PANDORA’NIN KUTUSU’NDAN HASAN BEY’İN DOLABINA

Hasan  Cemal Bey benim cömert ilham kaynaklarımdan biriydi. Terbiyeli çocuk olduğu için hiçbir eleştiri yazıma cevap vermezdi ama beni gördükçe “Abi fena vuruyorsun bana” derdi.
Hasan Cemal’i 70’li yılların Ankara’sından, “YÖN” dergisi serüveninden bu yana tanırım. Sıkı “Acil Devirimci” oldu, sonra Başyüce RTE’nin “Hasan Ağbey”ine dönüştü. Kendi bilir ama keşke şu “Anadil” işine karışmasaydı.

 Bu site 16-17 ay önce açıldı. Bir kez “Bok”lu yazı dolayısıyla 15.000 oldu ama gündelik ortalama 400 ile 1000 arasında izleyicisi var. Az, hatta çok az. Bu azlık arasında kaç yazıcı, kaç şiirci var, bilmiyorum. Önemli değil zaten! Önce Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde ve dergilerde, daha sonra kitaplarımda, son olarak da bu sitede yayınlanan bu yazılar kamuya sunulmuştur. Bu nedenle “Görmedim, okumadım, okuyamadım” mazereti geçerli değildir. Bakalım  ne yapacaklar?

 Öte yandan sitenin 519 abonesi var. Abonelik bedava. Ülker İnce ve bendeniz çıkartılınca 517 kalıyor. Merak edip baktım: Bunların arasında sadece 2 (iki) şair var. Onların da yaşı ellinin üzerinde.

 Özdemir İnce

16 Kasım 2015

***

BİR “LINGUA FRANCA” OLARAK TÜRKÇE

Arapların “Lughat el  ifranj” dedikleri “Lingua franca”nın üç anlamı var :

Birinci ve klasik anlam:  Akdeniz limanlarında  ve özellikle de Tunus ve Trablusgarb’da 14.yüzyıldan itibaren konuşulan ortak iletişim dili. Bir “pidgin”, karma dil ya da tarzanca. Sözcükler ağırlıklı olarak İspanyolca ve İtalyanca idi ama Arapça, Malta dili, Türkçe ve Fransızcanın da payı vardı bu yapay dilde.

İkinci ve çağdaş anlam : Farklı dil ve lehçeler konuşan halklar ve toplulukların kendi aralarında iletişim kurmak için kullandıkları bir ortak dil.

Sömürgeler çağında İngilizce, Fransızca, Felemenkçe; günümüzde Güney Sahra’da Swahili; Afrika’da İngilizce ve Fransızca.

Üçüncü anlam : Zamana göre değişen ticaret ve diplomasi dili. Belli bir zaman ve bölgede en etkin olan  ulusun dili : Latince, Grekçe, Arapça…

Türkçe bu sonuncu sınıfa giriyor.

Ciddi bir ansiklopediden 1071 öncesi ve sonrasının Anadolu tarihini okumamız yeter. Hititler, Kimmerler, Frigler, Lidyalılar, Persler; İskender İmparatorluğu, daha sonra Anadolu’nun Helenleşmesinde ve Hıristiyanlaşmasında önemli bir rol oynayan Selefkisler… M.Ö.133 yılında Anadolu’nun Roma  eyaleti olması. Bizans İmparatorluğu.

Bu hercümerç içinde Anadolu’nun büyük bir bölümü  Helence ve siyasal egemenlik dolayısıyla Helenleşmişti. Yani Hitit ve Kimmer artıkları, Frigyalılar, Lidyalılar ve Anadolu’nun öteki halkları Helence öğrenip konuşmaları sonucu Helenleşmişlerdi. Sonra Hıristiyan oldular. Mübadelede Yunanistan’a gönderilen insanlar Yunan değildiler, Anadolu’nun Rum adını almış olan yerli halkıydı. Türkçeyi de kendileriyle birlikte götürdüler.

1071’te  en fazla 500 bin Türkün geldiği Anadolu’da 10 milyona yakın Hıristiyan halk yaşadığı ileri sürülür. Bu halk Helence (Rumca), Ermenice, Lazca, Gürcüce, vb., diller konuşmaktaydı. Bu nüfusun yüzde seksene yakın bölümü 200 yıl içinde Müslüman oldu ve Türkçe öğrenerek Türkleşti. Ve böylece önce Anadolu Türk nüfusu ve 1919’dan sonra da Türk ulusu oluştu.

Ve en önemlisi 11.yüzyıldan itibaren Türkçe, Anadolu’nun  Lingua Franca’sı oldu. Sadece Müslüman olup Türkçe öğrenen  Rumlar, Ermeniler değil değişik soylardan kentli, kasabalı ve ovalı Müslüman nüfus da Türkçe öğrendi.

Türkçe 11.yüzyıldan itibaren Anadolu’da hem resmi dil, hem de Lingua Franca oldu.

Anadolu  kıyılarında ve düzlüklerinde yaşayıp toplumsallaşan, üretim çevriminde yer alan, üretim-tüketim ve kültür ilişkilerinin içine giren topluluklar ve katmanlar anadillerinin dışında bir de Lingua Franca olan  Türkçeyi öğrendiler ve bir bölümü dünyanın her yerinde benzeri konum ve durumlarda olduğu gibi anadillerini unuttular.

Bu çevrimin içinde yer almayan ve feodal ilişkilerin egemen olduğu ücra köşelerde yaşayan topluluklar Ligua Franca ortamının dışında kaldılar. Osmanlı devleti de kendi zihniyeti ve politikası gereği bu insanlara resmi dili öğretmek gereksinimi duymadı.

Bu nedenle, bu ilişkileri dikkate almayanlar,  Türkçe bilmediği için okulda tokat yiyen romancı Mehmet Uzun’u haklı çıkarmak için yedi dereden su getirirler.

(HÜRRİYET, 1 ARALIK 2006)

***

OLMUYOR HASAN CEMAL BEY !

Romancı Mehmut Uzun, Milliyet gazetesinde (17 kasım 2006) Hasan Cemal’in bir sorusunu yanıtlıyor (lütfen dünkü yazımı hatırlayın) :

“Kürtçe roman yazmak, Türkçe ya da Farsça yazmak gibi değil. Çünkü senin dilin yasaklı bir dil. Eğitimden, iletişimden, modern yaşamdan uzaklaşmış bir dil. İğdiş edilmiş bir dil yani. Bu dille zengin, modern bir edebiyat yapmak çok zordu.”

 Söyleşi yapan  kimse böyle bir yanıtla karşılaştığı zaman, başka sorular  sormak zorundadır:

-Kürt dili ne zaman yasaklandı?

-Kürtçe yasaklanmadan önce bir yazılı  edebiyat dili miydi?

-Kürtçeyi kim iğdiş etti?

Bu sorular sorulmaz ve doğru yanıtlar alınmazsa bütün suç Cumhuriyet’in üzerine yüklenir. Bu sorulara eklenecek sorular da var:

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürtçe yasaklanmış mıydı? Osmanlı egemenliği altında Bulgarlar, Rumenler, Sırplar ve Yunanlar kendi  kültürel rönesanslarını yaptılar, ekonomik bakımdan Müslüman uyrukların üzerine çıktılar; Yahudiler, Gutenberg’ten yüz yıl sonra Selanik’te, Osmanlı topraklarında ilk matbaayı kurdular. Bu süre içinde Kürtler ne yaptılar?

Bu soruyu yanıtlamak gerekir. Kürtçeyi iğdiş eden Kürt toplumu olamaz mı? Aynı coğrafyada yaşamalarına karşın neden birkaç lehçe var ?

Bu söyleşide ne Hasan Cemal ne de  Mehmet Uzun dürüst !

Mehmet Uzun konuşuyor:  “Kürtçe roman yazmaya başladığım zaman elimde Musa Anter’in 1960’larda hapiste hazırladığı incecik bir sözlük vardı. Bir de Mehmet Emin Bozarslan’ın sözlüğü, 19. yüzyıldan kalma bir sözlüğün çevirisi.”

Sözlük yoksa suç kimin ?

Mehmet Uzun konuşuyor:

“Ben de bir tokatla tanıştım Türkçeyle. Benim anadilimle bağım böyle koptu. Eğitim dilinin, kültür dilinin Türkçe olması, Kürtçeyle bağımı koparttı. Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı anadilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, gelişimini engelliyor. Bence Kürtçe yasağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük yanlışlarından biridir.”

Anadil evlerde yasaklanmaz, yasaklanamaz; yasaklanabilseydi, Mehmet Uzun evinde Kürtçe öğrenemezdi. Kürtçenin öğrenim dili olmamasını Mehmet Uzun yasaklama olarak adlandırıyor. Sorular ve yanıtlar birbirini yönlendirmediği için söyleşi Mehmet Uzun’un ağıtına dönüşmüş. Hasan Cemal, üniter bir devlette Kürtçe öğrenim yapılamayacağını anımsamıyor, anımsatmıyor. Oysa önlerinden güzel bir söyleşi alanı var : Kürtçe okullarda  öğretilemez miydi ?

Başka bir soru: Kürtçenin yasaklanması (!) sizin  yazılı Kürt edebiyatı  yazarları ile ilişki kuramamanıza mı  neden oldu?  19.yüzyılda  Kürtçe ile yazmış beş romancı ve beş şair adı sayar mısınız?[1] Ziya Gökalp şiirlerini neden Kürtçe yazmadı?

 Hasan Cemal, Mehmet Uzun ile söyleşi yapmıyor, smaç çakması için top kaldırıyor, amigoluk yapıyor. İşte bu nedenle yazımın adını “Olmuyor Hasan Cemal Bey !” koydum.

 (HÜRRİYET. 2 ARALIK 2006)

[1] Bu soru “Yok” anlamında değildir.  Elbette Kürtçe yazan şair var ki Selim Temo “Başlangıcıdan günümüze” “KÜRT ŞİİRİ ANTOLOJİSİ” yapmış.  Demek ki Kürtçe yazmak yasak değilmiş. . (16 Kasım 2015)