PELİKAN, ON DÖRT KARAT ALTIN UÇLU

Çoktandır burnum koku almıyor. Ama sürekli bir eşduyum hali yaşarım. Diyelim ki, dünyanın herhangi bir kentinde yüksek duvarların ardından çocuk cıvıltuları geliyor. İlkokuldur! Nasıl da çığlık atarlar. Burnuma hemen açılmış kalem kokusu gelir. Kalemtraştan. Kurşun kaleminki. Sabit kalemin kokusu nedense yok gibidir. Sabit kalemin ucunu tükrüklerseniz, mürekkebe dönüşür.

(Bir terslik oldu. Yazamın epeyce bir bölümünü bilgisayar yedi. Kalemle yazılan yazılar asla yok olmaz. Yani yazmakta olduğunuz anda. Başka türlü yiter. Bir görsel anısı vardır. Yiten bölümü tekrar yazacağım ama aynı yazı olmayacak. Hep yiten yazı çok daha iyidir…)

Tam okul sesini, özellikle ilkokulların sesini anlatıyordum. Mersin’de benim okuduğum Kayatepe İlkokulu’ndaki ses, Atina’da, Korakas Sokağı’nda, Ritsos’un evinin karşısındaki ilkokuldaki ses, Paris’te, Delambre Sokağı’ndaki ilkokulun sesi. Kaldığım Hotel des Bains’in karşısında. Bir uğultu, Çığlıklar… Serçe ormanı, sığırcık rüzgârı…

Yazı, küt gitti!

Hep hatırlamak istemediğin şeyleri hatırlarsın, anı dediğin şeyler de bunlardır.

Erkek eşekler dere geçerken mutlaka durup işerler; eve yaklaşırken her zaman belli bir yerde anıra anıra hızlanırlar. Şu anda eşek kokusu geliyor koku almayan burnuma. Dışardan gelmiyor. İçerilerden bir yerlerden geliyor. Kör kuyu sanılan bir yerden…

Yazı, küt gitti!

Kalem denince evler var: İlkin, Mersin, Mahmudiye Mahallesi, 33. Sokaktaki kendi evimiz. Miras kavgaları. Mermer tezgâhlı aynalı masa. Kuyu. Şiirlerimdeki gümüşlü salyangoz izleri. Kuyudan çıkıp taşların üzerinde bırakırlar.
Sonra, gene Mahmudiye Mahallesi, Büyük Çıkmaz Sokak’ta, Kevser Halamın evi. Altı yaşımda, yarı komada yattığım ev. Neredeyse bir yıl. Beyin humması. Onlarca eşek arısı sokmuştu başımdan.
Sonra, elli metre ötede, Hastane Caddesi denen Bozkurt Caddesi üzerinde Deli Fatma’nın kiralık evi. Foto Şipşak’ın annesi. Hortum Burun Nejat’ın annesi. Mersin İdmanyurdu’nun soliçi Küçük Ahmet falan, gramofona plak koyup, çek çek çekçek çekeçeke bok çek, erkek erkeğe avluda dans ederlerdi. Biz, sesi duyunca, Yıldırımların evinden, tahta perde aralığından seyrederdik.

Halamın kızları Deli Fatma’yı görünce, “Gız Fatma, senin Nejat’a aşık olduk, evlendir bizi!” derlerdi. Deli Fatma kudururdu, “Orospular, dalaplar!” diye bağırırdı.
Kurşunkalem kokusunun işine bakın…

Yazı, küt gitti!

Sonra, bu ev, “yuvam”a epeyce uzakta, İhsaniye Mahallesi, Zeytinlibahçe Mahallesi’nde Fellah Gıtti’nin avlulu evi. Kuyulu.
Bir gün, şimdi Akdeniz Belediyesi’nin olduğu yerde, Gavur Mezarlığı’ında, bir kadınla ağız kavgası yapıyordu Gıtti. Yerde bir eşek yatıyordu. Gıtti beni görünce, “Gel, taal ülek!” dedi ve anlattı: “Geldim çucuklar, aldım elimde taş, vurdum eşek başımda, vurdum vurdum kalkmadım.”
Tercüme ettim: Çocuklar, yerde yatan eşeği görünce, yerden taş alıp eşeğin başına atmışlar, atmışlar ama eşek yerinden kalkmamış.
Kavga sona erdi. Benim ilk çevirmenliğimdir.
Mersin, Hatay Arapları yani Etim Türkleri, iyice öğrenmeden Türkçe konuşurlarsa, cümleleri hep birinci tekil şahısla kurarlar.

Kurşunkalem kokusu yoğunlaşıyor.

Yazı, küt değil, devam ediyor.Ve yiten yazı parçasından bazı sözcükler akıyor: Hayatta hep kötü şeyler, anımsamak istemediğimiz şeyler hatırlanır. Tesbih gibidir. Derken iyi şeyler de gelir. Tane, tane. Oltu Taşı’ndan bir tesbihim var iki yıldır. Hürriyet’ten Karslı Doğaner verdi. Ellerim, parmaklarım yoruluyor ama iyi geliyor deliliğime.

Gıtti’nin evinde sünnet oldum. Epeyce geç. Gıtti’nin oğlu kirvem oldu. Gıtti’nin evinde şiir yazmaya başladım. Kaynak dergisi bu evin adresine gelirdi. Abone parasını göndermem gerekirse, derginin sahibi, şair Avni Dökmeci, derginin birinci sayfasındaki yazısının kenarına “Abone ücreti ricasıyla” diye yazardı. Yazısı güzeldi. İlk şiirlerim Kaynak dergisinde yayınlandı ve dergi Gıtti’nin evine geldi. İlk telif ücretim 10 lirayı bu adrese Yücel dergisi gönderdi. Lise ikide öğrenciydim.
Ama, ilkokul bitirme sınavına, babamın kızıp, beni göndermemesi var, sonra avlu araya girdi, ağlaya ağlaya koşarak sınava yetiştim.
Bok herif! (Böyle bir şeyi, 78 yaşımda, ilk kez yazıyorum ve gözlerim yaşarıyor. Öfkeliyim. Şimdi babamdan iki yaş büyüğüm. Annemin yaşına geliyorum).

Bütün bunlar kalemin yarattığı, internetteki sözlüğün “birleşik duyu” dediği  Sinestezi yüzünden oluyor. Yunanca kökenli synaistesia’yı ben “eşduyum” diye yazmıştım. Baudelaire ve Rimbaud çalışırken.  O sözlüğe göre “eşduyum” bir başka anlama, “empati” anlamına geliyormuş.
İster “birleşik duyu” anlamına, ister “eşduyum” anlamına gelsin, synaistesia şiirin tetiğidir, şiir tetiğidir. Kavun ve peynir kokusu rakıyı çağırır. Rakı meyhane kokusunu çağırır. Meyhane kokusu da neler çağırmaz ki… Şiir böyle yazılır. En azından ben böyle yazarım.
Tıbba göre, doktorlara göre, sinestezi bir hastalıkmış, ruh hastalığı, hastalarında herhangi bir duyunun uyarımı otomatik olarak başka bir duyu algısını tetiklermiş. Yunanca, “syn” (birlikte) ve “aisthesis” (algı/his/duyum) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuşmuş. Ortaya çıkan synaistesia kelimesi, “birleşik his” ya da “birleşik duyum” olarak tercüme edilebilirmiş. “Hissizlik, duyu eksikliği” anlamına gelen anesthesia (anestezi) sözcüğü de aynı ocaktanmış.

İster münadi, ister tellal deyin. Bir sözcük bir başkasını, bir görüntü bir başkasını, bir imge bir başka tesbih tanesini çağırır.
Bu yazı üzerine düşünmeye başladığımda aynı şeyler oldu: Aklıma, 1950 bilmem kaçtan bu yana ilk kez Sedat Sahir Seymen adı geldi. Mersin’in en lüks kırtasiyecisiydi. Uray Caddesi’nde. Uzun boylu  Lord kılıklı bir adamdı. Bir kız da çalışırdı yanında. Tek defter, elişi kağıdı, yağlı kağıt alırdım oradan. Uçurtma yapmak için uçurtma kağıdı da. Kağıt ve yeni basılmış okul kitaplarının kokusunu severim. Tarih ve coğrafya kitaplarını hemen bir günde okurdum.
“Uray” 1, “Belediye” anlamına gelir bizim Türkçe’de. 1950’lere kadar Türkiye’nin “Wall Street”i idi.
Benim için çok önemlidir. İstanbul gazetelerini beklediğim gazete bayii bu cadde üzerindeydi. Uray Caddesi eşduyumla bir başka imge çağırır, “Alalulila, alalulia, makaredu deeli!” diye bağırarak yalnayak koşan gazete satıcısını. “Alalulila, alalulia, makaredu deeli!”
“Alalulila, alalulia, makaredu deeli!” de şanıvar (chat noir) kolonyasını, kara kedi kolonyasını; kara kedi kolonyası da “vasmandı vasmandı bıtbıdıbıt!”ı. Sonra “Keskindoreke Fındınfalafa” gelir ama onun şanıvar kolonyasıyla herhangi bir ilişkisi yoktur.

Kazak eskisi sökülüyor! Sökülür!

Şimdi sıra, 15 Karat altın uçlu Pelikan dolma kaleme geldi. Babamın Noter Başkatipliğinden kalmaydı. Orta okulu geçtiğim zaman babam vermişti, “Al yaptır” demişti.Pistonu mürekkep çekmiyordu. Önce Sedat Sahir Seymen’e götürdüm, baktı baktı, “Olmaz bu!” dedi. Sonra iki kırtasiyeciye götürdüm. Onlar da “Olmaz!” dediler. Ama ben cebimde taşırdım. Hokkaya batırarak yazardım, divit yerine kullanırdım.
Ertesi yıl, okullar açılınca, gene Sedat Sahir Seymen’e gider aynı cevabı alırdım.
Böyle geçti. Sonra ne oldu, nerede kaldı, yitirdim 15 Karat altın uçlu Pelikan’ı.
Şimdi yanımda olsaydı, Gani Turanlı’nın oğlu, Baki’nin yeğeni Selçuk onu mutlaka onarırdı. Tamir etmeyeceği hiçbir şey yoktur bu dünyada.
Şimdi, “Nereden çıktı bu Selçuk?” diye soracaksınız. Çıkmadı hep buradaydı.

Babamın küçüğü İzzet amcam, greyder operatörüydü. Atçı Özdemir Atman’ın şirketinde, Kilis’te, Dörtyol’da, Misis’te yol yapımında çalışırdı. İzne geldiğinde, bana Suriye’den kaçak gelen lastik pompalı dolma kalemler getirirdi. Hamama giderken mutlaka beni de götürürdü. Büyük amcam İnce Memet gibi o da evlenmemişti. Büyük amcam biriyle evlenmiş ama eski dostu büyü yaptırmış.Evlilik bir gün sürmüş.
Bu kalemleri, nedense, Sinek Turhan kıskanırdı, yüzünü asardı. “Neden benim amcam yok” diye sızlanırdı.
Siz benim “amca” dediğime bakmayın, biz “emmi” derik!

Kuyudan su çekmeyi bırakalım: Yoksa redis uçlarından, mürekkep tozundan nasıl mürekkep yapıldığından, üzerinde beş numara gaz lambası bulunan küçük rahlenin üzerinde nasıl ödev mödev yaptığımdan söz edeceğim. Rahlenin önünde diz çöktüğüm için, kıl çulun izleri kalırdı dizimde, tomur tomur. Uzun süre bu tomurlarla oynar, sonra aynada yüzüme bakardım. Duvar aynası yoktu evde, kitap büyüklüğünde bir ayna vardı.

Daktilo yazmayı, babamın başkan olduğu Mersin Tekstil İşci Sendikası’nda öğrendim. Sendikaya üye olan işçilerin fişlerini doldururken. Defter de tutardım. Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından tonlarca kitap okudum orada. Sendika’ya fellah işçiler “Sanduka” derlerdi. Ama hatırlıyorum şiirlerimi hiç daktiloya çekmedim. Bir defterim vardı, ona yazardım. Yakın arkadaşlarım okur, şiirlerime not verirlerdi. Ne yazık ki o defter de yok ortalıkta.

Ben defterciyim.
Eskiden bizim memlekette iyi defter, iyi tükenmez kalem ve  “kullan at” türünden iyi çakmak yoktu. Bunları Atina’dan, Paris’ten alırdım. Artık Atina’ya sık sık gitmiyorum
9 cm X 15 cm boyutlu defterler tercihimdir. Kareli ve çizgili olacak.
Yolda yolcu olduğum zaman hep yanımdadır.
Örneğin bu defterlerden birinin ilk sayfasına siyah renkli, maviyle yazmaktan hoşlanmam, siyah renkli tükenmezle “Paris, le 11 Avril 06” yazmışım. Altında, kırmızı renkli “Pilot”la  şunları yazmışım:

“Olacaksam kendi kendime,
kendi kendim,
düğmelerin uymadığı bir ilik,
ipliğin geçmediği bir iğne deliği”

(Keskindoreke Fındınfalava, 45)

Altında, siyah tükenmezle “125 Mısır Lirası” yazıyor. Defterin ortalarına doğru 2009’un martında Kahire’de not aldığım, başladığım şiirler. Gerisi boş. Demek ki 2014’te kullanabilirim. 2009-2014 arası başka defterlere dağılmıştır.
Sonra, çalışma odama gelinir. Bir başka çalışma defterine geçilir. Sonra üçüncü defter gelir. İlkokulda “Temiz Defter” dediğimiz defter. O da pek temiz kalmaz. Üzerinde, kurşunkalemle, siyah tükenmezle, kırmızı sulu tükenmezle alınmış notlar vardır.

1963’ten itibaren evimde küçük daktilom vardı. Ülker almıştı benim için. Onunla beyaz kağıda temize çekmeye başladım  artık şiirleri. Sonra 80’lerde bir makine daha aldım. Yaz boz, yaz boz. Sonra spiral cilt. Onun üzerinde kalemlerle çalışma. Sonra koy buzdolabına.

Şiiri, doğrudan doğruya hiçbir zaman daktilo ile yazmadım. Ama düzyazılarımı doğrudan daktilo ile yazdım, çevirilerimi de doğrudan daktilo üzerinde yaptım. Ama şiir çevirilerimi değil. Onlara  tıpkı kendi şiirimmiş gibi çalıştım.

2000 yılında daktilonun yerini bilgisayar aldı. Hürriyet gazetesinde yazıyordum ve benden başka faxla yazı gönderen yoktu. Gazetede de daktilo yoktu. Nereye gidersem daktilomu yanımda taşımam gerekiyordu. Avrupa kentlerine gittiğim zaman, orada gazetenin muhabiri varsa, yazımı dikte ediyordum. Herkes mırınkırın etmeye başladı. Bunun üzerine metazori bilgisayara geçtim.  50  yıldır, elimle notlar alırım ama elyazımla düzyazı yaz(a)mam. Kafamdaki yazma makinesi çalışmaz. Daktiloyla yazdığım zaman ardından pek az düzeltme yapar(d)ım. Şimdi bilgisayarla yazarken de öyle.

Ama şiire gelince, şiirin daktilo ile bilgisayarla okuma yazması yoktur. Bitişik elyazısıyla küçük defterlere yazılır. Özel bir dille, özel bir dilde yazdığım için.

İstanbul’daki  yatağımın yanındaki küçük masada, köydeki iki yatağımın  başucundaki masalarda kitaplar vardır belime kadar. Siyah, kırmızı tükenmezler; sarı, kırmızı ve mavi işaretleme, çizme kalemleri, Promarklar, Eddingler…
Geceleri üç dört fasıl uyandığım, yatakta sırt üstü  kitap okuduğum, kitapları işaret kalemleriyle işaretlediğim için, kalemlerdeki sıvı hemen geri kaçıyor.
Oğlum Tanbey ABD’den sırtüstü yatarken de yazan kalemler getirmişti. Daha sonra Paris’te Papeterie Gibert’de buldum aynı kalemi. Yanımda götürdüğüm örneği tezgahtara gösterdim. “Var” dedi. Şimdilerde yok. Galiba insanlar benim gibi yatakta sırt üstü yatıp, okudukları kitapları işaretlemiyorlar. Çünkü bu kalem normal tükenmezin yarısı kadar. Kullanışlı değil.

Babasız kuzu üreten insanoğlunun, sırtüstü yazarken sıvısı geri kaçmayan bir tükenmez üretmesini beklemek hakkım değil mi? Ölünceye kadar şöyle birkaç yıl rahat rahat kitap okuyayım, bence önemli yerlerin altını çizeyim, sayfa kenarlarına notlar alayım, kızdığım cümlelerin yanına, “Hadi ordan be!” diye yazayım! Bekliyorum!

ÖZDEMİR İNCE

Notes:

  1. ÇİL
    Bir kadın. Gebe. Bırakılmış boğulmak için balkonda. “Neden?”
    denir de, anlatmaz. Muslin giysiler giyer, çivitler beyazları,
    naftalinler. O kıpırtılı ot yığınında gizli bir saat kulesi var
    anlaşılan. İkide bir irkilmesinin… Kocamışları göçer kentin,
    uğurlar uray başkanı dış kapıdan, mühürlenir dükkânlar ve
    gider icracı.

    Gelir bir oğlan kapıya tavus perçemli. İs ve tarçın kokar. Saklar
    yüzünü, geçer bir elinde kapı tokmağı. Penceresi eskimiş,
    yusufçuk yuva yapmış, yitmiş kiremitleri. Ev gibi.

    Sırası mıdır artık bilmem düşünmenin inciçiçeklerini, rahat
    rahat yetmiş dördünü aşmış büyükanneyi?

    İzmir,9.9.1962 (Kargı’dan)