RÜZGAR EKEN FIRTINA BİÇER

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde oynanan oyunlara, bu oyunların yarattığı utançlara ortak olmak istemiyorum. 1923-1938 tek parti dönemini ve Mustafa Kemal Paşa’yı faşistlikle, diktatörlükle suçlayanlar, yani butik solcuları, neoliberaller, müzelik goşistler yaratılmasına destek verdikleri tek adam yönetimini utanmadan alkışlıyorlar. Bu, İslamcıların asli görevi olduğu için onları eleştirmek gerekmez.
***
12 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinde AKP’deki tek adam zihniyetinin iki örneği var :
Birincisi : Cuma günü, yani 10 Ağustos tarihinde, TBMM’de AKP milletvekillerinden imzalı boş kağıtlar alınmış. Bu imzalı kağıtlar cumhurbaşkanı adayı için Meclis Başkanlığı’na yapılacak başvuruda kullanılacakmış. Özgür iradelerinden vazgeçen milletvekilleri arasında Zafer Üskül, Ertuğrul Günay da var mı acaba ? Demokratik iradelerini mezada çıkartan üniversite hocalarına, bilim adamlarına ne denir ? Kasaba politikacılarına hiç güvenmediğim için onlara bağlı eşeğimi bile emanet etmem. Onlara sözüm yok,
İkincisi : Bakanlığının değişmesi söz konusu olan Atilla Koç, Hürriyet muhabirinin “Başbakandan işaret aldınız mı ? sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Bu işin işareti olmaz. En yakınındaki Abdullah Gül, ona bile işaret vermez!”
Napoleon Bonaparte da Hitler de böyle yaratılmıştı. Fransa ve Almanya’daki yaratıcılar demokrat değildi, amma bizdekiler “Hakiki Demokrat”, “Real Demokrata.”
***
Çağımın utancına ortak olmak istemiyorum. Ortak olmak istemediğim için sorular soruyorum.
Sivil toplum örgütleri, işveren ve sendika dünyası, dinci basın, goygoycu basın hep birlikte çanak çömlek patlatıyorlar. “Cumhurbaşkanı nasıl seçilirse seçilsin, kim aday olursa olsun önemli olan sürecin demokratik kurallara göre işlemesi” diyorlar. Sorosluların temsilcisi ve TESEV Başkanı Can Peker, AKP oylarının önemli bir bölümünün Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması için verildiğini söylüyor. AKP’nin Gül’den vazgeçmesi birilerine taviz vermek anlamına gelirmiş. (Sabah, 12.08.07) Yani TSK’ya…
***
Abdullah Gül’ün aday olmasının yasal sakıncası olmayabilir. Cumhurbaşkanı seçilmesi de çook demokratik olabilir. Ama ahlaka, etiğe (Etik = Ahlak felsefesi) uygun mu ? Halk, basın, yayın, siyaset dünyası, sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve sermaye, sendika ağalığı ahlak ölçülerine, etik kurallarına önem vermeyebilir. Ama bunlara önem verenler vardır ve sadece onlar haklıdır. Bu haklılığa dayanarak Abdullah Gül’ün birkaç engelini sayalım :
Abdullah Gül, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan ve kapatılması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından onaylanan siyasi partilerde üyelik, milletvekilliği, yöneticilik yaptı ve partilerin bakanı oldu. Eşi türban dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açtı. Bakan gücünü kullanarak, diploma töreninde kızına türban üstü kep giydirdi. Bunlar onun rejim açısından sakıncalı biri olduğunun kanıtıdır. Milletvekili dokunulmazlığından yararlanmasaydı, “Kayıp Trilyon Davası”ndan yargılanacaktı. Bilindiği gibi Necmettin Erbakan bu davadan 2 yıl, 4 ay, 10 gün hüküm giydi.
Sakınca sayılması gereken bu “şeyler” kimi mezhebi genişler tarafından önemsenmeyebilir ama son karar ahlak ve etiğe önem veren dar mezhepli tarihe aittir. Ve bilgelerin dediği gibi rüzgar ekenler mutlaka fırtına biçecektir !