RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN ZİHNİYET DÜNYASININ HAL VE GİDİŞİ

OI_YeniYaziBannerSquareRed

Değerli Okurlar, 3 Temmuz 2014 gününden itibaren sitede “Recep Tayyip Erdoğan’ın zihniyet yapısının noktasının noktasında” konulu, soru-cevaplı bir yazı okumuştunuz. Bugün o soruların bazılarını atıp R.T.Erdoğan’ın cevaplarını değerlendireceğim.

***

R.T.ERDOĞAN: Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tarihine çok kestirme bir biçimde, kuşbakışı baktığımızda rejimin yüz aklığı ile çıktığını söyleyemeyiz. Birinci Meclis hariç Türkiye Cumhuriyeti gerek temel hak ve özgürlükler açısından gerekse halkın egemenliği açısından üzerinde taşıdığı “demokrasi” ve “cumhuriyet” kavramlarının gereğini ye­rine getirmemiştir.

Rejimi kuran militarist (“militer-askeri” demesi gerekir.Ö.İ)  ve sivil bürokrasi, demokrasi ve cumhuriyet kavramlarını kendi egemenliklerini ve da­yatmalarını halka kabul ettirmek için aracı olarak kul­lanmıştır.

Bu bürokrasinin gözünde halk; birtakım hakları kul­lanmaya lâyık olamamıştır. Aksine halk her zaman ga­riban zavallı eğitilmeye muhtaç yaratıklardır. Ve, onları “adam etmek” için uygulanacak her yöntem meşru gö­rülmüştür.

Demokrasi bugüne kadar bazen amaç bazen ise araç olarak görülmüştür. Hem amaç hem de araç olarak yo­rumlayanlar da olmuştur. Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile dü­zenler gelir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey. Ve bu noktada demokrasiyi halkın iradesinin tecellisi şeklinde tanımlayabiliriz. Fakat bugün ülkemizde de­mokrasi bir amaç olarak yorumlanıyor. Ve bir amaç ola­rak görülen demokrasi, ne yazık ki bugün Türkiye’de to­taliter bir yapıyı gündemde tutuyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi adına bir dikta rejimi görüyoruz. Ne yazık ki demokrasi kavramı bizde tam olarak yerine oturmamıştır.

ÖZDEMİR İNCE: Tam anlamıyla bir “Çarıklı Erkanıharp” konuşması. Bütün işleri yapan meşru “Kurucu Meclis” ile “Meclis Hükümeti”nin irade-i milliyeyi temsil ettiğinden haberi bile yok. R.T.Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti’ni kesinlikle bilmiyor. Bildiği kadarını da külliyen reddediyor. Doğaldır! Tarikatların kucağında ve Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu çevresinde yetişmiş; imam-hatip dışında ciddi bir öğrenim görmemiş birinin şartlanmasının doğal bir sonucu.

Yerli-yabancı tarafsız ve vicdan sahibi herkes, her uzman Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluşunu meşru bir mucize olarak kabul eder.

Bütün İslamcı mürteciler gibi Erdoğan da Birinci Meclis’i, içinde bir yığın mürteci hacı-hoca bulunduğu için ideal sayar. Kurtuluş Savaşı’nın ve kurulacak devletin selameti için bu mürteci kadro büyük oranda tasfiye edildi. R.T.Erdoğan bu tasfiye edilen kadronun has evladı ve devamıdır.

R.T.Erdoğan’ın sözünü ettiği dönem Cumhuriyet kavramının somutlandığı, etiyle-kemiğiyle var olduğu dönemdir.

Demokrasi’ye gelince, Cumhuriyet rejiminin “Halkçılık” olarak adlandırdığı bu yönetim tarzı, siyaset ve ekonomi alanlarında kendini kanıtlamıştır. 1923-1950 arası, tek parti rejimi olmasına karşın, R.T.Erdoğan rejiminin (2003-2014) yanında her bakımdan pırıl pırıl bir dönemdir. Mutlaka cezalandırılmış olan birkaç küçük yolsuzluk dışında hırsızlık ve yolsuzluk söz konusu değildir. O dönemde görev almış siyasetçiler arasında, kaynağını kanıtlayamayacağı mal ve mülk sahibi tek bir insan yoktur. Çoğu kira evinde oturmuştur

R.T.Erdoğan, “Birinci Meclis hariç Türkiye Cumhuriyeti gerek temel hak ve özgürlükler açısından gerekse halkın egemenliği açısından üzerinde taşıdığı “demokrasi” ve “cumhuriyet” kavramlarının gereğini ye­rine getirmemiştir. Rejimi kuran militarist ve sivil bürokrasi, demokrasi ve cumhuriyet kavramlarını kendi egemenliklerini ve da­yatmalarını halka kabul ettirmek için aracı olarak kul­lanmıştır” diyor. Bunun açık anlamı şudur: Halka rağmen (?) halifelik kaldırılmıştır, halka rağmen cumhuriyet devrimleri yapılmıştır. Bu iddia safsatadır, halka rağmen ne halifelik kaldırılabilirdi ne de cumhuriyet devrimleri gerçekleşebilirdi.

R.T.Erdoğan, “Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile dü­zenler gelir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey. Ve bu noktada demokrasiyi halkın iradesinin tecellisi şeklinde tanımlayabiliriz” diyor ki dedikleri tam anlamıyla siyaset cehaleti belgesidir. Demokrasi (yani demokratik seçimler sonucu) bir rejim gelip bir rejim gitmez; bir iktidar gelir bir iktidar gider ve rejim yerinde kalır. Yani seçimler sonucu parlamenter sistem gidip yerine başkanlık sistemi gelmez. Ama bu muhterem zat cumhurbaşkanı olunca parlamenter demokrasi sistemi yerine başkanlık sistemini getirebileceğini sanıyor ki böyle bir girişimin sonu kaostur, belki de bir iç savaştır. Çünkü ve ama:  Türkiye cumhuriyeti Dingo’nun ahırı değildir.

Kuvvetler ayrılığının olduğu rejimler totaliter rejim olamazlar. R.T.Erdoğan’ın hayal ettiği kuvvetler birliğidir totaliter olan!

Bu zatın, demokrasiyi kendi istediği istasyonda (totaliter ve benzeri duraklar) inebileceği tramvaya benzettiğini asla unutmayalım.

R.T.ERDOĞAN: Halka rağmen iktidar olunamaz. Tarihe baktığımız zaman totaliter rejimlerin hep halk tarafından yıkıldığını görürüz. Eğer halk totaliter bir rejimi istiyorsa buna saygı duymalıyız. Ama rejim geldi ve halk bundan memnun değil, bunu değiştirecek olan yine halktır.

ÖZDEMİR İNCE: Hiçbir halk totaliter rejim istemez. Halk tuzağa düşürülürse boyun eğer ama sonunda baş kaldırır.  R.T.Erdoğan iktidara geçtiğinden bu yana halkı durmadan tuzağa düşürmekte. Ancak bu defa işi gerçekten zor.

R.T. ERDOĞAN: Rejimlerin hiçbiri halka rağmen orada du­ramaz.

ÖZDEMİR İNCE: Doğrudur, hiçbir rejim halka rağmen iktidarda kalamaz. Ama seçimlerin hilesiz, adaletli ve eşitlik ortamında yapılması koşuluyla. Cumhurbaşkanlığı seçimi adalet ve eşitlik ortamında yapılmamaktadır ve hile hep gündemdedir. R.T.Erdoğan ancak şaibeli bir seçim kazanabilir.

R.T.ERDOĞAN: 70 yıllık tarihinde Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda “tekçi” olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir. Hukuk halka so­rulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte et­tirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı v.s. Hatta Türkiye, din konusunda da aynı anlayışı seçmiş; ken­disine din olarak “Kemalizmi” almış ve başka hiç bir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte etmiştir.

Ancak hem dünyadaki değişim rüzgârları nedeniyle, hem de halktan kopuk olan sistemlerin uzun süre ya­şayamayacağı gerçeğinin ortaya çıkmasıyla yoğunluk kazanan değişim dalgası sonucu resmi ideoloji taraftar bulamaz hale gelmiştir.

Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır. Bu süre içinde halkın refah seviyesi, diğer dünya devletleriyle eşit oranda artmamıştır. Temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye hâlâ bir Üçüncü Dünya ülkesidir. Her sene ilgili dünya örgütlerince azar­lanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 1923’dan bu yana sürekli olarak bir gerileyişin içindedir. Bunu bir kaç başlık altında top­lamak istiyorum.

Ekonomide; 1923’te dünyada altıncı sıradayız. Bugün 46. sıraya düşmüşüz. 1924 yılında bir dolar doksan kuruş; sene 1993, bir dolar dokuz bin liranın üzerinde. Para ekonominin namusudur. Paramızın bu noktadaki durumu bizim nereye geldiğimizin ifadesidir. O  gün is­tihdam noktasında açığımız yokken, bugün resmi açı­ğımız 4.5 milyondur. O günü, o günkü dünya ölçülerine; bugünü ise, bugünkü dünya ölçülerine göre de­ğerlendirmek durumundayız. Dolayısıyla o gün fab­rikamız yoktu bugün var dememiz bir şey ifade etmez.

Ekonominin yanında ahlaki düzenimiz bozuk. Bugün İstanbul’un göbeğinde fuhuş sektörü aldı başını gitti. Ahlaki olarak çöken bir toplumun bağımsızlığını ka­zanması imkansızdır. Yanlışlar doğru, doğrular yanlış olarak takdim edilmeye başlandı. Bir devlet memuru rüşvet almasını bilmiyorsa ona aptal gözüyle bakılıyor.

İlmi düzende büyük bir çöküntü var. Eğitim var ama üretim yok. Üniversitelerimiz düşünce üretemiyor. Resmi ideolojinin tekelinden kurtarılmış bir eğitim, öğretim programı gerekiyor.

Bir diğer sorunumuz askeri bağımsızlığımızın da teh­likeye girmesi. NATO’nun baskısı elimizi kolumuzu bağ­lıyor. Bir diğer sıkıntımız da milli bütünlüğümüzün teh­likede olması. Bunu şu şekilde açayım; resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik gru­bun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. “Türkiye Türklerindir” gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. Bir inanç birlikteliği bu insanların bütünlüğünü sağlayabilir. Aksi takdirde milli bü­tünlüğümüzü sağlamak mümkün değildir. Temel so­runlarımız noktasında ana başlıklar olarak bunları söy­leyebiliriz

ÖZDEMİR İNCE: Başbakan kendi yönetimini ne güzel tarif ve tasvir ediyor. R.T. Erdoğan’nın cevap verdiği soru şöyle: “70 yıllık tarihin sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin temel problemleri neler? 70 yıllık tarihin taşıyıcısı Ke­malizm, gelinen noktada kendini yenileyebilir mi? Top­lumsal sorunlar karşısında yanıt verebilecek bir çekim merkezi olabilir mi?…”

Yanlış soru. Soruda geçen “Kemalizm” deyişi bizzat cumhuriyettir, cumhuriyetin ilkeleridir. İlkeler değişmeden kalır ama yorum ve uygulama gelişip değişebilir. 30’lu yıllardan önce liberal, daha sonra da devletçi olan cumhuriyet,  bir süre karma ekonomiyi uygulamış sonunda liberal olmuştur.

Cumhuriyet üniter bir devlet olarak kurulmuş ve hala üniterdir. Üniter devletin karşıtı federal devlettir. Ulusal devletler üniter olarak kurulur. Federal devlet, iki ve daha fazla devletl tarafından kurulur. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken federal olmasını gerektirecek bir başka devlet yoktu. Kürt halkı vardı ama devleti yoktu. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti üniter olarak kurulmuştur. Hiçbir üniter devlet kendiliğinden federal devlete dönüşmez.

R.T.Erdoğan  bunları bilmediği için kahvehane mantığıyla konuşuyor.

“Hukuk halka so­rulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte et­tirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı v.s.” diyor.

Gene cehalet! Bütün hukuklar birbirinden etkilenir ve bütün hukukların anası Roma Hukuku’dur.

Cumhuriyet, en modern İsviçre Medeni hukukundan yararlanarak, Medeni Kanunu kabul ederek harika bir iş yapmıştır. Peki, R.T.Erdoğan iktidarda bulunduğu süre içinde hangi tek yasayı, hangi torbalı yasayı halka doğrudan sormuştur?

Cumhuriyet, “ken­disine din olarak “Kemalizmi” almış ve başka hiç bir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte etmiştir” diyor.

Kemalizm’in bir din olduğunu iddia etmek düşmanca kara çalmadır. Böyle bir iddia, iddia sahibinin laikliğe karşı olduğunu kanıtlar. Laik cumhuriyet “Sünni İslam”ın ve onun ulema sınıfının öteki inançlara karşı asırlardır uyguladığı zulmü ve zorbalığı ortadan kaldırmıştır. Şikayeti bundandır. Ve iktidarı eline geçirince bu zorba anlayışı yeniden canlandırmaya çalışmaktadır.

Ekonomi hakkında söyledikleri de kafadan sallamadır. Özellikle de şu bölüm:  “Ekonominin yanında ahlaki düzenimiz bozuk. Bugün İstanbul’un göbeğinde fuhuş sektörü aldı başını gitti. Ahlaki olarak çöken bir toplumun bağımsızlığını ka­zanması imkansızdır. Yanlışlar doğru, doğrular yanlış olarak takdim edilmeye başlandı. Bir devlet memuru rüşvet almasını bilmiyorsa ona aptal gözüyle bakılıyor”.

Ahlak bozukluğu R.T.Erdoğan’ın saltanatında arşa yükseldi. Fuhuş sektörü organizasyon olarak ya da İslamcı cemaatta muta nikahı halinde aldı başını gitti. Devlet memuru rüşvet almayı iyice öğrendi. Devlet ve hükümet büyükleri ve aile efradı bu alanda dünya birincisi oldu. İddia ve iftira varsa, “gak” diyene tazminat davası, “guk” diyene ceza davası açan R.T.Erdoğan’ın kendini ve iktidarını Yargı’da aklatması gerekirdi.

“Türkiye Türklerindir” demek, Türkiye AKP’nin ve R.T.Erdoğan’ın özel mülkü değil bütün Cumhuriyet vatandaşlarındır anlamına gelir.

SORU: Milli bütünlüğün korunmasından söz ettiniz. Bu de­ğişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse neolacak?..

R.T.ERDOĞAN: Onun kararını yine halk verecek.

ÖZDEMİR İNCE: Kararı halk verecekse, “Açılım” neden kapalı kapılar ardında, gizlilik koruması altında yapılıyor. Açılım’ı referanduma götürecek mi? Haydi bakalım!

SORU: Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz di­yebilirler…

R.T.ERDOĞAN: Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir.

ÖZDEMİR İNCE: Osmanlı eyalet sistemi, fethedilen topraklar üzerinde uygulanıyordu. Osmanlı, eyalet sistemini karşı olduğu için Müslüman ve Türk Anadolu beyliklerini birer birer ortadan kaldırmış ve Anadolu’ya üniter yapı getirmişti. Anadolu tarihinde, günümüze örnek olacak bir Selçuklu ya da Osmanlı eyalet sistemi yoktur. Hiçbir Avrupa, Asya ve Afrika devleti kendi rızası ile Osmanlı devletine (bazı küçük beylikler dışında) katılmadı.

Gidişata bakılırsa, R.T.Erdoğan açılım görüşmelerini aynı kahvehane mantığına göre sürdürmektedir. Özerklik ya da federal yapıya kavuşan Türkiye’deki “Kürdistan” şeriat rejimi ya da devleti kurarsa ne olacaktır?

Bunlar R.T.Erdoğan’ın çapını aşan diplomasi işleri…

SORU: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse…

R.T.ERDOĞAN: Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa…;

SORU: Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir…

R.T.ERDOĞAN: Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir.

SORU: Hak istenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur?..

R.T.ERDOĞAN: Coğrafi bütünlük içerisinde evet, ama coğrafi ayrılık içerisinde hayır.

SORU: Coğrafi bütünlükten kastınız Misak-ı Milli sınırları mı?..

R.T.ERDOĞAN: Ona orda hudut tayin edemem..

SORU: O zaman bu hakta meşru değildir diyorsunuz…

CEVAP: Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.

ÖZDEMİR İNCE: Hiçbir üniter devlet cetvel ve makasla eyaletlere bölünemez. Bu kafa, “İki kişiyi sallandıracaksın” diyen kahvehane mantığıdır. Bu konuda kaç kez yazdım ve özellikle de PKK tayfasına ve yandaşlarına bir devletler hukuku profesörüne danışmalarını tavsiye ettim. Aynı tavsiye R.T.Erdoğan için de geçerli.

SORU: Ama bağımsız bir devlet olarak tasarlayamam di­yorsunuz.

R.T.ERDOĞAN: Tasarlayamam. Çünkü bu coğrafyanın mücadelesini veren sadece Kürtler olmamıştır ki…

SORU: Ama o coğrafyada yaşayan insanların böyle bir talebi olduğunda… “Biz kendi kimliğimizle,  bayrağımızla, Kazakistan, Özbekistan gibi bir ülke olmak istiyoruz” derlerse, siz bu hakkı meşru bulur musunuz; bunu öğ­renmek istiyorum…

R.T.ERDOĞAN: Onu meşru olarak görmüyorum.

SORU:Burada zikredilen milli tanımı, İslâmın ümmet kav­ramıyla çelişik gözükmüyor mu?.. Ayrıca bütünlüğünü çalışmaya (?) uğraştığınız bu sınırlar içerisinde siz de söy­lediniz değişik etnik yapılar ve dinsel gruplar var. Bunları hem ümmet çerçevesinde hem de milli devlet içinde nasıl düşünebiliyorsunuz?…

R.T.ERDOĞAN: Ümmet kavramı içerisinde düşünmüyorum ki, İslam devlet planı içinde düşünüyorum. “Adil Düzen” diye ta­nımladığım bir devlet çerçevesinde ele alıyoruz. Üm­metin içinde zaten hıristiyanın, Yahudinin olması söz konusu değil. Ama bu ümmet, hıristiyanla da, Yahudiyle de kendi hukuklarını belirleyerek yaşayabilir.

ÖZDEMİR İNCE: Yani R.T.Erdoğan’ın devleti bir Sünni İslam devleti. Bu devlette, Sünni Müslümanların dışında kalanlar, aleviler dahil, devletin tam vatandaşı olamıyor. Hıristiyanların, Musevilerin kendi hukuklarına göre yaşamaları, Osmanlıların son dönemlerindeki hukuki kapitülasyonların tam kendisidir. Egemen bir devlette bu türden bir zırvalık mümkün değildir.

SORU: Başkanlık sistemi için neler söyleceksiniz.

R.T.ERDOĞAN: Türkiye şimdilik buna hazır değil. Başkanlık sis­teminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Ame­rikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi. Bunun oluşması için siyasette serbest piyasanın oluşması lazım.

ÖZDEMİR İNCE: Demek ki önünü arkasını düşünmeden başkan olmak isteyen R.T.Erdoğan Amerikan emperyalizminin tavsiyesini artık emir saymaktadır.

SORU: Peki son olarak konu dağılacak ama demokrasi ve islâm hukuku noktasında birşeyler sormak istiyorum. İnsanların benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı

R.T.ERDOĞAN: Sormak istediğiniz şeyi anlıyorum. Sorunuza öncelikle tarafsız biri olarak hatta teknik bir anlayışla yaklaşmak istiyorum. Sorunuzun ikinci kısmında insanların benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı diyorsunuz? Bu soruya olumsuz cevap vermek (garipsediğimi söyleyerek belirtmeliyim ki sizin so­runuzun içinde kendi cevabınızın bu yönde olduğuna dair şeyler seziyorum) her şeyden önce insanı bir varlık olarak tanımadığımızı ya da günümüz Türkiyelilerini ha­fife aldığımızı gösterir. İnsanların benimsedikleri birşeyi terketme şansı niçin olmasın. O zaman yukarıda sözünü ettiğimiz değişimin hiçbir anlamı kalmaz. Eğer bugünün Türkiye’sinde yaşayan sözüm ona laikliği benimsemiş insanların, bu anlaşını terkedip, îslâmi bir anlayışa ve hukuka geçmeleri mümkün müdür diye sormak is­tiyorsanız, öncelikle şunu hatırlatmak isterim: Bu in­sanların atalarının 100 yıl önce, 200 yıl önce hangi hukuk sisteminde yaşıyorlardı

ÖZDEMİR İNCE: Devlet ve dinin kamusal alanda ve hukukta  birbirinden ayrılması gerektiğini savunan laikliği benimsemiş insanlar (yani Müslümanlar, Hıristiyanlar, Museviler, ateistler ve diğer inanç sahipleri)  neden durup dururken laiklikten vazgeçsinler. Laiklik bir inanç alanı değildir hukuk ve yasa alanıdır.

Laikliğin L’sini anlamamış bir insan hangi hakla cumhurbaşkanı olmaya cesaret ediyor? Rakibi Ekmeleddin İhsanoğlu muhafazakar bir dindar ama laik cumhuriyete ve anayasasına saygıyla bağlı. Ekmeleddin İhsanoğlu karşısında kendisi sözde ve düzmece bir Müslüman

R.T.ERDOĞAN: Bugünkü hukuk sistemini ka­bullenmeleri ve adapte olmaları nelerin pahasına, hangi yöntemlerle gerçekleştirildi? Bundan 30 sene önce halkın islâma ilgisi ne kadardı, bugün hangi seviyede? Biz inanıyoruz ki Türkiye’de insanların hemen hemen tamamı gerek varlık olarak fıtrat gereği, gerekse üzerinde yaşadıkları coğrafya ve tarihi misyon gereği zaten müslümandır. Ancak bu özelliklerini ortaya koymaları engellenmiştir. Cebri yollarla bastırılmıştır. Eğer insanların beyinlerindeki ipotekleri kaldırırsak onlar kendiliğinden islamı seçecektir. Çünkü özlerinde inanç vardır.

Bu arada, biz inancımızı ve dinimizi başka sistemlerle mukayese etmekten hoşlanmasak da, sorunuzu cevapsız bırakmamak için demokrasi ve islâm noktasmda da özetle düşüncelerimi söyleyeyim:

Biz Türkiyelilere ve insanlığa diyoruz ki, bu konuda gerek teorik gerekse pratik referanslarımız sayılamayacak kadar çoktur. Uzun sayılacak bir süredir müslamanlar bir fetret devri yaşamışlardı. Bu nedenle müslümanlar inançlarını, düşüncelerini çağın diline uygun bir söy­lemle ve çağdaş bir insanın algılayabileceği bir biçimde ortaya koyamamışlardır. Buna belki de iç fetretten daha çok dış dayatmalar, tuzaklar, hileler etkili olmuştur. Bu­rada sırf müslümanlara reva görülenleri hatırlatmak ye­terlidir: İstiklal Mahkemeleri vasıtası ile kurulan dar ağaçlarında kimlerin ve hangi suçlamayla idam edildiğini nasıl izah edecekler? Tevhid-i Tedrisat kanunu nelerin önünü tıkamak, nelerin önünü açmak içindi. Harf inkılabı vasıtası ile bir ülkenin tamamının bir anda sıfır okur­yazar seviyesine indirgenmesi kimlere yaramıştır?

ÖZDEMİR İNCE: R.T.Erdoğan bir Şeyh Said, bir  Mustafa Sabri kadar cumhuriyet ve devrimleri karşıtı.Yapıp ettikleri ortada:  Bir karşı-devrimci. Ne de olsa Necip Fazıl’ın müridi ve onun ütopyası “Başyüce” (N.F.Kısakürek, İdeolocya Örgüsü) hayalini gerçekleştirmek istiyor. Tam bir bilim-kurgu durumu. Sanki bir benzin bidonunun yanında, elinde yanık bir çırayla oynamakta olan bir çocuk. Durum çok vahim!

***

NOTA BENE: Site açıldığından bu yana özel okurlarımdan gelen tepkilerden, bazılarının benim özel durum  ve konumumun yeterince anlamadığını sezinliyorum. Ben Kemalist, Atatürkçü ya da ulusalçı değilim, ben parlamenter demokratiyi destekleyen bir devrimci cumhuriyetçiyim. Benim anlayışıma göre cumhuriyete ve devrimlerine, çağdaş parlamenter demokrasiye bağlı olan herkes (bütün dinlerin laik dindarları, ateistler, komünistler, sosyalistler, sağcılar ve solcular,vb.) Türkiye’ye cumhurbaşkanı olabilirler.

Terazi sizin elinizde, tartacak sizsiniz!

ÖZDEMİR İNCE

 

.