SELF-DETERMİNASYON

“Kürtçülük Fesadı”nın, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ya da self-determinasyon ilkesini önümüzdeki günlerde sık sık gündeme getireceği anlaşılıyor.
3, 4 ve 6 ocak yazılarımda bu kavramı tarihsel bağlamı içinde ele aldım. Bu çok önemli ve o oranda kullanılması son derecede tehlikeli olan kavramın başta ortaya atan Demokratik Toplum Partisi (DTP) yöneticileri olmak üzere bütün siyasal partiler tarafından çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Bu nedenle, hepsinin bir uluslararası hukuk uzmanına danışmalarını tavsiye edeceğim.
Bugünkü yazımda kavramın hukuki yanını ele alırken Hüseyin Pazarcı’nın “Uluslararası Hukuk Dersleri, II.” Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara,1989)’den yararlandım. Kitabın yeni baskısı da varmış. İlgilenenlere salık veririm.
***
1789 Devrimi’nin “Milliyetler İlkesi”nden etkilenerek ulus niteliğini kazanmış insan topluluklarının bir devlet kurmaya hakları olduğu ileri sürülmüştür. Ancak, siyasal bakımdan Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasında çok etkili olan bu görüşün, yalnızca bir siyasal ilke oluşturduğu ve hukuksal bağlayıcılığa sahip olmadığı kabul edilmektedir. Buna karşılık, “halkların geleceklerini bizzat tayin etme hakkı” ya da kısaca self-determinasyon hakkı diye anılan bir ilkenin uygulanan uluslararası hukukta birtakım koşullarla kabul edildiği gözlenmektedir. (S.8)
***
Self-determinasyon hakkı 1918 Wilson ilkelerinden (3.ilke) kaynaklanmış olup, uygulanan uluslararası hukukta kabulü B.M. Andlaşması ile gerçekleşmiştir. Ancak bu çerçevede yalnızca adı verilen bu ilkenin uluslararası hukuktaki anlamının ve kapsamının belirlenmesi büyük ölçüde 1960’tan bu yana kabul edilen kimi B.M. kararları ile olmuştur. Bu kararların ilki B.M.Genel Kurulunca kabul edilen 14.12.1960 tarihli ve 1514 (XV) sayılı “Sömürge Yönetimi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri” olmuştur. (S.8)
Bundan sonra çeşitli bağlamlarda alınan B.M. kararları bu ilkeyi teyid ettikten sonra anlamları üzerinde de durmuştur. (S.9)
***
Kısacası, bağımsız bir devlet kurabilmenin ana koşulunun sömürge altında yaşayan haklarla ilişkili olduğu görülmektedir. Böylece, bağımsız devletlerin kurulması konusunda uygulamada karşılaşılan yollardan yalnız sömürgelikten kurtulma durumunda self-determinasyon ilkesine dayanılmasının kabul edildiği ve bir devletin tam bir parçasını oluşturan ülke üzerindeki toplulukların ayrılması yoluyla bir devlet kurulmasında bu ilkenin işlemediği görülmektedir. (S.10) Yani turşu kurar gibi devlet kurmak mümkün değil!
***
Bir devletten ayrılma yoluyla gerçekleştirilecek yeni bir devletin self-determinasyon hakkını kullanamamasının temel nedeni, uluslararası hukukun devletin ülkesinin bütünlüğü ilkesidir. Nitekim bu da B.M.Andlaşması’nın (Madde. 2/4) temel ilkelerinden biridir. Fesatçıların sandığı gibi Türkiye Kürtlerinin self-determinasyondan yararlanmasının hiçbir uluslar arası ve (Anayasa’nın 3 ve 4 maddeleri gereğince) ulusal dayanağı yoktur. (S.10)