına çıkmıştır. Sadece kuzeyden, güneybatıdan vb. değil de bir oradan bir buradan, karışık yönlerden esmeye başlamış, taşıdığı cam tozu kumlar ya da verimsiz bir toprak-toz yığını verimli toprakları örtmüştür. Taşıdığı cam tozu dışarıdan, başka bir kırsal yerleşim yerinden veya şehirden, uzaktan buralara kadar gelmiş ve yolunda giden her şeyi olumsuza dönüştürmüş, bozmuştur. Cam tozu, tozun sıradan bir toz olmayıp kırılmış, tuzla buz olmuş cam parçalarından oluştuğunu, camların veya vitrinlerin kırılmasına yol açan toplumsal bir kargaşa ortamının ve kaotik, tekinsiz bir şehir hayatının olduğunu düşündürebilir. Aynı şekilde, farklı yönlerden esen rüzgâr da siyasi ve toplumsal yaşamda kargaşaya yol açan farklı politik tercihleri veya ideolojileri temsil eden bir simge olabilir. Üçüncü kıtada yine birinci ve ikinci kıtada söz edilen olumsuzlukları anlatım olarak pekiştiren diğer durumlardan söz edilir. Kadınlar keyifsizdir. Kocalarına sırtlarını dönüp yatmaktadırlar. Herkeste bir bocalama, kendinden geçme ya da aklı karışmışlık hali vardır, hiç kimse bir etkinlikte veya bir eylemde bulunamamakta, yaşantısal- kültürel- sosyal durumlar da tersine dönmüş, olağandan sapmış doğa olayları gibi kendi çevrimlerini insanların müdahalesi olmadan sürdürür olmuşlardır:

“Yağ bitmiş de meğer fitil yanmaya başlamış//Kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.”

Olan bitene gençler ve orta yaşlılar bir anlam veremezken, yaşlılar söz konusu tuhaf durumları daha sıradan veya şaşırmadan yaşamaktadırlar. Çünkü yaşanan olaylar ilk kez olmamaktadır, aynı olaylara daha önce de tanıklık etmişlerdir. Şiirin oluşturucu parçaları olarak dört ayrı kıta bütün anlamı oluşturmada başarıyla bağıntılandırılmış, her biri kendinden önceki anlamı pekiştirmiş ve şiir bir ironi ile son bulmuştur.  Her kıta ise kendi içinde, birbirleriyle bağıntılandırılmış simge değerli dizelerden oluşmaktadır. Gece-gündüz, güneş-ay, kar-kum, yaz-kış, verimli toprak-kum tozu, kır-kent, verilememiş olmakla birlikte yaşlıların varlığı ile çağrıştırılmış genç kuşak, insan-hayvan anlam ayırıcı ikili karşıtlıklar ve metonimik olarak bir bütünü oluşturmada, kendi anlamlarının dışında kullanılmış parçalardır.

Şiirin yazıldığı tarih, yazılma koşulları, tarihsel arka plan dahil edilmeden bakıldığında kıssadan hisse çıkaramayan, kendilerinin dışında yaşanan olumsuzluklara sanki bir doğa olayıymışçasına engel olamadan oturan bir küçük bozkır kasabası, taşra veya Batı’ya göre Doğu’lu bir toplumsal yaşamın içinde buluruz kendimizi. Şiirde söz alan anlatıcı hem yaşanan durumun içindedir hem de o durumdan bir anlığına kurtulmuş gibidir. Yaşanan olaylara sanki bir karabasanın içindeymiş de kendini dışarıdan seyrediyormuşçasına bakabilmekte, hem kendisine hem de diğerlerine hafif bir alaysama eşliğinde, eleştirel yaklaşabilmektedir.   Kendisi de dahil, bu insanlar daha önce yaşananlardan ders çıkartabilse ve belirtileri sezebilselerdi yaşanan olumsuzluklar yaşanmayabilirdi belki de. Doğrudan verilmemiş olmakla birlikte hayvanların sezgileri ile insanlar da anlam ayırıcı olarak şiirde yer almaktadır. Hayvanlar bir depremin olacağını, çığın düşeceğini, olağan yaşamlarını tehdit edici bir unsurun yaklaştığını sezerek oradan uzaklaşır, kaçar ve yavrularını korumaya alırlar. Ama, buradaki insanlar aynı şeyi yapamamakta, müdahil olabilecekleri, engelleyebilecekleri halde hiçbir şey yapamadan oturmakta, mutsuz, çaresiz ve ezik bir yaşamı sürdürmektedirler. Aslında onları sıkıntıya sokan durum engellenemez bir doğa olayı değildir. Bunu güneş ile ayın bir tencere kapağının altına saklanmasından anlarız. Şiirde kültürel, ekonomik, sosyal ilişkileri içeren karmaşık, hatta daha ileri giderek cehennemî diyebileceğimiz, birbirleriyle ilintili durumlar anlatılmaktadır. Şiirin sonunda aslında çok basit olan beyaz ipliği iğne deliğinden geçirmek işi sanki çok zor bir işi başarmak anlamında, ironik olarak kullanılır:

“öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın//beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan”

Şiirdeki toplumsal ve kültürel yapı, W.J Ong’un kullandığı şekliyle söyleyecek olursak, birincil sözlü kültür (3) içindedir, “nargile çekmek” simgesi ile çağrıştırılan geleneksel değerlere bağlı yaşayan bireylerden oluşmaktadır. Birincil sözlü kültürde problemleri çözmede soyut düşünce değil, deneyimler, kıssadan çıkarılan hisseler, kalıp düşünceler, aynı olaylara verilen aynı tepkiler, yaşlıların tecrübelerini gençlerle paylaşımı söz konusudur. Ancak buradaki yaşlılar gençlerden uzak, kendi köşelerinde nargilelerini çekerek sessizce oturmakta, ikinci sözlü kültüre “audio-visüelin saltanatının bir yan ürünü olan kolektif beynin yarattığı bir kendinden geçme içinde” (4) dahil olmaktadırlar. Bunların içinden sadece birisi, kahvede oturup nargile çeken yaşlılardan -bir emekli defterdar-  ki, matematik bilgisinden ötürü soyut düşünceye/ikincil sözlü kültüre sahip, eğitimli birisi olduğu çağrıştırılmaktadır; sadece o, bu olanların belirli aralıklarla tekrarladığının görülmesinin, olaylar öncesi gelişen aynı belirtilerin olması nedeniyle, çok da güç olmadığını kendi kendine mırıldanır. Bu mırıldanmanın derinliklerinde huzursuzca kıpırdayan bir kızgınlık sezilir. Suskunluğunun içinden öfkenin ve hiçbir şey yapamamaktan doğan hayıflanmanın sesini işitiriz:

Bu zavallı ve cahil halk periodik olarak tekrarlanan bir olayın çözümü konusunda bile yaşanmışlıklardan, deneyimlerinden, hatıralarından faydalanamamakta, kıssadan hisse çıkaramamaktadır. Yaşananlar tuhaf ya da alışılmadık değildir, her yirmi veya yirmi beş yılda bir aynı durumlar görülmektedir. Aslında geçmiş yıllarda yaşanan aynı durumlardan ders alınsaydı şimdi yüz yüze gelinen sorunlarla da karşılaşılmayabilirdi, bir kâbusa benzeyen olumsuzluklar hiç yaşanmayabilirdi. Çünkü insanlar, insan olmalarının gereği olarak, tecrübelerinden yararlanabilen, geçmiş olaylardan ders çıkarabilen varlıklardır

Doğa-kültür, birey- toplum, söz-dil ikiliklerinde doğa-birey- söz üçlüsü somut olana, kültür-toplum-dil olguları da soyut olana gönderme yapar. Şiirde sözlerini işittiğimiz birey ve maruz kalınan-anlamlarından sapmış, bir kabusa dönüşmüş doğa olayları somut düzlemden ya da anlamdan soyut ya da derin düzleme/ anlama, anlatıcı şiir kişisinin sözlerinin yazıya/dile, şiirdeki bireyin topluma-diğer insanlara, doğanın kültürel olana dönüşümü şiirin derin anlamını ortaya koyar. Şiiri parçaların birbirleriyle ve bütünle olan bağıntısı ve parçaların kendi anlamlarından saparak bütün anlamı oluşturmadaki işlevsellikleri anlamında başarılı kılar.

Aynı şiire şiirin yazıldığı tarih, yazılma koşulları, tarihsel arka plan dahil edilerek bakıldığında ne görürüz?

Şiirin yazıldığı tarih1981’dir. Şiir bir Yunan adasında, bir otelde yazılmıştır. Şair bu bilgileri bize şiirinin altına düştüğü bir not ile iletmektedir. 1981, Türkiye için önemli bir tarihtir. 1980 askeri darbesinin hemen ardıdır. Bu darbe öncesi yaşanan toplumsal olayları, sonrasını, askerî anayasanın toplumun büyük bir kesimi tarafından kabul edildiği bir referandumu yaşamış olanlar için bu şiirde kullanılan evrensel simge değerli dizelerin daha özel, bireysel veya yerel bir anlama kavuşması söz konusudur. Ancak şiirde darbe sonrası siyah ipin beyaz olandan ayırt edilemediği bir alacakaranlık ülke durumuna doğrudan işaret edilmemiştir. Bu durumda 1980 askerî darbesi, bu darbenin yaşanacak oluşunun, daha evvel on yılda bir periodik olarak yaşanmış darbeler ve darbelere yol açan toplumsal şartların belirmesiyle bilinebilecek ve belki de engel olunabilecek oluşu gibi yan anlamlar yerel/ulusal düzlemde, sınırlı sayıda okur için geçerlidir.

Özdemir İnce’ye göre çağının çağdaşı olan her gerçek şairin her zaman “ulusunun ve dilinin sicil muhafızı” olması gerekir. İnce’nin 26 Eylül 1998’de Casablanca’da, uluslararası bir toplantıda yaptığı konuşmasından onun şiirde yerelden veya özelden yola çıkarak evrensel bir anlama ulaşma ile toplumsal-insanal belleğe katkı koyma yönünde bir çabası olduğu çıkarımını yapmak yanlış olmaz. O toplantıda şunları söyler İnce:

“… İkinci dünya savaşından itibaren bir yeryüzü cehenneminde yaşadığımızı söyleyebilirim. Dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun, bu cehennemin hallerini, her türlü basından izleyebilir, dahası naklen yayınını seyredebilirsiniz… Kısacası şu dingili çıkmış kahpe dünyada “mutlu” insanın sayısı parmakla gösterilecek kadar az.. Son elli yılda kapitalist rekabet, tüketim çılgınlığı, insanın pek de lehinde çalışmayan medyatik ve enformatik devrimler, audio-visüel emperyalizm insanı şaşkın tavuğa çevirdi. İnsanın insan değerlerini yitirmesi giderek hızlanan bir ivmeyle devam ediyor. Umutsuz ve ezik insanlık, katı milliyetçilik ve köktendincilik afyonun etkisi (…) içinde, daha öncekilere hiç benzemeyecek  yeni bir faşizmin uçurumlarına doğru hızla yol alıyor” (5)

Özdemir İnce’nin “Belirtiler Üzerine” şiirinde de başarılı iç bağıntılar yoluyla dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın “varlığı tehdit” altında olan insanın yüz yüze olduğu bazı evrensel gerçeklere işaret edilir ve dünyanın her yerinde yaşanabilecek,” umutsuz ve ezik” insanlık durumuna vurgu yapılır. Yerel ve özel-ulusal olanı ya da tekilliği bünyesinde üstü örtük- gizil olarak barındırdığı söylenebilir ise de bu, ülkenin tarihsel dönüm noktasına veya o dönemde yaşananlara edilen tanıklığın altını çizme veya şerh düşme şeklinde değildir. Şair, ulusal bellek yitimine yaktığı ağıtı çağının çağdaşı dünyalı bir şair olma gayreti ile yerel söz düzleminden evrensel şiir diline taşıyarak somuttan soyuta, duygudan akla doğru bir sıçrama yapar. Böylelikle şiirde anlatılan ülkenin- kentin karanlığı ya da karabasan ortamı özgünlüğünü, şiirin anlatıcı kişisi de kendi sesini ve duygularını bütünün içinde eriterek, insanlığın küllenmeye yüz tutmuş ortak belleğinin yeniden alevlenmesini sağlayan bir kor parçasına dönüşür, bu dönüşümle de farklı yaşantı ve deneyimlerin varlığı ile zenginleşen evrensel ontolojik arenaya dahil olurlar.

(Varlık, Ağustos 2014)

KAYNAKÇA 

1. Ayşegül Yüksel, Yapısalcılık Ve Bir Uygulama;M. Cevdet Anday Tiyatrosu, Gündoğan yayınları İkinci basım, Mayıs1995; sf.13

2. Özdemir İnce, Susan Denizin Sesiyle –Toplu şiirler 2- ; “yedi deryalar geçsen” adlı kitabının “bu güneş benim ve senindir bölüştük onu” ara başlığı içinde; Kırmızı yayınları, Nisan 2010, İstanbul; sf.146

3. Walter J. Ong, Sözlü Ve Yazılı Kültür, Metis yayınları, İkinci Basım, Kasım 1999, sf.13

4. Özdemir İnce, Şiirde Devrim, Adam Yayınları, Birinci Basım, Temmuz 2000, sf. 7

5. age, sf. 8

————————————————————————————-

Zehra Betül Yazıcı

Eskişehir’de doğdu (1966 ). 1989’da U. Ü Tıp fakültesini bitirdi, 1997’de İ.Ü Çapa Tıp Fakültesinden Radyodiagnostik dalında uzman hekim olarak mezun oldu. 2003 yılından bu yana şiir ve ağırlıklı olarak şiirde “ebedi kadın miti”ni sürdürecek şekilde işlenen kadın imgesini değiştirebilmek için “kadın şair” üzerine yazılar yazıyor. Şiirleri ve yazıları Hürriyet Gösteri, Varlık, Yasakmeyve, Virgül, Akatalpa, Dize, Eliz, Çinikitap, Mor taka, Papirüs, Koridor, Mühür, Şiir Saati, Şiiri Özlüyorum, Kurşun kalem dergilerinde, Denizsuyu kasesi ve Cin Ayşe fanzinlerinde yayımlandı.

Kitapları (Şiir)  : İçimde Kirli Kuşlar (2008 )

ZEHRA BETÜL YAZICI 1

Kanatlarım Kendime Doğru (2011)

ZEHRA BETÜL YAZICI 2

Kuşyemi (2013)

2012’de “Fahriye abla’dan Çanakkaleli Melahat’a / Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi” adlı bir ortak çalışmada Hilmi Yavuz ve Özdemir Asaf’ın “Lavinia” temalı şiirlerine psikolojik-politik okuma yaparak katkı vermiştir.

TYS, Edebiyatçılar Derneği, Bursa Yazın ve Sanat Derneği, Türk Tabipler Birliği Bursa Tabip Odası, Türk Radyoloji ve MR Derneği üyesidir.