REİNA’YA UZAYLI SALDIRISI

Reina’ya yapılan terör saldırısını iki özlü söz,  bir formül, bir haber ve bir yorum yardımıyla ele alacağım:

-İki özlü söz: “Damlaya damlaya göl olur” ve “Kendin ettin kendin buldun”.

-Bir formül: Bir bardağa su doldurun. Elinize bir damlalık alın ve bu damlalıkla mürekkep şişesinden mürekkep alarak bardakdaki suya damlatın. Su mürekkebi emer ve rengi değişmez. Damlatmaya devam edin. Suyun rengi uzun süre değişmez ama bir son damlayı bekler. O son damla gelince suyun rengi (mürekkep mavi ise) masmavi olur. Tıpkı damlaya damlaya göl olması gibi.

-Bir haber:  Şimdi Reina’ya yapılan sldırıyla ilgili olarak  internete  01/01/2017  günü saat 13:03’te giren haberi okuyalım:

[İSTANBUL Reina’daki alçak saldırıdan son dakika haberleri gelmeye devam ediyor.

Saldırıyı düzenleyen terör örgütünün henüz net olmadığını ifade eden Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, “Örgüt konusunda emareler var ama şu örgüt diyebilecek noktada değiliz” dedi. Yaşanan saldırı ise terör örgütü DEAŞ’ın Bataclan ve Orlando’da düzenlediği katliamları akıllara getirdi. Alçak saldırı için DEAŞ şüphesi araştırılıyor. Öte yandan güvenlik uzmanları, teröristin soğukkanlılıkla ateş ederek Reina’ya girmesi, içerideki vahşi saldırı sonrası üstünü değiştirip kaçmasının daha önce keşif yapıldığını ve saldırganın profesyonel olduğunu işaret ettiğini söylüyor. DHA’nın geçtiği görüntülere göre terörist içeride üstünü değiştirmiş.

İstanbul’da yeni yıl kutlamaları sırasında Reina’da düzenlenen terör saldırısında 39 kişi hayatını kaybetti, 65 kişi yaralandı. Güvenlik kamerasına yansıyan görüntülere göre terörist ateş açarak Reina’ya girdi. İçeride vatandaşlara kurşun yağdırdı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, teröristin mont-pantolanla içeri girdiğini, içeride üstünü değiştirdiği bilgisinin olduğunu söyledi.

Teröristin olay yerine gelişi, soğukkanlı tavrı, ateş ederek içeri girmesi, alçak katliam sonrası üstünü değiştirip kaçabilmesi nedeniyle daha önce keşif yapıldığı şüphesi değerlendiriliyor. İlk bilgiler olay anında teröristin yalnız olduğu yönünde. Ancak planlama ve keşif için yardım aldığı ihtimali de araştırılıyor.

Güvenlik uzmanlarına göre teröristin saldırıdan birkaç dakika sonra üstünü değiştirip kaçabilmesi geliş ve kaçış güzergahıyla ilgili keşif yapıldığına işaret ediyor. Teröristin profesyonel olduğu,  yaklaşık 7 dakika içinde saldırıyı düzenleyip kaçabilmesinin mekanın içini biliyor olduğu ihtimalini güçlendirdi.

 Olay yerinde bulunan boş mermi kovanları teröristin saldırıda tek silah mı birden fazla silah mı kullandığını gösterecek. Teröristin silahının başka olaylarda kullanılıp kullanılmadığı da belirlenecek.]

Başbakan yardımcısı, saldırıdan sonra saklanacağına…, ortaya çıkarsa ilkin özür ve af dileyeceğine…bir görgü tanığı gibi olayı tarif ediyor. Saldırgan profesyonelmiş. Olsa ne olur, olmasa ne olur? Adam kapıdan girip yapacağını yapmış mı? Yapmış! Profesyonel olsa ne olur, olmasa ne olur?! Laf olsun torba dolsun!

Böyle bir saldırıyı kim yapar? PKK yapar, IŞİD ve öteki İslamist özgütler yapar, Fetöcüler yapar.  Onlar yapmadıysa belki uzaylılar yapmıştır! PKK’nın ortaya çıkmasından sen sorumlu değilsin ama ötekilerin tamamından sen sorumlusun. Bu ağızların arkasında gizli bir beklenti ve temenni var: Solcular, 12 mart-12 eylül diliyle “anarşistler”, yabancı gizli servisler ve üst akıl parmağı… Diyelim ki CIA ya da MOSSAD yapmış olsun, o zaman ne yapacaksın, savaş mı ilan edeceksin? Dua et de olmasınlar. Zaten olsalar bile kanıtlayamazsın!

Dağıtılan görüntülerde, olaydan sonra kılık değiştiren suikastçının parası olmadığı için taksiden indiği görülüyor.

Bunların hepsi olabilir: Ama bu açıklamaları en fazla İstanbul Emniyet Müdürü yapar. Koskoca bakanlar, başbakanlar  ve yardımcıları ortaya çıkıp kemküm etmezler.

-Bir Yorum:   Yorum ABC adlı internet gazetesinde 01.01.2017 tarihinde Günün Analizi olarak yayınlandı. Yazarın adı: Keskin Kalem.

[Yılbaşı katliamı ve dinci vesayet

Sonunda olan oldu! Türkiye’nin yeni yılını daha ilk günde kana buladılar. Ülkemizde ilk kez insanların yaşam tarzını hedef alan bu çapta bir katliam gerçekleştirildi. Tetiği kim çekmiş olursa olsun, bu terörist saldırı Türkiye’yi Taliban karanlığına sürüklemeye ve Ortadoğu bataklığına çekmeye çalışanların yarattığı ortamın bir sonucudur.

Tablo vahim; İstanbul Ortaköy’deki bir eğlence merkezinde yılbaşını kutlayan insanlara yapılan terörist saldırıda 15’i turist 39 kişi öldürüldü, 4’ü ağır 60’ı aşkın kişi de yaralandı. Ölü sayısı daha da artabilir. Bu vahşet, laik aklın birikimini ve seküler kamusal düzeni tasfiye etme çabasının bir ürünüdür.

Bu katliam, haftalardır yılbaşı kutlamalarını “kafirlik” diye yaftalayan siyasal islamcıların, Noel Baba maskotlarının başına silah dayayan dinci faşistlerin, laik bir ülkenin kurumu olduğunu unutan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yılbaşı kutlamalarını “günah” ilan eden açıklamalarının eseridir.

Bu insanlık dışı tablonun siyasal sorumluluğu ise, Cumhuriyeti yıkıp dinci faşizan bir düzen kurmaya çalışan, bu amaçla ulusun bütün ilerici değerlerine ve kazanımlarına saldıran AKP iktidarıdır. Dinci-faşizan iktidarın her türden aydınlanma ve modern yaşam değerini hedef alan “düşmanca” tutumudur. Kasaba yobazlığını, neredeyse “resmi” politika haline getiren zihniyet dünyasıdır. 

Ülkenin haline bakar mısınız? Diyanetten, Cübbeli Ahmet Hoca’ya, Alperen Ocakları adlı ilkel dinci-faşist örgütten her türden islamcı yapılanma ve tarikata kadar uzanan gerici cephenin kimi sözcüleri tarafından; yeni bir yıla girerken umut tazelemek, bir iyimserlik rüzgarı solumak ya da o gün sadece eğlenmek isteyen insanlar neredeyse “kafir” ilan edilmişti.

Anımsayın, daha iki gün önce laik devletin bir kurumu olan Diyanet, yılın son Cuma Hutbesinde, yılbaşı kutlamalarını, ”Değerlerimizle örtüşmeyen gayr-i meşru tutum ve davranışlar sergilemek bir mümine asla yakışmaz” diye mahkum edip, “Yeni bir yılın ilk saatlerinin başka kültürlere, başka dünyalara ait yılbaşı eğlenceleriyle israfa dönüştürülmesini” sözüm ona eleştiren bir yaklaşım sergilemişti. (Tırnak içindeki ifadeler bire bir Diyanet’in resmi hutbe metninden alınmıştır.)

Hani, samimi ve tutarlı olsalar ‘hadi tartışalım’ diyeceğiz, ama değiller. Kurulu düzen bütün kurumları ve kitle iletişim araçlarıyla tüketimi kışkırtırken, “kültürümüze yabancı” Arap emirlikleri ve Suudi Krallığında israf artık bir ahlaksızlık boyutlarına ulaşırken gıkın çıkmayacak, insanlar yeni yılı eğlenerek karşıladığı için, “tüketim” ideolojisini eleştireceksin! Hadi ya!

Siz yolsuzluklar karşısında susun, toplumsal ve ulusal zenginliklerimizin yağmalanmasına ses çıkarmayın, hırsızlıklara göz yumun, tarikat yurtlarında çocuklarımız yanar, taciz edilir ve tecavüze uğrarken sessiz kalın; sonra da dönün “yılbaşı kutlamaları Hristiyanlara özgü bir gelenek” diye, dinsel gerekçelerle yasaklamaya çalışın!

Vicdanlarınız, aklınız ve gözleriniz bu kadar mı karardı?

Allah aşkına, size ne! Kim neyi, nasıl kutlamak istiyorsa, bırakın kutlasın. Başkalarına zarar vermeden yeni yılı nasıl karşılamak istiyorsa, karşılasın. Nasıl eğlenmek istiyorsa, bırakın eğlensin!

Laik bir ülkede (anayasasında hala böyle yazıyor) ne hakkınız var insanların tercihlerine, yaşam tarzlarına müdahale etmeye? Söyler misiniz, ne hakkınız var? Siz değil misiniz, yaşam tarzınıza müdahale ediliyor diye ortalığı yıkan? Bu nasıl bir takiye ve iki yüzlülüktür? Ahlak bunun neresinde, gösterir misiniz?

Bu nasıl bir ilkelliktir? Bu nasıl bir karanlıktır? Bu ne amansız bir cehalettir?

Bir folklorik motif haline gelmiş Noel Baba maskotlarına saldırma rezaleti nedir, söyler misiniz? Noel Baba kıyafetli kişilerin kafalarına silah dayamak ya da Noel Baba’ya yumruk atan ,“İnançlı Müslüman afişleri” asmakla daha gelişmiş, demokratik, eşitlikçi bir refah toplumu olacağınızı mı sanıyorsunuz?

Yılbaşı kutlamalarının Hz. İsa’nın doğum günü ile bir ilgisinin olmadığı, bu konuda pis bir şark kurnazlığı yapıldığı da herkes tarafından biliniyor. Çünkü, Hz. İsa’nın doğumu 24 Aralıktır ve Hristiyanlar o gün anma ayinleri yaparlar. Ayrıca İslam, Hz. İsa’yı peygamber olarak tanır ve kabul eder.

Yılbaşı kutlamaları ise artık bütün insanlığa mal olmuş bir yıl dönümü etkinliğinden başka bir şey değildir.

Gerçek böyle olduğu halde, bu nasıl bir sahtekarlıktır?

Kaldı ki, bu ülkede çok sayıda Hristiyan yurttaşımız yaşamaktadır. Hristiyan Türkler var. Türkiye’de ve dünyanın başka yerlerinde yılbaşını kutlama alışkanlığı edinmiş milyonlarca Müslüman yaşıyor. Onları rencide etme hakkını nereden alıyorsunuz? Doğruyu ve gerçeği temsil ettiğinizi nereden çıkarıyorsunuz? Bu sadece sizin bir iddianızdan ibaret değil mi?

Laik bir ülkenin Diyanet İşleri’ni yürüten ve bütçesi bütün yurttaşların ödediği vergilerden oluşan bir kurumun böyle bir müdahalede bulunma hakkı var mı?

AKP iktidarının 14 yılda Türkiye’yi getirdiği yer, ne yazık ki, burasıdır. Türkiye, yılbaşı kutlaması yapmanın bile giderek büyük sorun haline geldiği, dahası güvenlik krizine dönüştüğü bir ülke haline geldi. Yılbaşı gecesi Türkiye’nin simge meydanlarından Taksim, anlamlı bir kalabalık sınf bu gidişe karşı koymak için gelse de büyük bölümü boştu. 

Farkında mısınız, insanlar kendi ülkelerinde gönül rahatlığıyla, huzur ve güvenlik içinde bir yılbaşı bile kutlayamaz hale geldi. Artık bütün ulusun bu gidişe bir “dur” demesi gerekiyor.

İşte dinin siyasallaşması, gericiliğin toplumsal yaşama el koymaya başlaması böyle bir şeydir. Bu su katılmamış bir yobazlıktır. Sadece “kutsal” olduğuna inandıkları bir dinleri var diye –ki dinin sadece bir yorumudur- kendisi gibi yaşamayan ve düşünmeyen insanlara hakareti ve onların yaşam tarzlarına müdahale etmeyi hak görmektir. Totaliter ve faşizan bir zihniyettir.

Riya, ahlaksızlık, ikiyüzlülük, cehalet ve ilkellik karanlığında kıvranan Ortaçağ artığı İslam ülkelerinin insanlara dayattığı yaşam tarzı ortada. Bu kafa yapısı nedeniyle dünyada gelişmiş, kalkınmış, bilimde ve yaşam kalitesinde ilerlemiş tek bir İslam ülkesi bile yokken –ki en gelişmiş olanı Türkiye’ydi, onu da paçasından aşağıya çekiyorlar- kendinden menkul bir tarih ve kültür yorumuyla ülkeye el koymaya kalkışmanın akıl ve mantıkla bir ilgisi var mıdır?

Bir rejimin temelini tartışılamaz, eleştirilemez, sorgulanamaz ve itiraz edilemez kutsal ilkeler oluşturmaya başlamışsa; orada uygarlıktan, bilimden, demokrasiden ve özgürlüklerden söz edilemez.

Alman filozof Immanuel Kant, Fransız Devrimi’nden henüz 2 yıl sonra verdiği ünlü ‘Aydınlanma Konferansı’nda şunları söylüyordu:

“Aydınlanmanın temel noktasını, insanların bizzat kendilerinin sorumlu olduğu vesayet durumundan, özellikle din konularındaki vesayetten çıkmalarında görüyorum. Çünkü dini vesayet tüm vesayetlerin hem en zararlısı hem de en onur kırıcısıdır.”

Dini vesayete karşı mücadele en büyük kalkınma, özgürlük ve demokrasi kavgasıdır. Bu mücadele kazanılmadan çağımıza hiçbir kavga kazanılamaz.

Ama çaresi yok, bu kavgayı biz kazanacağız. Hiçbir güç bu ülkeyi aydınlanma yolundan çıkaramayacak. Belki toplum bir süre daha acı çekecek, ama geleceğini yeniden kazanacak.

Yazımızın başında da belirttik, terörist saldırıyı gerçekleştirenler kim olursa olsun, bu insanlık ve çağ dışı katliamın sorumluluğu ülkeyi taliban karanlığına taşımaya çalışanların üzerindedir.

Bu ülkede, kimseye zarar vermeden yılbaşını kutlamaya çalışan insanları katleden teröristleri “mücahit” sayan bir kesim bulunduğu ve bu zihniyetle esaslı bir şekilde mücadele edilmediği sürece, benzer başka saldırılar da olacaktır.

Artık buna dur demek gerekiyor. Bütün ulus ayağa kalkmalı ve bu gaflet uykusundan, bu akıl tutulmasından uyanmalıdır ve gericiliğe “dur” demelidir. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ikilem açıktır; ye ortaçağ karanlığı ve dinci dikta ya da aydınlanma ve özgürlük!]

***

Haber de, yorum da “son damla” damladıktan sonra yazıldı, yazılmış. Ben ilk damlayla başlayan  ve “kendin ettin kendin buldun” atasözüyle özetlenen süreci  tasvir edeceğim. “Süreç”in doğru tanımı şöyledir: Bir işin (olayın, olgunun, serüvenin, üretimin) başlaması ve sona ermesi arasında geçen zamana (süre) süreç denir.

Sürecin başlangıç noktası: 14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi. (Her zaman tek parti dönemine gidilecek değil ya biraz da çok partili dönemi ziyaret edelim.)

Sürecin sona erdiği noktalardan biri: 01.01.2017. Bu tarihin öncesinde de dönüm noktaları var ve yenileri de sırada bekliyor.

ABC gazetesi yazarı Keskin Kalem’e teşekkür ediyorum. Aklını peynir ekmekle yememiş bir insanın yazması gerekenleri yazmış. Benim söylemek istediklerimin bir bölümünü söylemiş. Bu satırları yazdığım sırada saldırgan yakalanmamıştı. Ama yemin ederim ki adam bir tımarhane kaçkını çıkarsa AKP hükümeti ortaya çıkıp şıkır şıkır göbek atar. Ama öyle olmayacak, ister TC vatandaşı, ister mülteci, ister yabancı olsun, mutlaka bir radikal dinci örgütün elemanı olacak. Başyüce’nin dediği gibi: “Kusura bakmasınlar!” (Kimse o kusura bakmayacak olan!)

Lagalugayı bir yana bırakıp işin aslına-astarına gelelim: Olanlar neden oluyor, bu adamlar, bu kadınlar nereden çıktı? Yani bu Yılbaşı, bu Noel düşmanları, aslında bu Cumhuriyet düşmanları?

AKP hükümeti bu adamlara karşı ne yaptı? Hiçbir şey! Kendi beslemelerine karşı bir şey mi yapacaktı? Saflığın gereği yok. Bu acaip adamlar oyunun (mizansenin) parçaları. Çarlık Rusya’da da, Hitler öncesi Weimar Cumhuriyeti’inde de Aarjantin ve Şili de de böyle olmuştu.

Uzun lafın kısası: Yüzyıllardır İslam  ve Osmanlı dünyasını  (âlemini) kasıp kavuran hortlak hortladı: “Benimkinden başka inanca yer yok, benim gibi inanıp, benim gibi yaşayacaksın!” diye dayatıyorlar. Ardından,  radikal İslamcı hoşgörüsüyle silaha davranıyorlar. Adamlar göçmen olarak, sığınmacı olarak, mülteci olarak yaşadıkları memleketlerde de aynı havayı atıyorlar; % 1500 iktidarda oldukları Türkiye’de  de yapmışlar çok mu, yaptıkları az bile…

Yüzyıllardır yaptıklarını  sadece 1923-1950 Türkiye Cumhuriyeti’nde yapamamışlardı. Bu dönemi “laikçi zulüm dönemi”, kendilerini de bu dönemin mağduru olarak tanımlarlar. Oysa Cumhuriyet bu fanatik ve yobaz insanların başkalarını, ötekilerini baskı altına almalarına engel olmuş ve üredikleri atölyeleri (mahalle mektepleri, medreseler, tarikatlar, tekke ve zaviyeler kapatmış ve eğlence yerlerini (camileri)  de olabildiği kadar denetim altına almıştı. Müslüman için zulüm nedir? Zulüm; dinin yasaklanması, camilerin kapatılması, müminlerin hapse atılması, oruç, hac ve namazın yasaklanmasıdır. 1923-1950 döneminde Türkiye Cumhuriyet’i topraklarında bunların hiçbiri olmadı.Ama ulema ve yobazın yalan makinesi de durmadan çalıştı ve kendi yalanlarına kendileri inandılar: Sanki bütün camiler kapatılmıştı, yüz binlerce mümin hapse atılmıştı, binlercesi idam edilmişti.  Buna inanmış ve Cumhuriyet’ten intikam almaya yemin etmişlerdir.

Doğrudur: Kuran Türkçeye tercüme edildi ama Arapçası ya da başka bir dilde olanı yasaklanmadı, ezan bir süre Türkçe okutuldu; yobazların ve ulemanın halk üzerinde  yarattıkları 1000 yıllık maddi ve manevi teröre engel olundu. “Zulüm” dedikleri işte bu keyften ve avantalı hayattan yoksun kalmalarıdır. Bu yoksun kalışa da “mağduriyet” diyorlar. Din ve imanını kullanarak masa ve kasaya el koymuşlardı. Cumhuriyet din ve imanı kullanmalarına izin vermedi ve bu nedenle masa ve kasadan uzak kaldılar. İMAM HATİP SALTANATI VE İMAMOKRASİ laf olsun diye yazılmadı, DİN İMAN MASA KASA  gevezelik olsun diye kaleme alınmadı. Bu kitapları okuyanlar şimdi tanık olduklarına hiç şaşırmıyorlardır.

Şimdi işin asıl kaynağına gidelim: 1900’lerin ilk on yılında, “Bu memleket nasıl kurtulur?” sorusunun üç cevabı vardı:

1- Osmanlıcılık;

2-İslâmcılık (Panislamizm);

3-Türkçülük (Pantürkizim).

Bu üç siyaset tarzı (üç tarz-ı siyaset) değil de bir dördüncü siyaset tarzı Osmanlı kalıntıları üzerinde Cumhuriyet’i kurdu. Dördüncü siyaset tarzı AYDINLANMACILIK, ÇAĞININ ÇAĞDAŞI OLMAK idi. (Dördüncü siyaset tarzının üç önderi “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” adlı kitabımda anlatıldı.)

Cumhuriyet kurulunca Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük  yandaşları ya yönetimin dışında kaldılar ya da dördüncü tarza uyum sağlamaya çalıştılar. Çalıştılar ama Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) kurulunca, parti içi muhalefeti oluşturdular. Terakkiperver Cumhuriyet  Fırkası (1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) gibi partiler kurdular. Ama asıl muhalefet yeraltında ve kuytularda idi. CHP’ye ve Cumhuriyet’e karşı muhalefet “Moskof” düşmanlığı kisvesi altında yapılıyordu.

İkinci Dünya Savaşı sonuçları ve İktidardan uzak kalan Üç Siyaset Tarzı’nın muhalefeti 14 Mayıs 1950’de Demokrat Partiyi iktidara getirdi. Bu sayede özellikle Osmanlıcılar ve İslamcılar olmak üzere Üç Siyaset Tarzı da iktidara gelmiş oldu. Böylece, su bardağına damlayan mürekkep damlaları hızlanmaya başladı.

Cumhuriyet’i kurup devrimleri yapan kadro aralarında dahiler de bulunan dünya standartlarına göre üst yetenekli bir kadro idi. 1923-1950 döneminde dahiler birer birer elendiler ama geriye kalanların çoğu da birinci sınıf idi. Demokrat Parti’yi ikinci ve üçüncü sınıf kadro kurdu. 1960-2002 arasında çoğunlukla  sağcı-islamcı kadrolar iktidar oldular ama her seçim döneminde yöneticilerin nitelik ve sınıf düzeyi giderek düştü ve sonuçta AKP döneminde medrese ve mahalle mektebi düzeyine indi.

Bu Cumhuriyet karşıtı kadronun Cumhuriyet’e, devrimlerine ve Cumhuriyet insanına karşı derin bir aşağılık komplesi vardı. Buna bilim dinde “FRUSTRATİON” denir ve dilimizde yaklaşık olarak anlamı şöyledir:  “1. Hüsran;  2. Düş ve hayal kırıklığı;  3. Boşa çıkma; 4. Önleme ;5. İşini bozma; 6. Başarısızlık/engelleme”. Ve günün birinde neyin kralı olursanız olun, ne yazık ki tedavisi mümkün değildir.

(La) FRUSTRATİON,  yani: Bir arzunun yerine gelmemesinden kaynaklanan tatminsizlik hali. Hüsran (ve öteki anlamlar)  gerçekleşmesi olanaksız bir şeyin olmasını bir kişiyi bekleme durumuna sokar. Hüsran her zaman biri ya da bir şey tarafından tetiklenir. İç çatışma olan hüsran insanı kendine güvensizliğe sürükleyebilir. Sabırsızlık, öfke yada hüzün gibi duygulara neden olabilir. Daha kötüsü depresyona gidebilir. Bir saplantı haline geldikten sonra insanın sağlıklı (berrak) düşünmesine engel olur. Ama psikanalist Freud’a göre hüsran insanın gelişmesiyle birlikte olumlu etki yaratabilir. Zevk kaynağı olabilir ve arzu uyandırabilir.

“Früstrasyon”, muhalefet edilene (seye, kişiye) verilen duygusal bir cevaptır. Daha doğrusu duyulan muhalefeti duygusal bir tepkiye dönüştürmektir. Tepki sadece “intikam”dır.

 1950’den sonra iktidara gelenler ve onların müridleri ve biatçıları Cumhuriyet’e karşı “früstre” idiler, çaresiz bir aşağılık duygusu içinde idiler.  Cumhuriyet’in laik ve bilimsel okullarında okumuşlardı, üniversite diploması gerektiren mesleklere sahip olmuşlardı ama artık  egemen değillerdi, din sopasını kullanarak olguları tersine çeviremiyorlardı. İşte bu hüsran ve yoğunluk duyguları Cumhuriyet’e karşı düşmanlığa dönüştü. Sağcı iktidarlar bu düşmanlık duygusunu gidereceklerine aksine körüklediler. Muhalif muhitlerde, “Moskof” düşmanlığının yanına Kore Savaşı ile birlikte “Komünizm” düşmanlığı  getirildi ve ardından Komünizmle Mücadele Dernekleri kuruldu. Bu kisvenin altındaki hedef Cumhuriyet ve laik düzen idi. 12 Mart ve 12 Eylül rejimlerinin hedefinde de laik cumhuriyet düzeni vardı. Milliyetçi Cephe  (MC) hükümetleri de bu amaçla kuruldu.

Sonunda 2002’de AKP ile tam anlamıyla iktidara geldiler.Ve AKP & FETÖ koaliyonu kuruldu. 1950’den bu yana değişik kisveler altında sürdürülen Cumhuriyet Rejimi’ni yıkma projesini artık gerçekleştirmenin, “Başyücelik Rejimi”ni kurmanın sırası gelmişti. Cumhuriyet’in iç ve dış politikaları terk edildi. Cumhuriyet’in “Yurtta barış, dünyada barış!” ilkesi ıskartaya çıkartıldı. Bunun sonucu olarak laik eğitim ve öğretime son verildi; laikliğe aykırı olarak sunnilik öne çıkartıldı.  Asıl felaket Suriye’de uygulanan mezhepçi “irredantist”  (pansünit)  politikanın uygulanmasıyla ortaya çıktı. Böylece AKP & FETÖ koalisyonundan sonra AKP & IŞİD ve ortakları koalisyonu sona erdi. Artık sadece AKP’nin değil Türkiye’nin de başı belada. Bu durumu gören Başyüce “İkinci Kurtuluş Savaşımız”dan söz ediyor ve gene kendine yontarak yanılgıya düşüyor. Birinci Kurtuluş Savaşı emperyalist işgale karşı yapılmıştı. Şu anda Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu gaile, sürücü hatasından kaynaklanan bir trafik kazasına benziyor. Cumhuriyet rejimini teokratik başyücelik rejimine dönüştürmek için içerde tarikatları ve din dogmalarını hortlatırsan; dışarda Yeni Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmak için Stratejik Derinlik (!) hülyalarına kapılırsan, işte böyle olur. İçerde laik rejim teslim olmamak için direnir, dışarda ise öteki kabadayılar sana “Höst de imanım!” der  ve bütün hayallerin  şallakmallak olur. Olmadıysa olacaktır!

Hal böyleyken, AKP sözcülerine sorarsan Reina katliamı “Hayat tarzı”na saldırı değilmiş. Ardından, “Hayat tarzına saldırı” yorumuna da karşı çıkıp bu yorumun ülkeyi kampa ayırmak anlamına geleceğini (şimdilik) iddia ediyorlar.

AKP hükümeti artık dünyanın en yalnız iktidarı. Yaşam ya da hayat tarzı tanımı olayın gerçek yüzünü gizlemeyi amaçlıyor. Reina saldırısı, hayat tarzına karşı değil fakat Laik Cumhuriyet’e karşı yapılmıştır ama aynı zamanda AKP iktidarı da saldırının hedefindedir. Saldırıyı yapan, laik cumhuriyetle birlikte AKP iktidarını da yıkmak istiyor. Çünkü ve artık AKP iktidarını selefi bağnazlık alanında yeterince radikal bulmuyorlar.

Ne olacak şimdi? Çok şey olabilir!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Yaptığım her işin, attığım her adımın, ağzımdan çıkan her sözün kamuoyunun gözü önünde cereyan ettiği bu uzun sorumluluk döneminde, hayat tarzı baskısı altında kalan acaba tek bir kişi var mıdır? Biliyorum ki dünyadaki ve ülkemizdeki herkesin aynı hayat biçimine sahip olma mecburiyeti yoktur. Ezan okunmasına tahammül edemeyenlerin, müezzinin üzerine yürünmesi ne kadar yanlışsa namaz kılmayana karşı zor kullanılması da aynı derecede yanlıştır” dedi.

Şimdiye kadar kim ezan okuyan müezzinlerin üzerine yürüdü? Ama namaz kılmayanlar dövüldü, oruç tutmayanlar öldürüldü!

Her olaydan sonra, ünlü “Muhtarlar Toplantısı”nda hesaplaşma meydanına çıkan R.T.Erdoğan 33. Muhtarlar toplantısında, Türkiye’de kimsenin hayat biçiminin tehdit altında olmadığını vurguladıktan sonra, “En iğrenç istismar, Ortaköy saldırısında olduğu gibi ölü bedenler üzerinden yapılmaya çalışılan istismardır. Türkiye’de kimsenin hayat biçimi sistematik bir tehdit altında değildir. Buna asla müsaade etmeyiz. Buna 14 yıllık iktidarımız döneminde fırsat vermedik. Aksini iddia eden varsa somut örnekleriyle bunu ortaya koymak mecburiyetindedir. Hayat tarzı hassasiyetiyle hareket edenlerin bu yöndeki iddiaları zaten medyada günlerce işleniyor. Şayet olay gerçekse faili kısa sürede tespit edilip, en ağır şekilde de cezalandırılıyor. Bize göre de böyle olmalıdır” dedi. Ve ekledi: “Herkes gibi ben de tasvip etmediğim görüntüleri, ifadeleri eleştirmişimdir. Bunları da bireysel ifade özgürlüğümün sınırları dahilinde söylemişimdir. Ama asla temsil ettiğim kamu gücünü kullanarak, kimsenin hayat tarzına müdahale sayılabilecek bir yola başvurmadım. Bu yönde bir uygulamaya asla tevessül etmedim. Kurucusu olduğum siyasi partinin de bu yönde bir adımı hiçbir zaman bu noktada olmamıştır. Zira 14 yıl önce bu yola, bu kararlılıkla, bu anlayışla çıktık. Bugün de cumhurbaşkanı olarak böyle bir yola başvurduğuma dair en küçük bir örnek gösterilemez. Şahsımdan farklı bir davranış bekleyenler, daha çok beklerler”

Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan böyle bir konuşmayı ancak muhtarlar karşısında yapabilir. Tarafsız yazar, gazeteci ve akademisyenlerin karşısına yapamaz. Çünkü karşısındaki insanlar “Herkes gibi ben de tasvip etmediğim görüntüleri, ifadeleri eleştirmişimdir. Bunları da bireysel ifade özgürlüğümün sınırları dahilinde söylemişimdir. Ama asla temsil ettiğim kamu gücünü kullanarak, kimsenin hayat tarzına müdahale sayılabilecek bir yola başvurmadım…” cümlesinin gerçeklerle bağdaşmadığını bilirler. Çünkü, özel ve kişisel de olsa bir cumhurbaşkanının kamuya yansıyan her konuşması, her sözü, her cümlesi (kendisi rezerv koysa bile)  resmidir, kamusaldır. Bu nedenle çok dikkatli olmak zorundadır.

AKP iktidarı ve yandaşları, yanaşmaları, uşakları, ücretli askerleri, hep birlikte, hem  Cumhuriyet’in yaşam tarzını hem de kamusal hayatı (yani rejimi) sistematik olarak tehdit etmektedirler. Reina saldırısı ile AKP iktidarının anayasayı ilga saldırısı bunun en son ve en somut örneğidir.

ÖZDEMİR İNCE

7 OCAK 2017