PANDORA’NIN KUTUSU

Yazının adının PANDORA’NIN KUTUSU olduğuna bakmayın “Modern Türkçe Şiir Antolojisi” soytarılığı sergisi devam ediyor. Bundan sonra sıra PANDORA’NIN KUTUSU’NDAN HASAN BEY’İN DOLABINA’ya gelecek.
Bu yazı dizisine başlamadan önce “AKP’ye Oy Veren Yığışım”I ele alacaktım. Olmadı. Bugün de Paris katliamı üzerine yazmam gerekirdi ama “Türkçe Şiir” zırvası bunun ikisinden de önemli. Çünkü Türk Edebiyatı ve Türk Şiiri kavramları bir tür Işid saldırısına uğradı.
Bu saldırı yeni değil, 1996 tarihli. İlk saldırı 19 yıl önce yapıldı. Bu saldırıya karşı savunma yazılarım çorap söküğü gibi ortaya çıkıyor, biri ötekini çağıyor. Daha ortaya çıkacaklar da var. Toplamı neredeyse 50 sayfalık kitap eder ama Türk yazarının, Türk şairinin umurunda bile değil. Umurunda bile değil çünkü AKP’ye oy veren yığışımdan farksız adamlar. Egemenlik süren yanlışları, kendi yanlışlarını düzeltmek gibi bir kaygıları yok! Hepsi büyük yazıcı, hepsi büyük şiirci… Henüz olmadılarsa bir gün mutlaka olacaklar. Ama avuçlarını yalarlar!
Türk yazıcılarının, şiircilerinin yüzde 99’u benden nefret eder!. Çünkü “Barış içinde birlikte yaşama”, “Al gülüm ver gülüm” düzenlerinin çarkına 50 yıldır çomak sokmaktayım. Bu nedenle yazdığım her şeye direnirler. Öğrenme ve gelişme yetenekleri yoktur. Dirensinler bakalım!
Bu konuda yazdığım ilk metin (Sombahar dergisi, mayıs-haziran 1996) 1996 yılında yayınlandı. Yazıların neredeyse hepsi kitaplarımda yer aldı. Yakında, yayınlanacak tematik kitaplarımda da yayınlanacaklar. Ve tarihte, bu yığışımın bilinçsiz hallerine tanıklık edecekler. Benden kurtuluş yok!
ÖZDEMİR İNCE
14 Kasım 2015
***
NAFİLE SORU
[“Sombahar şiir dergisi,(1996) mayıs-haziran dönemindeki sayısını, ‘Kıbrıs Şiiri Özel Sayısı olarak tasarlamıştır. Bu bağlamdan yola çıkarak, Türkiye içinde veya dışında Türkçe yazıldığı halde farklı etnik kimliklere ait şairlerin yazdığı şiirlerle ilgili tartışmalarda kavramlaştırılan ‘Türk şiiri’, ‘Türkçe şiir’, ‘Türkiye şiiri’ argümanlarıyla ilgili bir soruşturma başlattık” soruşturmasına verilen yanıt.]

Derginizin dışından kaynaklanan bu nafile soru, beni son derece tedirgin etti. Neden mi? Şiirlerimde sık sık adı geçen oğlum Tan, on yıla yakın zamandır New-York’ta yaşamakta. Çalıştığı bilim dalının özellikleri nedeniyle de daha uzun süre ülkemize geri dönmesi olası görünmüyor. Tan artık evlenme çağına geldi. Diyelim ki, bizim Tan, bir İspanyol asıllı ABD vatandaşı kadınla evlendi ve derken bir torunum oldu; çocuğun adını, iki aile ve iki topluma hoş görünmek için Gonzales Demir koydular. Doğal olarak, torunum Gonzales Demir, hem ABD, hem de TC vatandaşı olacak. Ve yine diyelim ki, benim becerikli gelin Laura (gelinin adını da seçtim böylece) benim akıllı ve yetenekli torunuma İspanyolca’yı çok iyi öğretti ve sonuçta Gonzales Demir, Türkçe, İngilizce ve İspanyolcayı gürül gürül okuyup yazıyor. Ve bir kez daha diyelim ki, Gonzales Demir, dedesine özendi yazar oldu ve üç dilde de yazıyor, bu üç dil arasında çeviri yapıyor ve kendi yazdıklarını öteki iki dile çeviriyor; bazen Türkçe, bazen İngilizce ve bazen İspanyolca yazıyor.
N’olacak şimdi? Benim torun kimin yazarı, hangi milletin, hangi dilin ? Kaç gündür uykularım kaçıyor!
İşin nafileliğini anlatmak isterken olan benim henüz dünyaya gelmemiş torunuma oldu.
Ama biz gene de şu kavramlara bir göz atalım:
Türk şiiri: Yani Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi. Bir ülkenin vatandaşı olan ve o ülkenin resmî diliyle yazanların oluşturduğu şiir. Türk, Fransız, İngiliz, Alman vb. sıfatların şairin etnik kökeniyle ilişkisi yok, bu sıfat vatandaşlıkla ilgili. Şairin etnik kökeninin Breton ya da İskoç olması hiçbir şeyi değiştirmez. Antolojilerde istenirse şairin hangi etnik kökenden geldiği belirtilir, ama bu durum antolojinin adını değiştirmez: İngiliz Şiiri Antolojisi, Fransız Şiiri Antolojisi.
Bu nedenle, Türk Şiiri Antolojisinin adı da kimilerinin nafile çabaları yüzünden değiştirilemez.
Türkiye şiir: Komik bir tanımlama. Çünkü ne İtalya şiiri var, ne Fransa şiiri var, ne İspanya şiiri var. Dar ve bağnaz milliyetçilik kaygısıyla uydurulmuş bir saçmalık. Bir ülkenin vatandaşı olan, o ülkenin resmî diliyle yazan ama bu “resmiyet”in dışında bir etnik kökenden gelenlerin şiiri kapsanmak isteniyor. Kimse kimseyi zorlamıyor. Onlar da kendi anadilleriyle yazsınlar. Bunun dünyada binlerce örneği var. Niçin “Türkiye şiiri” de, “Türkiye şiirleri” değil?
Türkçe şiir: Buradaki “Türkçe”den murat “Turcophone” ise, iki sözcük tam olarak anlamdaş olmasalar da, bir ölçüde doğru olabilir. Daha iyi anlaşmak için “La poésie francophone” örneğinden yola çıkalım. Bunun iki anlamı var (belki ikiden de fazla):
1.Fransız vatandaşı olmayan, Fransa sınırları içinde yaşayan ama Fransızca yazanların şiiri. Örneğin Kanada’nm Quebec’inin şiiri, Belçika’da Wallonlann yazdığı şiir, İsviçre’de Fransızca konuşan kantonlarda yaşayanların yazdığı şiir.
2.Metropol dışı şiir, yani eski Fransız sömürgelerinde yaşayan, Fransa vatandaşı olmayan ama Fransızca’yı yazınsal dil olarak kullananların yarattığı şiir.
3.Bu iki kesimle ilişkisi olmayan ama Fransızca’yı bilinçli olarak yazın dili seçmiş olanların şiiri.
Bu her zaman geçerli olmayabilir: Samuel Beckett, İrlanda kökenli olmasına, hayatının büyük bir bölümünü Fransa’da geçirmesine ve yapıtının bir bölümünü doğrudan doğruya Fransızca yazmış olmasına karşın, uluslararası planda İrlanda asıllı İngiliz romancı ve oyun yazan olarak yer alır. Joseph Conrad’ın durumu daha da karışıktır.
Zorlama sınıflandırmalar “nafile” çabalardır. Uluslararası ölçüler Türkiye’de de geçerlidir.
Bazı örnekler:
16 şubat 1996 tarihli Le Monde gazetesinin kitap ekinde, Nicole Zand’ın bir yazısı var ve başlığı şöyle: “Francophones de l’océan Indien.” (Bunun anlamı şu: Hint Okyanusu bölgesinden olup Fransızcayı yazın dili olarak seçmiş yazarlar.) Nicole Zand, Fransızca yazan üç yazardan söz ediyor: Biri Cibutili, biri Maurice Adası’ndan, üçüncüsü Madagaskarlı. Bu üç yazar için, Fransız vatandaşı olmadıkları sürece, “Francophone” sıfatı kullanılır.
Ama, Abdurrahman A. Waberi, Raharimanana ve Carl de Souza Fransa vatandaşı olurlarsa artık onlar için “Francophone” sıfatı kullanılmaz. Görülüyor ki “Fransızlık”ın etnik kökenle ilişkisi yok: vatandaşlık ve Fransız diliyle ilgili her şey. Bu üç yazar kendi ülkelerinde yaşasalardı ve Türkçe yazsalardı “Turcophone” yazar olurlardı. TC vatandaşı olunca da Türk yazarı olurlardı. Uluslararası kurallardan kimilerinin nafile hevesleri yüzünden vazgeçemeyiz. Bu nedenle, Türk kökenli olmayan, üstelik bu sıfatı beğenmeyen ama Türkçe’yi yazın dili olarak seçmiş (ister isteyerek, ister zorunluluk olarak) TC vatandaşı şair ve yazarların adlarının önünde “Türk” sıfatı kullanılır. Bu kişiler bizzat ya da onların adına başkaları, böyle bir şeye karşı çıkabilirler, ama onların hatırı için “Türkiye şiiri” ya da “Türkiye şiirleri” gibi zorlama formüller kullanmamalıyız. Böyle bir dayatma, milliyetçi bir dayatmadır. “Türk şiiri” tanımında herhangi bir milliyetçi tavır söz konusu değildir. Çünkü uluslararası teamül böyledir.
Bir örnek verelim: Diyelim ki Ali Dağcı (Alio Dagmu da olabilir) adında bir şair var. Bu şair Eskimo kökenli, kendini Türkiye’de tam anlamıyla bir Eskimo gibi hissediyor ama Türkçe yazıyor. Yabancılar için bu şair Eskimo kökenli bir Türk şairidir, eğer TC vatandaşı ise. Yazdığı şiir ne “Türkiye şiiri” ne de “Türkçe şiir” bağlamı içinde yer alır. Tıpkı Hint Okyanuslu yazarlar gibi. Ama Alio Dagmu (ya da Ali Dağcı) “Ben Türkçe yazıyorum, ama Türk şairi değilim!” dermiş. Paşa gönlü bilir, benim umurumda bile değildir. İyi bir şairse yazdıklarını okurum, değilse semtine bile uğramam. “Hakiki” Türklere yaptığım gibi!
Guillaume Apollinaire bir Leh-İtalyan karışımıdır. Rumen ve eski Romanya vatandaşları olarak Tristan Tzara, Eugène İonesco, Cioran yetişkinlik dönemlerinden sonra kendi dilleriyle yazmayı bırakmışlar, yazın dili olarak Fransızca’yı seçmişler ve Fransız olmuşlardır. Arthur Adamov ise bir Fransız yazarı olarak, bir zamanlar Rusça konuşan Kafkasyalı bir Ermeni’dir.
Hector Bianciotti kimdir bilir misiniz? Bir süre sonra Telos Yayıncılık’ta yayımlanacak olan bir Fransız romancıdır. Ama hemen “Fransız romancı” olmamıştır. Önce İtalyan asıllı bir Arjantinli, sonra “Francophone” bir Arjantinli yazar, daha sonra, İtalyan kökenli Arjantin asıllı bir Fransız yazarı ve Fransız televizyon kanalı TV 5’te dinlediğime göre, yanlış anlamadıysam, tıpkı İonesco gibi, artık Fransız Akademisi üyesi.
İngiliz edebiyatının yeni yüz akları, şu günlerde sömürge kökenli yazarlar: Salman Rushdie, Hanif Kureishi, Michael Ondaatje ve daha onlarcası…
Alman edebiyatının gözde yıldızı Herta Müller (bu da Telos Yayıncılık tarafından yayımlanacak) de Rumen asıllı…
Latin Amerika’nın yaldızlı yazarlarının gerisinde ve temelinde duran iki çok büyük gerçek yazar da Avrupa göçmeni: Roberto Arlt ve Clarice Lispector (bu iki yazarı okumadmızsa hemen okuyun, Can Yaymları’nda kitapları var).
Bir özel örnek daha: Edmond Jabes 1912 yılında Kahire’de doğmuş bir Yahudi’dir. 1957 yılına kadar Mısır’da yaşadı. Nâsır devriminden sonra bu ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. 1967 yılında Fransız vatandaşı oldu. Yapıtlarından üç beş sayfa okuyun haham kokar. Ama sınıflandırmada “Fransız” olarak geçer.
Rusca yazan Kazak Olcas Süleymanov var, Rusca yazan Çuvaş Türkü Gennadi Aygi (Aigui) var!..
Kanımca, doğmamış çocuğa zıbın biçiliyor!
Siz bırakın bunları: benim torunumun durumu ne olacak ? Siz (yani onlar) bunu yanıtlayın! Bir de şunu yanıtlayın: başka ülkeler ve diller için doğal sayılan özel durumlar, Türkiye ve Türkçe için neden doğal karşılanmıyor?
(Sombahar, mayıs-haziran 1996)
***
VATANIM NEREDE ?
“Vatanım karnımın doyduğu yerdir” derler, “Melmeketim karnımın doyduğu yerdir” de derler. Bu genel bir tanımdır ve akla yakındır. Ama “Vatanım balık tuttuğum yerdir; vatanım avcılık yaptığım yerdir” dediklerini duymadım, okumadım. Amma ve lakin “Vatanım hırsızlık yaptığım, çalıp-çırptığım, soyup soğana çevirdiğim, hortumladığım yerdir” diyecek babayiğit çıkarsa, bu tanımı da kabul edebilirim.
Sinemacı ve şair Pasolini “Vatanım neresidir?” sorusunu “Vatanım dilimdir!” diye yanıtlıyor. Pablo Neruda’da da “Dilim bedenimdir” diyordu.
Bireysel açıdan bakacak olursak “Dilim, bizzat ‘ben’im” demek olası. Gerçekten de entelektüel açıdan herkes “dil”i kadardır. Elbette, kilolarca altın takılan, dolarlar yağdırılan düğünlere katılanlar söz meclisimizin dışında.
Bireysel dille her şey yapabilirsiniz, bireysel dili her şey yapabilirsiniz.
Ulusal dille her şey yapabilirsiniz ama ulusal dile hiçbir şey yapamazsanız!
Geçen ay Varlık dergisinden bir soruşturmayı yanıtlamam istendi. Soru şöyleydi:
“2006 Nobel Edebiyat Ödülü Orhan Pamuk’a verildi. Varlık dergisi tam 74 yıldır var ve bu süreçte ilk kez Türkiye’den bir yazara Nobel Edebiyat Ödülü veriliyor. İlginç olan Türkçe edebiyat böylesine ayrıcalıklı bir anda, bunun tadını çıkartmanın, yazarıyla ve yapıtlarıyla gururlanmanın içine karmaşık küresel ilişkiler, çetrefil komplolar ve sıcak siyasi gelişmelere uzanan pek çok sorgulama karışıyor ve bu olağanmış gibi algılanıyor. Orhan Pamuk’un 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını nasıl karşılıyorsunuz ?”
Orhan Pamuk konusunda CNN-Türk televizyonuna Brüksel’den bir demeç vermiş, sonra susmuş ve bu konuda tek satır yazmamıştım. Hala yazmaya niyetim yok. Yapılan tartışmalarda, kendilerini liberal ve demokrat olarak tanımlayanların, milliyetçi güruh olarak tesmiye ettikleri kimselerden bir milim bile farklı olmamaları beni altüst etti.
Yıllarca yazdığım bir derginin, kitaplarımı yayınlayan bir yayınevinin dergisinin aynı suçlamalarla soru sorması da beni üzdü. Ama tepkim bir başka noktaya oldu:
“Soruşturmanızı yanıtlamam bana gönderdiğiniz metinde yer alan ‘Türkçe edebiyat’ deyişi dolayısıyla mümkün değil. Daha önce de birkaç kez yazdığım gibi Türkçe, Fransızca, Almanca edebiyat yoktur. Türk, Fransız, Alman,vb., edebiyatları vardır. ‘Türkçe edebiyat’ tanımlamasının ayrılıkçı bir politikayı yansıttığı kanısındayım. Kanımca,‘Türkiyeli’, ‘Türkçe edebiyat’ gibi tanımlamalar ne yazık ki ters yönden tehlikeli bir ırkçılığı temsil etmektedirler. ‘Türkiye’nin ve ‘Türk edebiyatı’nın mütevazı bir şair ve yazarıyım. Türkçe edebiyat, Türk edebiyatından başka bir şey midir?”
Yanıtımı 19 ekim günü faks ve e-posta aracılığıyla 19 ekim günü gönderdim. Öğrendiğime göre, dergi baskıya verildiği için yanıtıma yer verememişler. İnanmamam için bir neden yok. Ama soruşturmayı yanıtlayan yazarları okudum (Varlık dergisi, kasım 2006) ve hiçbirinin “Türkçe edebiyat” deyimine karşı çıkmadıklarını üzülerek gördüm.
(Hürriyet, 17 Kasım 2006)
***
TÜRKİYELİLERİN TÜRKÇE EDEBİYATI
Varlık dergisi “Türkçe edebiyat”lı sorusunu bütün Türk edebiyatçılarına sorsaydı kaçı sorunun içerdiği bilinçli/bilinçsiz ayrımcılığı fark edebilirdi? Bu sorunun yanıtlarından emin olmadığım için Varlık dergisinde yanıtları yayınlanan yazarların adını vermek istemiyorum. “Türkçe edebiyat” deyimine karşı çıkmadıkları için onları suçlamam belki haksızlık olur.
Ama bir sorum var ‘Türk edebiyatı” ne zamandan bu yana “Türkçe edebiyat” oldu, “Türkçe edebiyat” ne zaman başladı, daha doğrusu “Türkiyelilerin Türkçe edebiyat”ı ne zaman başladı ? “Türklerin Türk edebiyatı”ndan farkı ne bu edebiyatın ?
Dünkü yazımı bitirdiğim zaman, bu soruyu bütün Türk edebiyatçılarıyla birlikte kendime de sordum.
“Sombahar” adlı edebiyat dergisi “Kıbrıs Şiiri Özel Sayısı”nda (Mayıs-Haziran 1996) yayınlamak üzere bir soruşturma açmıştı: “Türkiye içinde ve dışında Türkçe yazıldığı halde farklı etnik kimliklere ait şairlerin yazdığı şiir nasıl tanımlanmalı?” diye bir soru soruluyor ve “Türkçe şiir”, “Türkiye şiiri” gibi kavramlar ileri sürülüyordu.
Dergiye verdiğim yanıtta bu türden arayışların saçma olduğunu, etnik ayrımcılığa yol açacağını açıklamıştım. (Bakınız: Özdemir İnce, “Mahşerin Üç Kitabı”, Doğan Kitap, S.234)
Yanıtımda etnik kökeni ile edebiyat dili aynı olmayan birçok yazar bulunduğunu, ancak ulusal edebiyat söz konusu olunca etnik kökenlerinin dikkate alınmadığını, yazdıkları dilin kimliklerini belirlediğini yazmıştım. Ve birçok örnek vermiştim: Tristan Tzara, Eugene Ionesco, Cioran Romen; Alain Bosquet Rus Yahudisi, Lorand Gaspard Macar-Romen, Guillaume Appolinaire Polonya asıllıydılar ama Fransızca yazdıkları için Fransız edebiyatında yer alıyorlardı. Joseph Conrad, Arthur Koestler İngiliz değillerdi ama İngiliz yazarı sayılıyorlardı.
Eski Fransız ve İngiliz sömürgelerinden olup İngilizce yazan yazarlara “Anglofon”, Fransızca yazanlara ise “Frankofon” yazar deniliyordu.
Türk edebiyatçıları bu tartışma başlangıcının büyük önemini ne yazık ki kavrayamadılar.
Aradan 5 yıl geçti. Bu kez “Yasakmeyve” dergisinin 6. sayısında (Ocak-Şubat 2004) konu tekrar masaya geldi. Kürt kökenli olup Türkçe yazan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı şairler kendilerini “Türk şairi” saymıyorlar; üstelik sömürgecinin (Türkün) dilinde yazdıklarını ileri sürüyorlardı. Onlara göre “Türkçe”, “Efendinin dili” idi.
Bu savları “Türkçe yazan Kürt şairler” (Hürriyet, 26.03. 2004) başlıklı yazımda irdeledim:
Türkçe yazan Kürt kökenli şairlerin kendilerini Türk şairlerden ayırmak için “Türkçe şiir” kavramını seçmeleri etnikçi ve ırkçı bir davranış idi. Ve ayrılıkçı idi. Öyle değil mi?
Etnik kökenleri kendileri için bu kadar önemliyse neden kendi dilleri saydıkları Kürtçede şiir yazmıyorlardı ? Şiirlerinde, romanlarında “Kürt duyarlığı”nın olması kuşkusuz kendilerini ayırmak için inandırıcı bir etken olamazdı. Üstelik dünya kendilerini ancak “Türkçe yazan Kürt kökenli Türk şairi” olarak kabul ederdi. Edebilirdi. Bu tartışmayı da Türk edebiyatı umursamadı. Ama bunun bedelini çok ağır ödeyecek. Ödemeye başladı bile !…
“Türkçe edebiyat” da “Anadilde öğretim” gibi siyasal bir tercihtir. Ama nasıl bir tercih? Türk edebiyatı uyumayı bırakıp bu işlere kafa yormalı artık !
(Hürriyet, 18 Kasım 2006)