PİSTANBUL

Tarih Vakfı tarafından yayımlanan İstanbul dergisi, 1993 yılında, “İstanbul’un gelecekteki rolü” üzerine  “Küresel İstanbul için ne dediler?” başlıklı soruşturma açmıştı. Soruları benim de yanıtlamamı istediler. Kendilerine, İstanbul’u sevmediğimi, neden sevmediğimi yazarsam yanıtlarımı yayınlamak istemeyeceklerini söyledim. Ne yazarsam yayınlayacaklarmış. Karşılıklı kabul ettik. Biraz sonra okuyacağınız söyleşi dergilerinde yayınlandı. Ardından, Tarih Bağışlamaz (Varlık Yayınları, 1994) ve Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004) adlı kitaplarımda yer aldı.

Birinci kitap 20 yıldır, ikinci kitap 10 yıldır kitapçılarda bulunmuyordu, ancak İnternet kitapçılarında tektük vardı.Şimdi Yazmasam Olmazdı’nın yeni bir baskısının yapılması olası. Bir yayıneviyle görüşmeler yapılıyor. Bu nedenle kitabı yeniden okuyorum. Bu vesile ile Yazmasam Olmazdı’dan bazı yazılar yayınlayacağım zaman zaman. Belki haftada bir yazı yayınlamaya karar verebilirim. Bilmiyorum. Ama İstanbul adının önüne öntakı takmanın (Artistanbul gibi) “Pistanbul” dan sonra moda olduğunu biliyorum.

ÖZDEMİR İNCE

 17 Haziran 2017

***

On yıl sonra İstanbul’un dünyayla ilişkileri itibariyle bugünkünden farklı bir rolü olabilir mi? Olabilirse bu rolün özellik ve nitelikleri neler olabilir ve bunu temenni eder misiniz

– Yıllar önce, “Her Türk, Mareşal Fevzi Çakmak’ı, Yavuz zırhlısını ve İstanbul’u severek doğar” diye yazmıştım, yarı ironik, yarı varsayımsal bir düşünce olarak. Biraz da abartmaya başvurarak, Türklerin bir zamanlar bu üç sevgiyle ana rahmine düşmüş olduklarını söyleyebiliriz, söyleyebilirdik. 1950 öncesine ait bir düşünce. Şimdi “Türkler”, Mareşal Fevzi Çakmak’ı anımsamıyorlar, Yavuz zırhlısını bilmiyorlar ve İstanbul’un her gün ırzına geçiyorlar.

Aslında bakarsanız, İstanbul sevgisi 1950’ye kadar bir tür zorunluluktu, gereksinimdi, çünkü uygar dünya karşısında güya eli yüzü düzgün tek yerleşim yeriydi bu kent. Ben bu değerlendirmenin somut ve gerçek verilere dayandığı kanısında değilim. İstanbul her zaman, “bu” yakınılan ve esef edilen yığışımdı. Bu hasta yığışım Osmanlı döneminde de söz konusuydu. Tarihçiler İstanbul’a göçü engelleyici ya da bazı koşullara bağlayıcı fermanları kolayca anımsarlar.

İstanbul’un Bizans dönemindeki yapısı ve dokusu nasıldı? Buna ilişkin bir düşüncem ve bilgim yok. Ancak Paris’le bir karşılaştırma yaparak bir düşünce üretebiliriz: Paris’in bugün en uzun sokaklarından biri olan Rue Saint Jacques, bu kentin Lutèce olduğu dönemden kalmadır.

İstanbul ne zaman bir kanser, daha doğrusu kanserli hücreye dönüştü? Yani kent hücresine benzeyen ama gerçekte kent hücresi olmayan hasta hücre yığınına? Bunun göstergelerini, belki de, Paris, Londra, Berlin, Viyana gibi kentlerin, metropollerin kapitalist dönüşümün sonucu olan kentsel örgütlenmeye başladıkları, bu örgütlenmeyi tamamlamaya çalıştıkları dönemde bulabiliriz. Metropol kavramını belediyesel “anakent” kavramından kurtulup politik bir kavram olarak algılamaya başladığımız zaman daha kolay anlarız. “Metropol” ve “anavatan” gibi kavramlar sömürgeyle (sömürgelerle) ilintilidir. Anavatan bir devletin sömürgeler dışında kalan kendi toprağıdır, metropol ise bu toprağın büyük kentidir, başkentidir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda bu tür kentler kapitalist örgütlenmelerini tamamlamışlardır, bir yerleşim yeri olarak, politik ve kültürel bir merkez olarak. Bu tür kentlerde büyük caddeler ve sokaklar bu dönemde açılmış, kamusal binalar bu dönemde yapılmış, metrolar bu dönemde kazılmış, opera ve tiyatro binaları bu dönemde yükselmiş, borsalar ve bankalar bu dönemde çağcıllaşmış ve modern toplum da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönüşümleri, gerçekte, Rönesans ve dinsel reformlar döneminden başlatabiliriz.

Bu dönüşümlerin gerisinde ve önünde hiç kuşkusuz modern devlet ve onun kurum ve yapıları vardır. Devlet hazinesi devleti yöneten hanedan ailesinin değil devletin hazinesidir; birey artık bir kul ya da bende değil bir vatandaştır.

İstanbul bu dönüşümlerin hiçbirini yaşamamış, yaşayamamıştır; caddeler genişlemeden, kentsel altyapı (su, elektrik, PTT, kanalizasyon) gereğince kurulmadan, metrosu kazılmadan kalabalıklaşmaya başlamış ve Anadolu’dan gelen göç dalgaları, bir dostumun tanımlamasıyla, bu varsayımsal kenti İstangonk’a çevirmiştir. Bu kentin operası opera, basını basın, stadyumu stadyum, caddesi cadde, sokağı sokak değildir, kendisi de zaten bir kent değildir. Paris’te bir Parisli, New York’ta bir New Yorklu, Londra’da bir Londralı vardır, ama, gerçek bir kent olmadığı için ıstanbul’da bir İstanbullu yoktur. İstanbul’da İstanbullu bulunmadığı için bu kentin belediyelerini Doğulu, Karadenizli göçmenler yönetmekte ve İstanbul’u geldikleri kentlere ve köylere dönüştürmektedirler.

İstanbul’da oturan insanların çoğunluğu tarihi bugüne indirgedikleri için, mevcut bozuk trafiği daha da zorlaştırdığı nedeniyle, metro yapmaya çalışan belediyeye kızmakta, bugünkü berbat durumun gerçek sorumlusu olan XVII, XVIII ve XIX. yüzyıl Osmanlı padişahlarından manevî hesap sormamaktadırlar. Dar sokaklarından iki otomobil geçemediği için mevcut belediyeye küfredenler, Fatih Sultan Mehmed’in ve onun soyunun bu keşmekeşin baş sorumlusu olduğunu düşünmemektedirler.

İstanbul, 1993 yılının eylül ayında bir ayrışan kadavradır, bir kanserli dokudur. İstanbul’un yaldızı olan beş yıldızlı oteller, Çırağan Sarayı, sözde sosyetenin eğlendiği gece kulüpleri kanserlidir; Boğaz en azından Haliç kadar kanserlidir. Birkaç bin kişi dışında, İstanbul’da yaşayanların hepsinin ruhları ve beyinleri kanserlidir. İstanbul “Cumhuriyet”in kenti olamadığı için kanserlidir.

İstanbul’un bir turistik nesne olması kimseyi yanılgıya götürmesin! Efes de, Aspendos da birer turistik nesnedirler, ama ölüdürler. Nesneler asla rol sahibi olamazlar, rol sahibi olmak için “özne” olmak gerekir. Özne, yani üreten, yapan, yönlendiren, biçimlendiren… İstanbul üretmiyor mu, yapmıyor mu, yönlendirmiyor mu, biçimlendirmiyor mu? Bu fiillerin olumlu anlamlarını unutmadıkça bu sorulara olumlu yanıt bulamayız.

İstanbul Cumhuriyet döneminde ne yazık ki bu ülkenin bir numaralı kenti olma konumunu sürdürerek adam olma şansını yitirmiştir. İstanbul Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin iki ya da üç numaralı kenti olabilseydi, Ankara ve İzmir bu kentin önüne geçebilselerdi İstanbul belki bu denli hasta olmazdı.

İstanbul’un önümüzdeki on yıl içinde çağdaşlaşarak, çağcıllaşarak, uygarlaşarak uygar dünyayla sağlıklı ilişkiler kurma umudu bir yana, Mekkeleşmesi ve Medineleşmesi tehlikesi söz konusu. Çünkü İstanbul’u yönlendiren güç artık gerçek İstanbullu uygar bireyin politik tercihi değil, dışarıdan göçenlerin tutucu ve gerici ideolojileri. İstanbul bir bütün halinde değil, koloniler halinde yaşıyor. Bu kolonilerin bütünleşip yeni bir kent ideolojisi üretmeleri çok olumlu koşullara ve zamana bağlı. Zaman elbette var ama olumlu koşullardan söz etmek son derece olanaksız.

İstanbul’un geleceği, Türkiye’nin geleceği gibi demokratikleşmeye, laik düzenin daha da güçlenmesine, magandanın uygarlaşmasına, seçkin olmanın bir kusur sayılmamasına bağlı. Ben bu bağlamda, bugünkü ilişki düzeyinin korunmasını başarı sayacak kadar karamsarım. İstanbul, Türkiye’yle birlikte, mühendis-ekonomist kafasının ve imgeleminin yetersizliklerinin çıkmazlarını yaşıyor.

İstanbul’un çağdaşlaşması gecekondu yerleşiminden kent yerleşimine geçmesine, köylü-gecekondulu tipinin kentlileşmesine bağlı. Bu dönüşüm elbette yeterli değil. Bu dönüşümün, ülkenin bütün alanlarda kalkınması, genişlemesi, zenginleşme süreci içinde gerçekleşmesi ve bu zenginliğin çok güçlü bir orta sınıf yaratması gerekir. İstanbul şu anda bazı semtlerinde küçük bir zengin azınlığın yaşadığı bir lümpenler kenti.

İstanbul ülke içinde ekonomik bakımdan görece güçlü olmasına karşın dünya ölçüsünde güçsüz olduğu, çağın gerisinde kalmış üniversitelerinde çağdaş öğretim yapılmadığı, laboratuvarlarında bilimsel araştırma yapılmadığı için ancak köşe dönmeci oportünistler üretmektedir; böyle bir kentin önümüzdeki on yıl içinde ciddi ve yeni bir rol üstlenmesi olanaksızdır. Sanayii ancak yabancı patentle üretim yapan, kendi ekolojisine uygun ve özgün teknoloji üretemeyen bir kent bugünkü yerini bile zor koruyabilir. Önümüzdeki on yıl içinde İstanbul’a belki daha fazla turist gelebilir. Ama turistin ipiyle kaç kuyuya inilebilir?

İstanbul’un on yıl sonra içinde bulunacağı (globalleşme) konumu ve durumu düşünüldüğünde, sizin çalışma alanınızda nasıl bir yönelim var? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, mümkünse somut örnek verebilir misiniz?

 – Altmış milyon nüfuslu Türkiye’de on milyon nüfuslu Yunanistan kadar kitap yayımlanıyor; daha doğrusu kitapların basım sayısı Yunanistan kadar: 2.000-3.000. Oysa Türkiye’yle aynı nüfusa sahip İspanya’da kitapların tirajı 20.000 60.000 arasında.  Örneğin, yazınsal değerini bir yana bırakalım, Antonio Gala’nın Türk’e Tutulmak adlı romanı birkaç ayda 600-700 bin adet satıldı İspanya’da. İçinde bulunduğumuz topludurum göz önünde tutulacak olursa, bugünkü okur sayısının önümüzdeki on yıl içinde artacağını sanmıyorum. İlkokuldan başlayarak üniversitelerin sonuna kadar çağdaş edebiyatını öğrencilerine öğretmeyen bir ülkede ne okur sayısı yükselir, ne de iyi yazar çıkar. 1980’den sonra okula başlamış kuşakların önümüzdeki on yıl içinde iyi bir romancı ve öykücü çıkartması olanaksız gibidir. Türkiye’nin ve İstanbul’un koşulları bir yazarın yetişmesi için yeterli değildir.

Ülkemiz yazarlarının bir “dünya” sorunları olduğunu sanmıyorum. Elbette bunun birkaç istisnası vardır ve olacaktır. Ülkemiz yazar ve şairleri kendi yeteneksizlikleri ile Türkçe’nin dar sınırları arasında doğru orantı kurmaktan vazgeçtikleri zaman yazar olmanın “y”sini, şair olmanın “ş”sini öğreneceklerdir. Önümüzdeki on yıl içinde yazarlarımızın dünyayla ilişkilerinde bir iyileşme olacağını sanmıyorum. Mayıs 1993’te Paris ve Fransa’da yaşanan “Les Belles Etrangères” komikliği bunun en son örneği. Türk yazarlarının ve basınının uluslararası ilişkilerin ne olduğunu anlayacak düzeyde olmadıklarının bir başka örneği de, 1991 mayısında İstanbul’da yapılan “İstanbul Uluslararası Şiir Forumu”, daha bilinen adıyla “Poesium” denemesi. Pek az kimse ve yazar “Poesium”un gerçek anlamını ve önemini kavrayabildi. Bu, gerçekten uluslararası düzeyde olan ve uluslararası düzeyde başarı kazanan girişim daha doğarken boğazlandı. “Derin ve marjinal” şair Ece Ayhan ile 1988 yılında Müslüman olmayanlar için Söz gazetesinde “ölüm fermanı” çıkartan ve 1993 yılında Sivas barbarlığını utanmadan alkışlayan İsmet Özel davet edilmedikleri için İstanbul basını ve kendini İstanbullu sayan ve sanan şairler ve yazarlar tarafından katledildi.

TC devleti kültür politikasını değiştirmedikçe, kültürün önemini kavramadıkça, Millî Eğitim ve Kültür bakanlıkları yeniden örgütlenip çağdaşlaşmadıkça, İstanbul’un kaymağını yiyen “sermaye” kültüre olan borcunu ödemedikçe önümüzdeki on yıl içinde İstanbul’un ve Türkiye’nin kültür yaşamında bir iyileşme olmayacaktır. Ne İstanbul Festivali içinde gerçekleştirilen müzik ve sinema etkinlikleri, ne de Pavarotti’nin ya da bir popüler şarkıcının konser vermesi bu gerçeği değiştirebilir. Parayı bastırdığınız zaman Pavarotti de Mavarotti de gelir, yalnızca Türkiye’ye değil Budalaistan’a da gelir. Pavarotti’yi davet eden sermaye Nobel Armağanı kazanmış olan bir fizikçiyi davet edip ağırladığı zaman, Michael Jackson’u dinlemek için stadyuma koşan genç kitle bir gerçek şairi dinlemek için stadyumu doldurduğu zaman İstanbul’un uluslararası ilişkilerinde bir sıçrama yapması mümkün olacaktır. Şu gerçeği anlamalıyız: Pavarotti’nin Roma’da, Paris’te ya da Oslo’da konser vermesiyle İstanbul’da konser vermesi aynı şey değildir. İstanbul konseri bir öykünmedir ancak, İstanbul’da Pavarotti’yi dinlemek ise ancak “gibileşme”dir. Yaşar Kemal’in yapıtlarının 3.000 basıldığı, Melih Cevdet Anday’ın şiirlerinin, 2.000 ya da 3.000 basıldığı bir ülkede Pavarotti dinlemeye koşmak, Bolşoy Balesi’nin biletini karaborsadan satın almak inandırıcılıktan uzak bir özentidir. Ve özentinin globalleşen (!) bir dünyada kesinlikle yeri yoktur, tıpkı 1993 İstanbulu’nun bir yerinin olmaması gibi.

 (İstanbul, Ekim 1993)