PEKİ SİZ NEREDESİNİZ?

[ ÖNDEYİŞ:
“Peki Siz Neredesiniz?” adlı yazı 1994 yılının temmuz ayında Dünya gazetesinin kitap ekinde yayımlanmıştı.

Daha sonra Tarih Bağışlamaz (Varlık Yayınları, 1994) adlı kitap içinde yer aldı. Doğan Kitap, bu kitabı Söz ve Yazı ve Çile Törenleri adlı iki kitabımla birleştirip Yazmasam Olmazdı (2004) adıyla yayımladı. İçerdiği yazılar eğlencelik olmadığı için 100.000 yerine 1.000 adet basıldı. Ağıraksak satılsa da sonunda bitti. Bitti ama Doğan Kitap yeni bir baskı yapmadı ve kitabı basmaya gönüllü yeni bir yayınevi de çıkmadı. Kitabı sahaflarda, internet kitapçılarında bulmak olanaksız.

Türkiye’deki yayıncıların anlamadığı bir şey var: Yayıncılık geleneğine sahip uygar ülkelerde, yayınevleri az satan değerli kitapları yayınlayabilmek için çok satan fasarya kitapları da basarlar. Çok satan fasarya kitaplar gerçek edebiyatın, çağının çağdaşı düşüncenin yayımlanması için bir finansman aracıdır. Yoksa fasarya kitap basarak kazanılan paranın istif edilmesi, bir başka yatırım için kullanılması utanç vericidir.

Yazılar gazete yazıları boyutunu aştığı için ne Hürriyet’te ne de Aydınlık’ta tekrar yayınlamak olanağım vardı. Şimdi kendi web sitemde rahatım artık.
80-90’lı yıllarda bu türden siyasal eleştiri yazılarımı edebiyat dergilerinde ve Dünya Kitap ekinde yayınlayabiliyordum. O zamanlar da boş gevezelikler yayınlayan gazetelere adım atmam olanaksızdı.
Ne demek istediğimi yazıyı okuyup bitirdikten sonra anlayacaksınız. R.T.Erdoğan ve Melih Gökçek gibi çağdışı siyasetçilerin zihin haritasını çıkarmaktayım. Tamı tamına 20 yıl önce.
Yeni basımı yapılamayan eski kitaplarımdan aktarmalara devam edeceğim.]
***

PEKİ SİZ NEREDESİNİZ?

Melih Gökçek’le (Ankara Anakent Belediye başkanı) ve Melih Gökçek’lerle tartışmaya girecek kadar budala değilim. Hangi ko­nuda tartışmak? Hiçbir konuda tartışmam onlarla ! İnsan olarak: yani laik, demokrat, cumhuriyetçi, hümanist, sosyal hukuk dev­leti yandaşı, özgür düşünceli ve çoğulcu bir insan olarak… “Sa­natçı” (l’artiste) genel bağlamı içinde yer alan şair, yazar ve ede­biyat adamı kimliğimle. Şair ve yazar kimliğimle, hoşnut olmadı­ğım dünyayı kendime göre yeniden düzenlemeye kalkışan “ben”, ilke olarak bitmiş, tamamlanmış, eksiksiz, mükemmel dünyaya önceden programlanmış bir yazgıyla geldiğini kabul eden bir İslamcı’yla (dikkat edilirse “Müslüman” demiyorum) neyi, nerede ve nasıl tartışacağım? Böyle bir işe kalkışmam daha başından gülünesi bir saçmalık olur. Bu nedenle, televizyonlarda, radyolarda, yazılı basında şeriatçı (yani İslamcı) insanlarla tartışmaya girme­yi kabul eden karşıtlarını anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü: bir laik düzen yandaşı demokrat ile şeriat düzeni isteyen bir İslamcı’mn tartışabilecekleri ortak zemin ne bu dünyada, ne de öteki dünyada vardır. Bir başka çünkü: bir İslamcı’nm çağdaş de­mokrasiyi, genel oya dayalı ve meclisli bir sistemi, din ve inanç özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, daha doğrusu her türlü özgürlü­ğü kabul edebileceğine hiç kimse inandıramaz beni. O, iktidara gelmesine aracı olduğu için, olabileceği için, bir cümle yukarda sıfatlarından bazılarını saydığmı düzeni ilerde reddetmek kara­rıyla kabul etmektedir.
8 haziran 1994 tarihli Milliyet gazetesinden iki alıntı yapaca­ğım: İzmit’te “Kardeşliğe Çağrı” şöleninde biri şunları söylemiş:
“Zalim düzenin halkımızla aramıza ördüğü duvarları yıkmalıyız. Kendimizi sevdirmeliyiz, nefret ettirmemeliyiz. Dış görünüşümüze bakarak bize “gerici” diyorlar, oysa yüz yıldır ne değişti? Bir âlim yetişti mi? Bizler değil, asıl boynuna kravat takıp kendini ilerici gö­renler gericidir. Bu şekilde düşünenlerin en büyük hatası siyaset için düşünmeyi yirmi beş yaşından sonra öğretmeleri. Oysa biz yavrularımıza yedi yaşından sonra bu şuuru veriyoruz.” (Altları­nı ben çizdim.)

Yukardaki paragrafta “biri” dediğim kişi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın “zalim düzen” simgesiyle tanımladığı düzen hangi düzendir? “Oy­sa yüz yıldır ne değişti?” diye sorduğuna göre Tanzimat’tan bu ya­na içinde bulunmaya çalıştığımız pozitivist, rasyonalist aydınlan­ma düzenidir genel anlamda, özel anlamda ise Cumhuriyet düze­nidir. Böyle bir düzende Erdoğan’ın murat ettiği anlamda bir “bil­gin” çıkmadıysa, suç düzende değil İslamcı ideolojinin kendisindedir. Bizim açımızdan ise, 14 mayıs 1950’de iktidara gelen karşı­devrim çağdaş bilgin yetiştirmeye aday bir düzeni iğdiş etmiştir; buna karşın “bilgin” eksik değildir Türkiye’de. Erdoğan’ın ilginç itirafı ise son cümlede toplanıyor. Hangi yaşta başlarsa başlasın (ama yirmi beş yaş epeyce geç bir yaştır) siyaset ancak özgür ve çoğulcu ortamda öğretilir ve öğrenilir. Yedi yaşındaki bir çocuğa ise kendi iradenizin seçtiği ilkeleri ezberletirsiniz ve onu mahkûm edersiniz. Sonuçta yetiştirdiğiniz özgür bir insan değil, program­lanmış bir militan ya da Alamut Kalesi’nin Hasan Sabbah “fedaisi”dir. Bir fedai ise programlandığı ilkeler doğrultusunda “öldü­rür” ve kendini feda ederek “ölür.” “Yavrularımıza” yedi yaşında verilen bilinç ne demokrasi bilincidir, ne siyaset bilincidir, verilen bilinç ölme ve öldürme bilincidir. Bu bilinç değil, insanı robotlaştıran zihinsel, ruhsal koşullanmadır.
Tayyip Erdoğan, çeyrek oyla seçilmiş olmasına karşın, demok­rasiye inanmayan bir insandır. Bakın neler söylüyor:
Sanat adına Allahsızlığa prim verdirtmem.
Sanatı şehvet sömürüsüne alet edemem.
• Tiyatro adına çadır tiyatrosu oynatmam.

Şimdi Tayyip Erdoğan’a sanat bağlamında yasaklayıcı ahlakın geçerli olmadığını, sanatsal estetiğin kendi “özel” etikası (ahlak felsefesi) olduğunu; şeriatın bir estetik değerlendirme dizgesi ol­madığını söyleseniz ne yazar? Bu insanla neyi tartışacaksınız?

Yazımın başından bu yana üzerine konuştuğum haberin yanın­da bir başka ilginç haber var: “Refah usulü kültür”: İstanbul’un birçok belediyesinde söz sahibi olan Refah Partisi, kültür ve sa­nat faaliyetlerini adeta “stop” ettirmiş… Üsküdar’ın RP’li Beledi­ye Başkanı Yılmaz Bayat adına bilgi veren yardımcısı Necmi Aköz, “Kim istiyorsa ‘bizim ölçülerimiz’ içerisinde küfre, hakare­te varmayan her ölçüde burayı kullanabilir” demiş. Kullanılabile­cek “yer” de galiba bir salon. Demokratik ve çoğulcu olması ge­reken bir ülkede “bizim ölçülerimiz”in anlamı ne? Ben bunun ne anlama geldiğini biliyorum. Ama Refah gerçeğiyle birlikte yaşa­maya gönüllü 2. Cumhuriyetçiler, Yeni Osmanlıcılar, “her zaman haklı” olanlar, kitabî sosyologlar, Özal artığı siyasetbilimciler, “dönme” gazeteciler acaba bunun anlamını biliyorlar mı, bilmi­yorlar mı? Buna adıyla sanıyla teokratik faşizm denir! Ve iyice yerleştiği zaman, hiç kuşkuları olmasın, onlara da sıra gelecektir. Şu yorum yanlışlığı yapılmasın: Refahlı belediye başkanlarının adı Ali ya da Veli değil de Ramazan ya da Şaban olsaydı hiçbir şey değişmezdi. Az kültürlü, az bilgili oldukları için değil, ama Refah­lı oldukları için böyle konuşuyorlar. Örneğin, 10 haziran 1994 ta­rihli Cumhuriyet gazetesinden, Abdullah Rıza Ergüven’in, hak­kında dava açılan Yasak Tümceler adlı kitabı için bilirkişi raporu yazan İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Salih Tuğ’un savcının id­dianamesine dayanak olan düşüncelerini öğreniyoruz:

“…Gerçekten de 1789 Fransız Büyük İhtilali hareketinden sonra Batı’da, Rönesans hareketinin bir meyvesi olan ‘Aydınlanma fikir cereyanı’nın doğurduğu rasyonalizm, materyalizm ve pozitivizme dayalı görüşleri benimsemek suretiyle yazar, günümüz Anadolu Türk halkına telkinlerde bulunmakta, yaptığı tenkit ve uyarılarla, içinde bulunduğu inanış, yaşayış ve geleneklerinden halkı koparıp

kendisinin de bağlı bulunduğu inanış, yaşayış ve anlaşılan “us” ve “doğa”ya dayalı inanış, düşünce ve görüşlere insanımızı bir roman üslubu içinde yaklaştırmaya çalışmaktadır…”

Prof. Dr. Salih Tuğ bu raporuyla 1982 Anayasası’nı çiğneyen gö­rüşler ileri sürmektedir: din ve vicdan hürriyeti (madde 24), dü­şünce ve kanaat hürriyeti (madde 25), düşünceyi açıklama ve yay­ma hürriyeti (madde 26), bilim ve sanat hürriyeti (madde 27).
Prof. Dr. Salih Tuğ Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ceza yasası bağlamında haksızdır. Ama haklıdır, çünkü bir yazınsal yapıtı “şe­riat” açısından değerlendirirse “haklı” olmayacak da ne olacak ?
Albert Camus, Başkaldıran İnsan adlı yapıtının “Başkaldırma ve Sanat” adlı bölümünde devrim ve sanat ilişkisi üzerinde durur­ken Refahlı ve Refahçı zihniyetin de ipuçlarını verir. “Bir Rus kunduracısı olmayı bir Rus Raffaello’su olmaya yeğ tutarım” di­yen ağız ile Refahlı belediye başkanlarının ağızları arasında bir fark var mı? Rus devrimcisine göre, bir çift çizme Shakespe-are’den daha yararlıdır; Melih Gökçek aynı kafayla elbette sana­tın içine tükürecektir. “Bir”likten yola çıkarak “birlik” ve “sokak ahlakı”nı çıkartacaktır. Hem yüceltip, hem de yok sayan, sürekli başkaldıran, gerçeksiz edemediği halde gerçeği hoş görmeyen, amaç ve sınırları önceden ve başkalarınca saptanmış yaratma yöntemlerine karşı çıkan, dünya ve evreni yeniden biçimlendir­meye kalkışan bir sanatçı karşısında Tayyip Erdoğan, Melih Gök­çek, Necmi Aköz ve benzerleri çaresizdirler, ellerinden bir şey gelmez. Çünkü laiklik, demokrasi, cumhuriyet ve genel olarak si­yaset bağlamında bir karşısöylemleri olmasına karşın sanat bağ­lamında bir karşısöylemleri yoktur; olamaz. Topluma yararlı sa­nat isteyen bir Saint-Simon’cuyla, 1917 öncesi Rus nihilistiyle, 1917 sonrasının Jdanov’larıyla Refahlı belediye başkanının hiçbir farkı yoktur, aynı ve tek kişidir bunlar. Karşısöylemleri olmadığı için sanat karşısında derin bir eziklik (frustration) ve aşağılık duygusu hissederler; ister Hıristiyan, ister tanrıtanımaz ve ister İslamcı olsunlar, aralarında hiçbir fark yoktur: sanatı kendi ide­olojilerinin şeriatı içinde değerlendirirler, zaten başka çareleri de yoktur. Başka çareleri olmadığı için ellerindeki tek silahı kulla­nırlar: yasaklamak ve yok etmek! Bu tür zihniyetler sanat karşı­sında kendilerini gizleyemezler. Toplumsal yaşamın başka alanla­rında demokrat ve hoşgörülü görünebilirler, çünkü bu alanlar bu tür insanlara “travesti”ce davranmak olanağı tanır, ama sanat ta­nımaz. Sanat dışında her şeye bir bahane, özür, gerekçe bulma olanakları vardır. Ne olduklarını kimi saflar hemen anlayamazlar; ama bir şiir, bir roman, bir resim, bir heykel, bir tiyatro oyunu karşısında bir eldiven gibi tersine dönüp açığa çıkarlar.
Ben bu insanlarla hiçbir konuda tartışmaya girmem! Sanatta, siyasette, ekonomide, yönetimde, hukukta ve benzeri alanlarda karşıtlarının karşısına kanıt olarak Tanrı’yı ve kitlelerin içtenlik­le inandıkları dinî çıkartan insanlarla ne tartışacaksınız, özellikle sanat bağlamında ne tartışacaksınız ?
Bu insanlar, ister içten ister içtenliksiz olsunlar, kendi inançla­rı içinde kendi başlarına haklı olabilirler; ama karşıtlarının karşı­sında bu hak geçersizleşir. Böyle bir durumda, tartışmaları “be­nimle” değil, TC Anayasası’nın “Genel Esaslar” bölümüyledir. Ve ben bu “Genel Esaslar”ın yanındayım; peki siz neredesiniz Refah’la “cohabitation”a meraklı ve hevesli baylar ve bayanlar, 1980’in ürünü olan siyasetbilimciler, sosyologlar, dönme gazete­ciler, ekonomik paketzede işadamları ve sanayiciler ve sen nere­desin TC Devleti? (Dünya Kitap, temmuz 1994)