SAĞIM SARIMSAK SOLUM SOĞAN

Ben de yedek subaylığımdan bilirim: Kimi askere bir türlü sağı solu öğretemezsin. “Sola dön!” komutunu duyunca o sağa döner. Ona sağı solu öğretmek için “sarımsak-soğan” formulü bulunmuş.

Sarımsak-soğan metaforunu Emre Kongar aklıma getirdi. Emre kardeşim bir süredir (son bir iki aydır) geçmişin yaralarını deşiyor. Hikaye uzun: Ümit Aslanbay’ın  Eski Bir Cumhuriyet için Ali Sirmen (İmge Yayınları) adlı bir kitap yayınlamış. Okumadım henüz. Emre Kongar, kitaptaki İdris Küçükömer/Doğan Avcıoğlu karşılanmasına itiraz etti. Ümit Aslanbay, Emre Kongar’a cevap verdi. Emre, onu Cumhuriyet’teki köşesinde yanıtladı. Bütün yazıları kesmiştim. Köyden kente göçünce ara ki bulasın, kesikler yok. Sadece, “Asya Tipi Üretim Tarzı” üzerine yazdığı iki yazı var (26-27 Ekim 2017)

Emre yazılarında İdris Küçükömer’e, Doğan Avcıoğlu’na, Mihri Belli’ye, Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT)’na, Milli Demokratik Devrim’e, Küçükömeri’in “Türkiye’de sol sağdadır, sağ solda” safsatasına değindi.

Türkiye’nin 1960-1970 dönemi (benim 24-34 yaşlarım) ülkenin cennet/cehennem dönemidir. At eşşeğe, eşşek ata garmangarış olmuştu! Oğlanlar, solda, Marx-Engels, Lenin-Troçki-Stalin olmuştu; kızlar Krupskaya ile falan idare ediyordu. İslamcı Sağ ise sütre gerisine yatmış, Adalet Partisi’nin memesini emmekteydi ve semirmekteydi.

Çevirmenler sol klasiklerini çevirirken teoriye katkıda bulunuyor, bunları ezberleyen 20-25 yaşlarındaki gençlerin önünde durulmuyordu.

Tahirî Tarikatı’dan, Kemal Tahir’in başta Devlet Ana’sından[i] başlayarak ve romanlarından geçerek Cymhuriyet ve devrim düşmanlığı incelenmelidir. Ben bu işe DOST dergisinin 42. sayısında (1968) başlamıştım. Hesaplaşmada Kemal Tahirciler kesinlikle  unutulmamalıdır.

2007’de, şimdi anımsamıyorum, bir nedenle, gene Küçükömer ısıtılarak AKP ve birileri tarafından servis edilmiş ben de “Höst” demiştim.

AKP diktatoryası durup dururken kurulmadı!

Özdemir İnce

29 Ekim 2017

***

İDRİS  KÜÇÜKÖMER  EFSANESİ

İdris Küçükömer (1925-1987)  bir iktisatçı. 1976 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde profesör oldu. “Düzenin Yabancılaşması : Batılılaşma (1969) adlı kitabında Osmanlı-Türk tarihini  devlet sivil toplum karşıtlığı ekseninde yorumladı. İttihat Terakki ile Kemalizmi  bürokratik devleti kurup koruyan antidemokratik hareketler olarak tanımladı.

Bütün Eserleri dört  cilt olarak Bağlam Yayınları  tarafından yayınlandı.

Yazarlar, şairler ve ressamlarla yakın dostluklar kurdu ve onlar sayesinde, dar bir çevrede bir mitos, bir efsane haline getirildi. Günümüzde, iktisatçılar arasında önemli bir yeri olmamasına karşın Yeni Mürteciler olarak anılan kadronun başvuru kaynaklarından biridir.

Hayattayken de tezleri bilim çevreleri tarafından ciddiye alınmadı. Hakkındaki övgüleri bugün olduğu gibi geçmişte de yakın çevresi (Murat Belge, Asaf Savaş Akat…) yazdı. Hakkında en ciddi bilimsel eleştiriyi  1969 yılında Yalçın Küçük yaptı.

Dostları sayesinde tek kitaba (“Düzenin Yabancılaşması”) ve tek cümleye (“Türkiye’de sağ soldadır, sol da sağda”) indirgenmek talihsizliğine uğradı.

Müritlerinden  Yücel Yaman, hocasının tezlerini “Düzenin Yabancılaşması”nın sunuş yazısında şöyle özetlemektedir:

1.Türkiye’nin “solcu”ları gericidir. Üretim güçlerinin gelişmesinden yana değillerdir, tek merkezli, yukardan aşağıya otoriter bir  örgütlenmenin savunucusudurlar. Halkı yönetilecek sürü olarak görürler.

2.Türkiye’nin  ilericileri “sağ” cenahta görülen geniş İslamcı halk kitleleridir. Onlara bu niteliği kazandıran, onların değişmeye ve gelişmeye, dönüşmeye açık olan sosyal ve ekonomik istekleridir. Bu istekler üretim güçlerini geliştiricidir, toplumdaki monolitik iktidar yapısını çatlatıcı ve çoğulcudur.

3.1960 Anayasası gerici, antidemokratik bir Anayasadır.

4.Bu  Anayasa’daki Milli Güvenlik Kurulu antidemokratik bir oluşumdur. Sivil iradeyi, askeri monolitik, antidemokratik topak bir güce mecbur edicidir. OYAK vb. girişimlerle ordu yürürlükteki mekanizmaya uyumlu hale getirilmelidir.

5.Türk Milli Kurtuluş Savaşı antiemperyalist değildir. Bir Türk-Yunan savaşıdır.

6.Yakın dönem tarihinin yeniden yazılması gerekecektir.

7.Türkiye’de “sivil toplum” ilişkilerinin kurulmasının önündeki engeller Türkiye’nin ilerici olduğu sanılan güçleridir.

8.Türk halkının demokratik yaşamı seçebilmesinin önünde genetik engeller olabilir.  Çünkü yüzyıllar boyu sürekli merkezi, topak bir iktidar gücünün önünde “teba” ve “kul” olagelmiş insanlarla demokrasi kurulabilir mi ? Bu nitelikteki bireyler demokrasiyi isterler mi ?

Yücel Yaman’a göre, bu tezlerden dolayı Küçükömer’e açıkca ilan edilmeyen bir ambargo konuldu. Eleştirmek yerine görüşleri yok sayıldı, yalnızlıkla cezalandırılmak istendi.

Ve efsaneye göre, bütün bunlar Türkiye’yi sağcı hükümetler yönetirken oldu. Ama acaba tezler mi çürüktü ?  Çürük olduğunu sonunda Yalçın Küçük’ten sonra 5 haziran 2007 tarihli Radikal’de  Nuray Mert yazdı.

(HÜRRİYET,13 HAZİRAN 2007)

***

İDRİS  KÜÇÜKÖMER’İN  ÇİLESİ

 “Düzenin Yabancılaşması : Batılaşma”nın 72. sayfasında yer alan “Sol  Yan” (Yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden gelen doğucu-islamcı halk cephesi) ve “Sağ Yan” (Batıcı-laik bürokratik geleneği temsil eden) şeması  İdris Küçükömer’in bilimsel varlığını  havaya uçurdu. Küçükömer, bu şemayı yaptığında müthiş bir bilimsel bulgu yaptığını sanıyordu. Sonuçta geleneksel sağın malzemesi oldu. Şimdi de solcu eskilerinin ağzında sakız.

Mayıs ayının sonlarında politikada “sol” olarak tanınan birkaç politikacının AKP’ye, İlhan Kesici’nin CHP’ye geçmesiyle bu şema hatırlandı. İdris Küçükömer’in kitaplarından tek sayfa okumamış gezeteciler hemen “Türkiye’de sağ soldadır, sol sağdadır” demeye başladılar.

Bu aforizma unutulmadan İdris Küçükömer’in iktisatçı olarak tekrar itibar kazanması hemen hemen olanaksız.

İdris Küçükömer’in en büyük yanlışı içine düştüğü yorumsal çıkmazdan bu formül sayesinde kurtulmaya çalışması oldu. Ama asıl büyük açmazı, Asaf Savaş Akat’ın (Vatan, 31.05.07) da belirttiği gibi, “doğu toplumunun (doğu despotizminin)  liberal demokrasiye doğru evrilmesi mümkün müdür ?  Yönetenler böyle bir şeye razı olur mu ?   Yönetilenlerin gözü böyle bir şeyi kestirebilir mi ?  Doğu toplumlarının genetik yapısı böyle bir şeye izin verir mi ?” sorularına bir yanıt bulamamasından kaynaklanıyordu.

Bu soruların günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum : Yanıtlarını AKP iktidarının varoşlarda uyguladığı sadaka-avanta politikasında bulabiliriz.

Asaf Savaş Akat, Küçükömer’in trajedisini özetliyor : “Hoca bu açmazı, bu çelişkiyi bir türlü çözemedi. Çözemediği ölçüde, aslında her anlamda bitmiş olan kitabını yayınlayamadı. Ömrü vefa etse, birkaç yıl daha yaşasa, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını ve komünizmin iflasını görebilse, durum çok farklı olurdu.”

Asaf Savaş Akat’ın sevgisi İdris Küçükömer’i gene kayırıyor. Bunu anlarım.

Asaf Savaş Akat’ın sözünü ettiği yayınlanmamış kitap eğer “Halk Demokrasiyi İstiyor mu ?”  (Bağlam Yayınları, 1994) ise, okudum o kitabı. Bitmiş bir kitap değil, bir müsvette, bir karalama.  Yücel Yaman, kitabın sunuş yazısında, Küçükömer’in geliştirdiği düşüncelerin henüz olgunlaşmadığını bildiğini yazıyor ve  bir yerde şöyle diyor :

“İdris Küçükömer, sağlığında koyduğu hedefe ulaşmıştı. Kitabın sorunlarının tümünü kafasında çözmüştü. İş yazmaya gelmişti. Bunu çevresindekilere sık sık söylüyordu. Nitekim, öğrencisi Asaf Savaş Akat da bu kanıdadır.”

Sevgi bazen zararlıdır. Yücel Yaman yukarıdaki satırları ile Küçükömer’e yaptığı kötülüğün farkında bile değil.

İdris Küçükömer’in en  büyük yanlışı İttihat ve Terakki’yi, CHF ve CHP’yi, 27 Mayıs’ın Milli Birlik Komitesi’ni “sol” sanıp “sağ” sütuna yazmasıdır. Böylece, karşı cephe olarak, Prens Sabahattin kliği, Hürriyet ve İtilaf,  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti, Adalet Partisi  “Sol”a yazılmış oluyor. Ve zamanımızın aklıevvelleri sol listeye AKP’yi ekliyorlar. İşte efsanenin kaynağı bu hafifmeşrep fantezidir. (15 HAZİRAN 2007, CUMA)

***

İDRİS  KÜÇÜKÖMER  ŞİMDİ  ÖLDÜ

Gazeteciler İdris Küçükömer’i magazinleştirerek bir kez daha öldürdüler. Başta Taha Akyol olmak üzere İdris Küçükömer-İdris Küçükömer diye hünkürenlerin İdris Küçükömer’i anlayarak ve eleştirel gözle  okudukları, hatta okudukları kanısında değilim.

İdris Küçükömer, “Halk Demokrasi İstiyor mu ?”  (Bağlam Yayınları) adlı kitabının 283.sayfasında “Demokrat Parti’nin Dramı”nı anlatır. Demokrat Parti, bin yıllık antidemokratik  güçlü devlet geleneği ile ulusal egemenlik adına halka yakın olma eğiliminin yarattığı o derin çelişkiyi temsil eder. Tarihi miras ile demokrasi arasındaki çelişkidir bu. “Demokrat Parti, bir yandan yukarda kuvvetli bir hükümet ya da devlet gelenek ve arayışı içinde, öte yandan halka yakın olma ve onların taleplerini dikkate almak isteğindedir. Demiştim ki, iki istek var olan yapı içinde demokrasiyi kurma sürecinin başında tamamlaşan değil, çelişebilen isteklerdi.”(S.286)

Böyle bir Demokrat Parti’nin dönemin CHP’sinden herhangi bir farkı yoktur. Olamaz !

“Demokrat Parti mevcut kaynakların dağıtımı ve kullanımını hangi kriterlerle yönlendirecektir. Ve program olarak devletçi olmayan yol izleyeceği kabul edilmişti. Söz konusu tarihi hesap mekanizmaları yoksa kaynaklar nasıl ekonomik kullanılır ? İşte 1950-1960 arası gördük (öncesi nitel farklı değil şüphesiz), 1950-1953 arası sözde liberal, sonrası da  ‘de facto’ bize has devletçi. Özet olarak çeşitli seviyelerde rant, yani iktisatçılara göre kazanılmamış servet dağıtım mekanizması. ‘De facto’ bize has devletçilik, piyasada kaynak yaratılamaması sonucu olarak beliriyor; yukardan devletçilik geleneğine uygundur. Yatırım yetersizlikleri devletçilik ve ilginç olanı Merhum Menderes’i şehirlerin imarını yürüten sanki bir belediye reisi rolünde görüyoruz.” (S.286-287)

Doğru ve nesnel yoruma dayanan yukarıdaki satırları ben yazmadım. İdris Küçükömer yazdı. İdris Küçükömer’e göre Demokrat Parti’nin 1938-1950 arasının CHP’sinden herhangi bir farkı yok. Peki nerede o siyasal ve ekonomik liberal demokrasi ?

“Demokrat Parti devletçi olmayan yolu (?) seçmeyi vaat etmişti; sözde liberal bir yol izlenecekti. Üretim olanakları nasıl kullanılacak, dağıtılacaktı ? Ama 1957’de çaresiz devletçiliğe girdi de facto” (S.303) Yani 1957’de “de facto’ yani fiilen bir devletçilik.

Demokrat Parti’nin politikasını halkçı, ilerici, özgürlükçü ve dolayısıyla ‘sol’ olarak tanımlamak mümkün olmadığı gibi uyguladığı ekonomi programı da CHP’den kalma devletçi politikadır. Yeni Mürteciler bunu çok iyi bilirler, ama yalan söylemeye devam ederler. Düz gazete yazarlarının akılları varsa bu tehlikeli çelişkinin uzağında durmalarını salık veririm.

Peki nasıl oluyor da Taha Akyol, İdris Küçükömer’e dayanarak, ayda birkaç kez, eski DP’nin halkçı  ve sol bir parti olduğunu yazar ? Çünkü İdris Küçükömer’i gerçekten okumamıştır.

Demokrat Parti geleneğinin sürdürücüsü olduğu söylenen AKP’nin üretime dayanan herhangi bir ciddi ekonomik politikası yoktur. Cumhuriyet’in yarattığı sanayi kuruluşlarını satmakta, ele geçen para ile yatırım yapmamakta borç ödemektedir. Menkul Kıymetler Borsa’sı yabancıların elindedir. Sıcak para dışarı çıktığı, dolar birkaç puan yükseldiği, cari açık sınıra dayandığı zaman Türk ekonomisi kumdan kale gibi yıkılacaktır.

(HÜRRİYET, 16 HAZİRAN 2007)

[i] Özdemir İnce, Ne Altın Ne Gümüş, Doğan Kitap, 2004