SEYİR DEFTERİ

 

SEYİR DEFTERİ

Okyanuslar ötesinde bir yerde bilgisayarda arama ve tarama yaparken “Seyir Defteri”ne rastladım. 12 Mart 1971 darbesinde, Yıldırım Bölge’de gözaltına alınmamın macerasını yazdığım basit notlar. Ayrıntılarıyla yazmam mümkün değildi elbette. Bir aramada bulurlarsa canım fena halde yanardı. Boşlukları daha sonra dolduracaktım.

Yıllar sonra, gene böyle bir avara dönemde, bazı araları doldurdum. Sonrası mümkün olmadı, olamadı.

Şimdi, bir zorunlu bağlama, düğüm atılsın diye, en azından gene yitip gitmesin diye ilk halini siteye koymayı düşündüm. Bu metin de, anlaşılan, defterden bilgisayara ilk aktardığım metin. Aralıklarının bir bölümü doldurulmuş ikinci metnin bütün aralıklarının dolmasından sonra ortaya ne çıkacak bilemiyorum. En azından edebi-siyasal bir metin ve belki de biraz hesaplaşma ortaya çıkar.

1969-1970 yıllarında çalıştığım TRT Dışhaberler Müdürlüğü’nün çıkardığı (yayınladığı) “Dünya Sorunları” hizmet içi teksirli kitaplar yüzünden göz altına alınmıştık. O sırada ben artık Ankara Televizyonu’nunda Metin Yazarı olarak çalışıyordum. Eylül ayında Paris’e gidip ORTF televizyonunun en parlak yönetmenlerinden Jean-Claude Averty ile stüdyo rejisi ve belgesel çalışacaktım bir yıl. Gözaltına alındığım için bu proje yattı. Bu arada yurtdışına çıkışım yasaklandı. Gözaltından sonra özerk TRT’nin televizyonunda epeyce yükseldim, “Program ve Yayın Planlama Müdürü” oldum. Kaderin cilvesi bu ya, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin başkenti Doğu Berlin’de yapılan uluslar arası bir toplantıda Türkiye’yi temsil etmem gerekti. Yurtdışına çıkmam, bu nedenle 1975 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla özel olarak kaldırıldı. Daha sonraki uygulamalardan edindiğim tecrübeye göre, bir kez için mi tamamen mi kaldırıldığını bir türlü anlamadım. Çünkü taa 2000 yılına kadar hep bir pasaport sorunum oldu. Pasaport yenilemem bazen aylar sürdü.

12 Eylül darbesinden sonra insanların başına gelenleri düşündükçe, başıma gelenleri artık önemsemiyorum. Ancak 1982 yılında çıkan yeni bir yasa ile zorla emekli edildiğimi eklemeliydim. 45 yaşımdaydım ve televizyon program yapımı ve yayınlanması konusunda yetkin ve yetkili bir uzmandım.

Ancak şunu da belirtmeliyim ki 12 Mart ve 12 Eylül olmasaydı, benim bambaşka bir hayatım olurdu. Bana sorarsanız, şu günkü halimi hiçbir “şey”e değişmem…

Özdemir İnce

17 Şubat 2015

ÖZTÜRK LİSE DEFTERİ KAPAK
ÖZTÜRK LİSE DEFTERİ KAPAK

 

(ÖZTÜRK LİSE DEFTERİ)

I.BÖLÜM

Bodrum, 11 Ağustos 1971

Saat 5.00 (17.00). Han’da masa kurduk. İlhan (Berk), ben, iki mimar ve eşleri. Bir ara Han’ın kapısında bir motosiklet durdu. Nereid Pansiyo’nun sahibi ile bir polis gördüm. El salladılar. Hüseyin (Nalbantoğlu)  gitti. Meğer beni çağırıyorlarmış. Gittim. Polis beni karakola davet etti. Karakolda başkomiser yoktu. Ben meseleyi sordum nöbetçi polise. Bilmiyormuş.  Başkomiseri beklemek gerekiyormuş. Bekledik. Karakolun avlusunda turistler vardı. Suçları nedir bilmiyorum. Bir genç kız yanındaki delikanlıya sarılmıştı. Şaban adlı polis bağırdı çağırdı onlara. Karakolun bahçesinde böyle şeylerin olamayacağını söyledi.

Nihayet komiser geldi. Ankara’dan gelen bir emirle tutuklandığımı söyledi.

Pansiyonu arayıp okumak için yanımda getirdiğim kitapları müsadere ettiler. Ülker tam bu sırada geri döndü pansiyona, yüzü sapsarı.

Dostların Kırık Çatal’dan getirdiği köfteler ve şeftali.

Geceyi bir sandalye üzerinde uyuklayarak ve limanı seyrederek geçirdim.

Bodrum, 12 Ağustos 1971

Ülker saat 04’te geldi karakola. Peynir ekmek getirdi. Elimi yüzümü yıkadım. Üşüdüm. Çoktandır ilk kez içkisiz bir sabaha girdiğimi ve limanı bu saatte gördüğümü hatırladım.

Saat 08.00. Kaymakamlığın bir arabasına bindirildim. Ülker üzgün. Arabada polis Şaban, annesi, babası ve kızı. Zaten geceleyin İzmir ya da Ankara’ya götürülmem için pazarlıklar yapıldı karakolda. Ankara’ya götürülecek olsaydım bir başka polis gelecekti yanımda. Şans Şaban’a güldü.

Saat 10.00. Milas’ta Muğla Emniyet Müdürü’nün Dodge arabasına bindirildim. Benden başka, şoför-polis, bir sivil polis, Şaban, annesi, babası ve kızı.

Saat 12.00. Ortaklar’da Şaban’ın annesi, babası ve kızı indiler.

Saat 13.00. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı. Benim çoktandır arandığım iddia edildi.

Deniz Kuvvetleri Bölge Komutanlığı’dan Merkez Komutanlığı’na gönderdiler. İçinde kitaplarım bulunan el çantamı aldılar. Sonra iki jandarma refakatinde nezarethaneye gönderildim..

Saat 15.30. Nezarethane. Valizim açıldı. Gerekli eşyaları aldım. Sesim bir ara titredi. Neden sesim titrer benim ?

Nezarethanede yedi kişi var.

1.Ercan Aksayek. Teslim olmadan önce hakkında vur emri varmış.

2.Hüseyin Alpay (Hoca). Birecikli. Dikili’nin bir köyünde öğretmenlik yaparken iftiraya uğramış.

3.İsmet Bey. Soyulan Denizli Ziraat Bankası’nın müdürü.

4.Kemal (Korsan). Motor çalmış. Motorun içinde on bir yaşında bir çocuk varmış.

5.Hasan Mertoğlu (Deniz eri). Grand Hotel Efes’e çiş yapmak için girmiş.

6.Doktor Ceylan. Halk Mahkemesi kurmuş.

7.Nihat Oğuz. Halk Mahkemesi kurmuş.

Yatacağım yer birden bana Polatlı Toplu Yedeksubay Okulu’nu hatırlattı.

Ama bir hüzün. Gözümün önünde Ülker, Bodrum, deniz, güneş, Han’daki masam ve müzik. Düşünüyorum. Düşündükçe dolaşıyorum. Böylece volta atmış oluyorum. Demek ki voltanın vücut açmak  kadar düşünce baskısıyla da ilgisi var.

Saat 16.00. Gardiyan çağırdı beni. Bir gözlüklü, bir gözlüksüz, bir de profilden fotoğrafımı çektiler. Bir ara aklıma geldi. Ankara’ya otobüsle gönderilmemi istedim.

Saat 18.00. Akşam yemeği. Türlü, bulgur pilavı.

Çay. Gazoz.

Bir ara yorgunluk. Uykum var.

Sonra oyun oynadık.

Saat 22.00. Mario Puzzo’nun  Baba’sını okudum biraz. Sonra uyudum. Düşüncemde Ülker, Bodrum ve Tan.

İzmir, 13 Ağustos 1971

Saat 6’da uyandım. 7’de kalktım.  Gene sıkıntı. Sigara içtim. Bir daha.  Korsan’la konuştuk biraz.

Saat 10.00. Bir gardiyan gelip bugün Ankara’ya gönderileceğimi söyledi. Kendisine bilet paralarını verdim[1]. Gazeteler geldi. Milliyet’te suçumu öğrendim. Dış Haberler’in yayınladığı “Dünya Sorunları”[2]nın temmuz sayısı. İçim rahatladı. Kısa bir süre sonra özgürlüğüme kavuşacağımı sanıyorum.

Saat 17.50. Keko bana tırnak makası aramaya gitti. Ankara’ya hareket 20’de.

Saat 18.00. Yemek.

Saat 19.30. Gardiyan Aydın beni almaya geldi. Yirmi sekiz saat ortak yaşamdan sonra bile olsa ayrılık denen bir şey var. Vedalaşırken bayağı üzüldüm. Ercan’ın da sesi titredi.

Saat 20.00. Nezarethaneden hareket ettik. Bir zamanlar, yani dokuz yıl önce özgür geçtiğim sokaklardan geçiyoruz. İçimde bir burukluk.

Garajda, Bodrum’da Mercan Pansiyon’dan tanıdığım bir kadına rastladım. İki inzibat erinin arasında görünce bir tuhaf baktı bana. Birden gene Bodrum. İlk kez gerçek bir tatil yapacaktım. Param ve vaktim vardı. Neyse, gelecek yıl artık.

Otobüs 20.30’da hareket etti. Alsancak, kilise, Alcy’nin[3]öğretmenlik yaptığı kolej, Hürriyet Hanım’ın  eski evinin yerinde yükselen ve o canım sokağa yakışmayan bir apartman leşi.

Otobüs Bornova yönüne dönerken gözümü kapattım.

Mola yerlerinde yanımda iki inzibat eri ortaya çıktıkça herkes bir tuhaf süzüyor. “Hırsız mı, talebe mi, yoksa ?…” diye soruyor.

Ankara, 14 Ağustos 1971, cumartesi.

Geldik işte Ankara’ya. Otogarda sigara aldım. WC’ye gittim. Sonra taksi. Şoför bir hayli dolaştıktan sonra Ankara Palas’ın arkalarında bulunan bir binaya getirdi. Kapıda nöbetçiler. Burasıymış. İçeri girdik. Bir astsubay, bir binbaşı. Deniz inzibat eri “Siyasi tutuklu” diye tanıttı beni. “Ben siyasi tutuklu değilim” dedim.

Binbaşı bir yerlere telefon etti, gelip beni almaları için. Bir yarım saat bekleme. İki sigara.

İnzibat erlerinin kendi aralarında şakalaşmaları.

Nihayet beni almaya geldiler. İnzibatların başındaki assubayı gözüm ısırdı. O da tanıdı beni. Az kalsın “Teğmenim!?” diyecekti. 57. Er Eğitim Tugayı’nda bölük komutanlığı yaptığım sırada I.Takımda idi. Erlere adını sordum. “Salih !” dediler. Doğru. Pek yakınlık göstermedi. Haklı tabii. Bir sıkıyönetim tutuklusuyum ben şimdi.

Saat kaçta hatırlamıyorum III nolu Tutukevi’ne geldim. Gardiyan kapıyı açınca Dış Haberler’den bir arkadaşla karşılaştım. İçeri girdim. Emil (Galip Sandalcı) Ağabey de uyandı. Sarıldık. Başımdan gençleri kısaca anlattım.

Gene sağlam ve neşeli.

Sorgumuzun yapılması için Vedat Sertoğlu’nun İstanbul’dan, Baha Oral’ın da Londra’dan gelmesi beklenirse burada çokca kalmamız gerekebilir.

Kadın tutuklular voltaya çıktılar avluya. Sevgi (Soysal) ile Ela (Güntekin) yok ortalıkta. Galiba azar azar çıkıyorlar. Kadınlar da yaman volta atıyorlar.

Ankara, 15 Ağustos 1971

Yıldırım Beyazıt’ta ikinci gün bitip ikinci gece başladı. Emil Ağabey üst ranzada Moderato Cantabile[4] okuyor. Ben de bir polisiye roman okuyup bitirdim.

Ben geldikten sonra gözaltına alınanların sayısı oldukça arttı.

Tutuklular arasında iki nefis adam var. Davaları etek davası. Durmadan anlatıyorlar. Bir yerde basılmışlar,  suçu birbirlerine atıyorlar. Kadınları da yakınlardaki bir başka binada. Volta saatinde pencereye yığılıp millet “maksili” ile “kırmızı pantalonlu”yu seyrediyor. Ben birinde Naciye (Öncül) Hanım’ı tanıdım.(Türkiye’nin Diyanet  İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki’nin kızı, Ülker’in Gazi’de hocası ve ilk Virginia Wolf çevirmeni).

Muammer Sun, karısı ve Alcy (Ülker) geldiler bugün ziyarete. Birinci sigarası ve Benoit’nın verdiği iki paket Gauloise getirdi Alcy.

Günlük yazmak zor.

Alcy Salı günü görüşmeye gelecek.

Hapishanede yıllarca yıllarca yaşanabilir mi ? Belki yaşanabilir. Bazen boğucu oluyor, bazen da dinlendirici. Belki de bu içinde bulunduğumuz koşullar gerçek koşullar değil.

Bugün öğleden sonra 75 yaşında bir ihtiyar geldi. Posof’ta yasak bölgeye girdiği için yakalanmış. Kulakları duymuyor.

Macit Bey pek eften püften adammış Abdullah Öztürk’e göre. Bu Abdullah Öztürk müthiş bir adam, 47 yaşında ama 32 yaşından fazla göstermiyor. Tam bir güneyli gibi kaşını gözünü oynatarak konuşuyor. Daha çok kadın üzerine.

Müzik dinleniyor, kağıt (iskambil)  falına bakılıyor. Hapishane bir kalıp gibi, tıpkı bir kundura kalıbı, insanı biçimlendiriyor. Örneğin volta yürüyüşünü insan kendiliğinden keşfediyor.

16 Ağustos

Çarşaflar yıkanmak üzere toplandı. Kilo mi alıyorum, veriyor muyum, yoksa yerimde mi duruyorum, belli değil.

Geçen hafta bugün Bodrum’da… Güzeldi.

Bu sabah Alcy, Erhan (İmset. Tv.Müdürü))  ve Alpaslan (Öner) geldiler. Pencereden gördüm. El salladık birbirimize. Alcy’nin Tan’ı getirmediği iyi oldu. Oğlumu parmaklıkların gerisinde görmeye dayanamam.

*Paket değiştokuşu

Pazartesi

Perşembe      }       günleri saat 14-16 arası.

Cumartesi

Bugün dört tahliye, iki de tutuklama oldu. Sabahleyin götürülen yetmiş beşlik babadan bir haber alınamadı.

17 Ağustos

Bugün Alcy (Ülker)  geldi. Erhan ve Alpaslan’ı uzaktan gördüm. Nilay, Varlık (Özmenek) ve Ertan (Somunkıran) pusula yolladılar. Ülker’in morali iyi görünüyordu. Benim de öyle. Dostlar gelip aramışlar.

Biraz önce “Burası Muş’tur”u dinledim radyoda. Kaç yıldır şiirini yazmayı düşündüğüm bir ses !

“Müebbed tüketir benim sabrım.”

Tutukluevindeki dostlar:

Levent Gölcüklü. ODTÜ (Bıyıklı)

Edip Kaner. AİTİA.

Sacit Gökkaya. Sayıştay Denetçi Yardımcısı.

Saat 21’e doğru 7 delikanlı daha geldi.

(19) Fuat Uğur ODTÜ

(21) Kamil İlhan ODTÜ

(19) İsmail Arısoy ODTÜ

(19) Mehmet Elçioğlu, Kaliforniya Üniversitesi

(18) Nail Maktar, Eskişehir Atatürk Lisesi

(23) Ertuğrul Özgürce (Polatlı)

(18) Besim Demirel, Eskişehir Atatürk Lisesi

18 Ağustos

Traş oldum ! Bu  gece  çok kötü uyudum. Bütün parçaları toplasam tümü 2 saat ya eder ya etmez.

Burada üç zaman var ve bunlar yemek saatlerine göre ayarlanıyor. Bunun dışında hapisane içi zamana sahip olmak, onun üstüne çıkıp yönetmek gerek. Eğer bu üç zaman bütün sürece hakim olursa can sıkıntısı ve umutsuzluktan kurtulmak olanaksız.

Dün sünger, sigara tablası ve plastik bardak getirdi TRT’den arkadaşlar. Şimdi masaları sabunlu suyla yıkıyoruz (yıkıyorum), vücudum biraz  hareket ediyor. Vakit geçiyor. Pislik temizleniyor. Her sabah koğuşu da temizliyoruz.

Bu sabah yirmi dakika yürüdüm, on beş dakika da spor yaptım. Yarın  Ülker mayomu getirince bu spor işini daha ciddi ele alacağım. Başka çare de yok zaten. Ye, iç, yat ! Sonunda kilolar yığılmaya başlar. Gövdeyi, vücudu yormak gerek ki insan aklı gövdesinden bağımsız olarak düşünmeyi başarsın.

Zaman dilimlerinden en tuhafı ve en hızlı geçeni akşam yemeğinden sonra. Sanki gün ışığı zamanı yavaşlatıyor gibi, karanlık basınca saatler hızla geçiyor.

Kısa bir süre sonra özgürlüğüme tekrar kavuşacağımı bildiğim içindir belki; zamanımı dilediğim gibi ayarlayamıyorum.

Bir soru : 5, 10, 15, 20 yıla mahkum olsam, hapisanede yazabilir miydim acaba ? Yoksa yaşam dinamizmine sıkı sıkıya bağlı oluşum beni umutsuzluğa, yozluğa mı götürürdü ? Bilmiyorum.

Kendime bir övgü : Deneyimini ve pratiğini yapmadığım şeyler hakkında önyargıya başvurmamam yararıma oluyor. Şu sekiz günlük yaşantı ve deney bunu doğruluyor. Önyargım olmadığı için kendi hakkımda, özümle ilgili bir karara varmam gerekmedi. Burada yaşamın bir parçasını yaşıyormuşum gibi. Canım sıkılmıyor. Ama derinlemesine düşünmüyorum da.

Burada beni ve bizi ne kadar tutarlar bilmiyorum. Ama yarından itibaren yaşam düzenim şöyle olacak.

1.Spor

2.Okuma

3.Düşünme

4.Yazma denemesi (oğlum Öz, düşün ki  bir yıldan fazladır şiir yazmadın.)

Yıllardır hiç bu kadar dinlenmemiştim. Bu iyi. Ve yıllardır ilk kez sekiz gündür içki içmiyorum. Beynimde bir aydınlanma başlıyor. Bu düzeni dışarıda da sürdürmem gerek.

Bugün canı sıkılıyor Emil Ağabey’in biraz (Saat: 11.39).

Mehmet Elçioğlu : “Artık ilk geldiğim kadar büyük değil hapishane.”

Özdemir İnce : “Çünkü sabrın tükendikçe hapishane küçülür tıpkı bir yüreğin büzülmesi gibi.”

Seksçilerden Apo tutuklandı. Ama nedense Balgat’a gönderilmedi. Başlangıçta birkaç gün içinde çıkabileceğini sanıyordu. Ama duruşmadan sonra eşekten düşmüş karpuz gibi oldu. Şimdi vurdu kafayı uyuyor.

Şişmanlıyorum. Ekmek yememek mümkün değil. İlaç almama rağmen çok yiyorum. Ülker yarın mayomu getirse iyi olacak.

Fransızca müzik duydukça Paris’i düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki bu kez de bir bokluk olacak ve gidemeyeceğim.

Vedat Sertoğlu da gözaltına geldi bugün. Böylece gözaltına alınması istenenlerin biri hariç (Baha Oral, o da Londra’da) hepsi tamamlanmış oldu.

Tahminime göre : Bu hafta sonunda ya da önümüzdeki hafta başında savcıya ifade veririz. Boş yere burada tutuyorlar. Yazık ! Tatilimin içine tükürdüler. Ama kendimi denemek fırsatını da verdiler bana.

Şimdi dış dünyada neler var acaba ? Alcy ne yapıyor ? Tan uyudu mu ? Kuğulu Park’ı kim dönüyor ? Paris nasıl ?

Tutuklu olup bir yere kapatılmak çok komik geliyor bana. Sanki bir oyun. Bir western gibi bir şey bazen. Bazen da hiç kimsenin hiç kimseyi ne sebeple olursa olsun tutuklamaya hakkı olmadığını düşünüyorum.

Bu polislere aklım ermiyor hiç. Güçlü olduğun zaman boyun eğmek için can atarlar. Güçten düştünmüydü geçmişin acısını çıkartırlar.

Örneğin Şaban : Bana kaç kez, gidip kapalı dükkanları açtırıp şarap aldı. Şarap verdim içti. Ama beni İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’na teslim ettiği zaman, benim gibi heriflerin mutlaka kurşunlanması gerektiğini söyledi bir assubaya. Ben nasıl olsa buradan çıkacağım, tekrar Bodrum’a gideceğim, belki Şaban bana gene şarap alacak. Ama oturup benimle asla şarap içemeyecek artık. Böyle adamlara haddini bildirmeli.

19 Ağustos 1971

Saat 06.00. Bugün de pek iyi uyudum sayılmaz. Birkaç düş gördüm. Zaten içeriye girdim gireli sık sık düş görüyorum. Bazen de sıçrayarak uyandığım oluyor. O zaman bir orkestra gibi (ama bir detone bir orkestra gibi) horlayanları duyuyorum. Biri var, gençlerden biri olacak, sayıklıyor durmadan. Söyledikleri açık seçik anlaşılıyor. Ama kim henüz anlayamadım.

Emin Ağabey, Şahap ve Semih beyler, Apo ve Muzo ve bir de ben… Bizler yaşı 30’un üzerinde olanların  dışında geriye kalanların yaşı 18-23 arasında değişiyor

Saat 06.41. Altıya doğru yataktan kalktım. Traş oldum. Sanki bugün sorguya çağırılacakmışım gibi bir önsezi var. Çağırmasalar bile her gün hazır olmak gerek.

Aslında yanımda elbiselerim olsa belli saatte, belli elbiseler giyerim, sanki dışarıdaymışım  gibi. İnsan kendini asla ihmal etmemeli içeride, temizliğine dikkat etmeli, sanki tutuklu değilmiş gibi davranmalı, iç disiplin yönetmeliğine uymanın dışında hapishane  yöneticilerine ve personeline karşı sanki tutuklu değilmiş gibi davranmalı… Bunların tersi insan onurundan ödün vermek ve alçalmaktır. Yaşamın ve belki de kişiliğin bölünmesidir.

Unutmamak gerekir ki, insan hapishanede de özgürdür. Çünkü bir bakıma özgürlük insanın yüreğinde, ciğerinde ve beynindedir. Bunlar olmadıktan sonra dışarıda olmuşsun kaç para eder.

Geçen hafta biri sabah Bodrum karakolunda Alcy’mle birlikteydim. Raşit’in kahvesindeki dostları görüyordum karakolun penceresinden. Liman durgundu, bir trançanın sırtı renginde.  Aradan kaç gün geçti : 8 gün. Birtakım duygu ve tepkiler bitti, yenileri başladı. Okumak ihtiyacı  yavaş yavaş ağır basıyor. Yazmak, biliyorum, bunun ardı sıra gelecektir. Yazmak ! Yazılacak bir şey varsa, mutlaka yazılacaktır. Çünkü kendini yazdırır.

Dün akşam, yıllar önce gördüğüm, belki 15-16 yıl önce, bir filmin romanını okudum Türkçe :

La salaire de la peur. Korkunun Bedeli. Baş rolünü Yves Montant’ın oynadığını da hatırlıyorum. Mersin’de görmüştüm. Film üzerine Özislam Demirsar’la konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Düşünüyorum da, o yıllar, şimdi hapishanede olduğum kadar özgür değildim. (Burada dur).

Geçmişime eğilmem, onu gözden geçirmem ve değerlendirmem gerek. Bu da ancak zorunlu kapatılmışlık durumunda mümkün. Bu durum uzarsa, gerekli gördüğüm bu gözden geçirmeye bir ucundan başlamam gerekecek. “Geçmişi yeniden ve tekrar yaşamak”. Bu konu oldukça ilginç.

Bazı şeyleri düşünmemeye, özlememeye çalışıyorum  (Alcy, Tan, vb.) ve bunda da başarıya ulaşıyorum. Yoksa halim duman!

20 Ağustos

Ben oyun oynarken Apo bu defteri gizlice okumuş. Bok herif ! Bu tipten heriflere biraz yüz verildimi insanın başına çıkarlar. Gerçek köpek ile kof aslan kişilikleri arasında, karşısındakilere bağımlı olarak mekik dokurlar. Bok oğlu bok ! Yalancı ve rüşvet yiyici. Bütün anlattıkları yalan. Bu kadar yalana başvurmasının nedeni nedir acaba ? Hayatımda bunun kadar yalan söyleyeni görmedim.

Saat 6.50. Bugün saat 5.30’da arka avluda voltaya çıktık yarım saat. Birkaç gündür çıkmıyorduk. Uzaktan, kadınlar kısmında Esin’i “Madame” Esin Talu Çelikkan) gördük. El salladı.

Avluya futbol sahasına çıkan futbolcular gibi çıktık. Önde Emin Ağabey ve ben.

Bir haber: Bir  astsubay yarın sabah beş kişinin savcılığa gideceğini söylemiş. Söylendiğine göre adam listeyi yüzbaşının masasında görmüş. Bu beş kişi biz olabiliriz. Levent, Olcay, Hulusi, Tayfun ve Fatin (asker) olabilirler. Ama toplulukların söz konusu olması daha olası.

Önemli olan  bu beş kişinin yakında buradan  gidecek olması.

Mehmet Elçioğlu, “Ağabey sizin bu ilk düşüşünüz mü hapishaneye ?”  diye sordu.

Benim cevabım: “Yoksa çok mu tecrübeli görünüyorum ?”

Bütün millet yere yattı gülmekten. İnsanın her yeri evine, yurduna çevirmesi çok güzel bir şey. Böylece dış dünyanın kendisini ezmesine izin vermemiş oluyor.

21 Ağustos

Hemen hemen hiç uyumadım.

Sacit durmadan sayıklıyor. Ama durmadan, ve haykırıyor. Mehmet horluyor. Bir başkası da horluyor karşı tarafta.

Saat sabahın beşini on iki geçiyor. İki-üç saat sonra savcıya  gidip-gitmeyeceğimiz belli olacak. Bugün gitmesek bile pazartesiye gideriz diyorum ben. Çünkü Baha’yı beklemenin akla yakın bir açıklamasını yapmak mümkün değil. Fakat Vedat için durum aynı değildi, onun gözaltına alınması hepimiz için iyi oldu.

Hava soğumaya başladı. Pencereden baktım, iki tel örgü arasında nöbet  bekleyen asker parka giymiş. Ankara’nın çok sevdiğim serin eylül havası. Tel örgülerin gerisinde bir sebze bahçesi var. Fasulye sırıkları ve gümüş renkli lahana dizileri görülüyor. Elektrik telinde bir uçurtma leşi. İki sebze bahçesi arasında birkaç küçük ev. Birinin mavisi anlatılmaz güzel. Buraya su nereden geliyor anlayamadım. Beni şaşırtan bahçenin bir Çukurova bahçesine, kavakların da sulak Toros düzlüklerindekilere benzemesi. Daha yukarılarda bir Orta Anadolu kasabası bütün yılgınlığı ve karamsarlığı ile başlıyor. Kavakların arasından birkaç yüksek bina ve Anıtkabir görünüyor. Ankara’nın içinde bilmediğim tuhaf bir manzara. Tıpkı balkonda yetişen naneler gibi.

Geçen hafta bugün iki yanımda iki muhafız, bu saatlerde Ankara’ya gelmiştim. Bu bir hafta iyi geçti sayılır. İnsanları ve kendimi tanıma bakımından yıllara bedel bir hafta. Bir kamp hayatı. Ama bu yaşam savcının sahneye girmesiyle gerçek boyutlarına ve kimliğine yaklaşacak. Şimdiye kadar ben durumu kendime göre değerlendirip arkadaşların düşüncelerini dinliyordum. Suçlama yönünden bütün yoksunluğuna rağmen savcı diye bir olgu var. Ya bugün, ya pazartesi ya da daha sonra bu olguyu göreceğiz. Ama unutmamalı ki olgular her zaman bütün gerçeği içermezler !…

Moderato Cantabile’yi okudum. Türkçe. Fransızcasını 1964 yılında bir Ankara-Aydın otobüs yolculuğunda okumuştum. Şubattı. Göz alabildiğine kar vardı. Kitap hüzünlendirdi beni. Canım sıkıldı. Voltaya çıkılıyor.

22 Ağustos

Pazar. Sanki evdeymişim. Çalışıyormuşum gibi. İstediğim kadar yatakta kalabilirmişim duygusuna kapıldım. Saat altı. Yataktayım. Bu gece nihayet uyuyabildim.

Dün akşam Abdullah Hoca ile Faşho  Nihat’ı tahliye ettiler. Ama iki öğretmen onların yerini doldurmakta gecikmedi. Biri Konya Kız Öğretmen Okulu tarih öğretmeni, öteki Konya Ereğlisi’nden. Görür görmez öğretmen oldukları anlaşılıyor. Buruk bir ağırbaşllıkları, gövdesel acemilikleri, bir tuhaf tutuklukları var. Pencereden voltada seyrettiğim 85 kişi arasında da öğretmenler hemen ayırtediliyor. Yüzleri, jestleri, mimikleri, giyinişleri onları hemen ele veriyor. Diyorsun ki işte bir öğretmen, bir Anadolu öğretmeni. Sanırım çoğunu 141-142’den  getirmişlerdir. İnanıyorum ki bu adamların ödünsüz ve içten Atatürkçü olmaktan başka suçları yoktur. Ve bu erdemleriyle taşralı kodamanların ve yöneticilerin fincancı katırlarını ürkütmüşlerdir… Onları buraya getiren 1960’tan itibaren biriken ve katmerlenen gerici öfke ve kin.

Eğer şu anda öğretmen olsaydım gene tutuklu olacaktım. Beni buraya getiren motif de bu soyut öfke ve kin olacaktı. Şimdi burada bulunuş nedenim de “aşağılık” yönünden birincisinden geri kalmaz. Emil’i harcamak istiyorlar ve bizi de figüran olarak kullanıyorlar.

Yazık ! Kokmuş düzenin entrikacılarına, üç kağıtçılarına, madrabazlarına alet oluyorlar ! Öyle insanlar tanıyorum ki AP (Adalet Partisi) döneminde bir partizan-militan-memur oldukları için muteber kişilerdi, birer kilit adamdılar ve şimdi de öyleler.

Bu on bir günlük deney bana, dışarıda, 11 yılda görüp öğrenemeyeceğim şeyler öğretti. Bodrum-Ankara süreci içinde. Ve bu süreç devam ediyor ve ben öğreniyorum.

Pazartesi günü savcılığa ve mahkemeye çıkacakların listesi okundu. Bizler yoğuz. Bizi ifadeye çağırmak için hiçbir neden görmüyorlar ve “biz bir ay buradayız” diyordum, ama bir ara saçma bir umuda kapılıp “Cumartesi ya da pazartesi” demeye başlamıştım.

İster pazartesi, ister cuma, ister üç, ister on üç gün sonra… Annemin dediği gibi sayılı günün ömrü az olur.

En geç 10 eylül günü bizi sorguya almak ve salıvermek zorundalar. Yazık bütün bunlar olmamalı biz yaralanmamalıydık.

“Pencereden üç kavak görünüyor

Biri yeşil biri sarı biri pembe

Tıpkı karelerle büyütülmüş resimler gibi

Demir kareleri içinde penceremin.

Neler var kavakların gerisinde ?

Neler var penceremle kavaklar arasında ?

Kavakların ötesinde Ankara, karım, oğlum,

Penceremin dışında tel örgüler, nöbetçiler.

Bakıyorum kavakların salınışına

Penceremden koşan askerler geçiyor

İçimden kavaklar, söğütler geçiyor

Aklımda oğlumun kokusu

Aklımda ceylan karım cerenim

Mahpushanede bir bakıma yalnız ve dostlar arasında

Bir Pazar sabahı 1971 ağustosunda.

Çala kalem yazdığım bu birkaç dize daha sonra gelişirse, bir yılı aşkın süre devam eden suskunluğum sona erer.

Ülker Salı günü gelecek

Kitaplar, dergiler, çamaşırlar

Ülker Salı günü gelecek

Yüzünde güneş, gülücükler ve umut

Deniz ve yeşillik getirecek.

Bugün Pazar, yarın pazartesi

Sonra Salı, Salı günü Ülker gelecek !

Ülker’in gözleri yeşil

Ama gölge ve güneşte değişir.

Ülker umut, Ülker yenilmezlik

Deniz, toprak, kavak ağaçları, nar

Salı günü Ülker gelecek !

Bugün Pazar, hapishanede ve dışarıda

Evimde Pazar. Ülker pazarı yaşayacak

Oğlum pazarı didikleyecek, tozunu atacak

Ülker Salı günü gelecek.”

Pazar günleri zaman duruyor. Bu bir tutuklu için çok önemli. Zaman durmamalı, beklenene doğru hızla gitmeli. Pazarın korkunçluğu gelmesinde (burada bir duygusal çelişki var). Geldimiydi gerisi kolay. Çünkü bir gün sonrası pazartesidir ve zaman yürür. Dün pazardan korkuyordum, bugün korkmuyorum. Taa gelecek pazara kadar. Burada en fazla kaç pazarım var daha ? Bugün 22 ağustos Pazar, sonra 29 ağustos Pazar,  5 eylül Pazar, 12 eylül Pazar. Demek ki bir ay dolacak olsa üç Pazar var. Ve böylece 36 yaşıma burada girmiş olacağım. Şimdiye kadar ancak çalışmış, didinmiş, boğuşmuş ve ilk kez tatile çıkınca da traji-komik bir saçmalıkla tatili yarım kalmış 35 yaşım. Daha kaç yıl yaşarım ? Bilemem. Ama şu var ki gövdemin en fazla on beş yılı var. Bir şiirimde dediğim gibi “ölüp gideceğim bir gün, kendime kıyacağım belki de”.

Geride henüz üçü benim, üçü de çeviri altı kitap var. Bir kitaplık da dergilerde yayınlanmış şiir. Sanat yazıları, eleştiriler hakkında yaptığım tasarıları yerine getiremedim. Ama, sanırım, 27 Eylül’de Paris’te olabilirsem, Paris dönüşü birçok şey değişecek.

Burada, yazmanın, hergün yazmak (ama ne olursa olsun) gerektiğini bir kez daha anladım. Pencereden bakıyorsun, tel örgüleri, kavak ağaçlarını ve silik Ankara’yı görüyorsun. Bunları defterine geçirirken, birden, nereden geliyorsa geliyor, gelip vuruyor şiir.

Edip Cansever’i, İlhan Berk’i sabahtan akşama sanatla uğraşabilme olanaklarına sahip oldukları için daima kıskanmışımdır.

Yirmi ranza. Kırk yatak. On yedi kişi uyuyor. Üç masa. Masaların üzerinde on kadar Birinci ve Bafra paketi. Çok sigara içiliyor.

Bugün Pazar. Saat 7.20. Ülker uyandı mı acaba ? Oğlum, Tan’ım ne yapıyor acaba ?

“Zordur  bir tutuklunun oğlu olmak”.

Bu sabahki üçüncü-dördüncü sigaram.

Bireyci, benmerkezci kişiler hapishanede hemen  yüzeye çıkıyor ve daha çekilmez oluyor. Sanki bu insanları slow motion seyrediyorsun. İğrenç !

Saat 14.00. Necati Çınar (Konya İlköğretmen Okulu Tarih Öğretmeni) 141-142’den tutuklandı. Daha dün akşam getirmişlerdi Konya’dan.

23 Ağustos, pazartesi

 Bizim gruba Albay da katıldı. Gençler mahkemeye gidecekler 15.30’da. Bizim iş uzayacağa benziyor.

24 Ağustos, Salı

Sacit 141/142’den tutuklandı. Biraz önce Mamak’a gönderildi. Radyo da onunla birlikte gitti.

Ülker bugün nedense üzgündü.

Annem ve babam geldiler. Hiç beklemiyordum. Gelmeleri iyi olmadı.

25 Ağustos, Çarşamba

Cehaletin intikamı ve l’Age de raison[5].

Gençler hapishaneyi evlerine dönüştürüyorlar. Bu kuşak, bu yaşı 16-24 arasında olan kuşak, ne bize, ne de bizden önceki kuşağa benziyor.. En bilgisiz, en bilinçsizlerinde bile bir dinamizm var, kendine güven var. Bizim zamanımızda gençler arasında bir kaynaşma ve dostluk yoktu. Hepimiz, ayrı ayrı, kendini beğenmiş bireylerdik, bireycilerdik. Bunlarda bu yok. Sürekli bir kıvanç içindeler. Ve çağlarını el yordamıyla bile olsa kavramışlar.

Örneğin Mehmet’in durumu. Mehmet müthiş zeki ve alçakgönüllü. ABD’de iki yıl kalıp da Amerika ve Amerikalıyı onun gibi toleranslı ve doğru anlamışına rastlamadım.

Bizim zamanımızda sevgisizler çoğunluktaydı. Hatırlıyorum pek az kişiyi severdim ben. Bunun nedenini şimdi gayet iyi anlıyorum. Bizi örnek almayışlarına, bize saygı duymamalarına saygı duyuyorum.

Hemingway’in “Nehrin Ötesinde”sini bitirdim. Müthiş güzel, pırıl pırıl, elmaslara benzeyen diyaloğlar. Ama ne yazık ki  romanın bunların dışında bir şeye ihtiyacı var. Konunun trajik yönü diyalogları aşıyor. İç çözümlemeleri ilişkilerin yorumlarını gerektiriyor. Tek boyutlu, bir Pazar yeri gibi bir roman. Ama parıltılı.

“Yaşlı Adam ve Deniz”i okuyacağım. Bu kısa romanı ilk kez Mersin Lisesi’nde öğrenciyken okumuştum. Bir Çarşamba günü, öğleden sonra, boş bir sınıfta, ilk katta, avluya bakan ve öğretmen masasında, izci toplantısını beklerken. Lise birdeydim galiba. Tam 18 yıl önce.

Hay Allah ! Hiç beklenmeyen bir şey oldu. Şahap ve Semih beyler ile Esin  hanımı savcılığa çağırdılar biraz önce. Sanırım öğleden sonra da biz gideriz.

Savcı çağırdı. Bir buçuk saat ifade verdim. Kararını bildirmedi, ne benim için ne de ötekiler için. Yarım Emil Ağabey sorguya gidecek sanırım. Kararını hepimizi dinledikten sonra verecek. Sonuçtan hiç kuşkum yok. Ama burada boş vere kapalı kalmasak çok iyi olacak.

Orta Doğulu delikanlılar biz savcıya gidince tahliye edilmişler. Hapishanemiz birdenbire ıssızlaştı.

27 ağustos, Cuma

Vedat Sertoğlu, Semih Sermet, Esin Hanım, Şahap Kalgay ve Sami Keçeci biraz önce serbest bırakıldılar. Hepimiz (Emil Ağabey hariç) birlikte ifade vermiştik. “Dünya Sorunları” ile ilgili olarak hepimizin durumu aynı idi. Buna rağmen savcının beni serbest bırakmayışının nedeni ne ola ki ?

Emil Ağabeyin sorgusu henüz yapılmadı.

Canım iyice sıkıldı. Ama kısa zamanda üstesinden gelirim bunun. Ama vakit geçiyor. Burada yok yere tutulmam yüzünden Paris’e gidemezsem bunun sorumlusu kim olacak ? Bu durumda kimse. Çok yazık. Ötekiler hakkında karar verildiğine göre benim hakkımda da bir karara varmış olması gerekir savcının. Beni tutuklaması için bir neden yok ki tutuklasın beni.

Kalmamın iyi bir tarafı var: Emil Ağabey yalnız kalmayacak. Ben asıl onun için üzülüyorum. İşin  hukuki yönü iflas etti. Geriye kişisel yön kalıyor. Kişisel ! Kişisel amaçla bir insana her şey yapmak mümkündür.

28 Ağustos, cumartesi

Dün çıkan dostlar bu sabah evlerinde uyandılar. Şimdi, Emil Ağabey ve ben, en eskiyiz burada. Çoğunluğu Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden.

Ben kendimim bile koktuğu bir yerdeyim. Haksızlık her zaman mümkündür ve buna bir dereceye kadar dayanmak mümkündür. Ama haksızlık doruğuna yaklaştığı oranda benim de isyanım artar. Hangi hakla tutuyor beni burada Bay Savcı. Eşit şartlar altında kendisiyle konuşabilseydik bana sorduğu soruları sorabilir miydi ?  Hiç sanmam. Sorsa bile cevabını alırdı. Ne çare ki o savcı ve ben de gözaltına alınmış bir vatandaş. Falanca kültür ataşesinin kart viziti niçin varmış bende ? Soru mu Tanrım ! Yazarım, şairim, televizyoncuyum… Sergiler, kokteyller, konserler var… Biri tanıştırıyor. Her uygar insan gibi kart-alınıp veriliyor. Dört bine yakın kitap arasında on kadar yasak kitap ! Hangi kitap yasak, kim yasaklamış, bu kitaplarla ilgili resmi bir bildiri mi var ? Yok, yok.

Öfkem burnumda. Ama kapatmışlar bir kez dört duvar arasına. Ne yazarsın ?

Emil Ağabey’i çağırırlar mı acaba sorguya ?

Şu Paris işi olmasa, kendimi iyice tanımak için ele geçmez bir fırsat bu. İçeri gireli 17 gün oldu. Ama resmi hesaba göre 14. Ne olursa olsun yarısı geçti sayılır. Bugüne kadar bir yığın haksızlıkla mücadele ettim, dayandım, yenilmedim, yıkılmadım. Gene yıkılmayacağım. 30 Ağustos’ta 36 yaşıma gireceğim, ama gene de hâlâ gencim. Sonunda biliyorum ki ayakta kalacağım, adım, yazılarım, şiirlerim, eserlerim kalacak. Ve gene iyi biliyorum ki beni burada haksız yere tutanların çocukları benim adımı taşıyan bir sokaktan geçecekler. Babalarının, dedelerinin beni haksız yere hapis tuttuklarını bilip-bilmemelerinin hiç mi hiç önemi yok.

29 Ağustos, Pazar

Gözaltında geçen üçüncü Çarşamba, üçüncü Perşembe, üçüncü Cuma, üçüncü cumartesi, üçüncü Pazar.

Bugün  gazetelerde hakkımızda haberler yayınlandı. En tamı Milliyet’teydi. Milliyet ayrıca Emil Ağabey’in ilk sorgusunun pazartesi, yani yarın yapılacağımı yazıyor :

“BEŞ  TRT’Cİ DÜN SERBEST BIRAKILDI.  ANKARA, ÖZEL

Bir süre önce TRT Yönetim Kurulu Üyesi Emil Galip Sandalcı ile birlikte Sıkıyönetim tarafından gözaltına alınan TRT’cilerden Esin Talu, Vedat Sertoğlu, Şahabettin Kalgay, Sermet ve Sami Keçeci dün ilk sorgularından sonra serbest bırakılmışlardır.

Emil Galip Sandalcı’nın sorgusunun pazartesi günü yapılacağı öğrenilmiştir. Gene aynı şekilde gözaltına alınanlardan Özdemir İnce’nin ilk sorgusu yapılmış ancak hakkında ne karar verildiği açıklanmamıştır. (Milliyet, 29 Ağustos 1971)

Hapishane iyi bir sınav. Hem içeride hem de dışarıdakiler için. İçeri düştüm düşeli arayıp soranım olmadı. Belki de görüştürülmeyeceklerini bildiklerinden diyeceğim (çünkü aynı soyadlılar görüştürülebilir) ama Emil Ağabey’i aramaya gelenleri düşünüyorum da aranmadığımı anlıyorum. Kimseyi suçlamaya hakkım yok. Herkesin kendine göre bir nedeni, bir özrü olabilir. Ama şu var ki içerdeyken aranmak insanın moralini düzeltiyor. Ve şimdi çok iyi anlıyorum, daha önce gözaltına alınan bazı dostları aramayarak yaptığım büyük eşekliği. Kendimi hiç bağışlamayacağım. Bu da burada fark edip ilk fırsatta düzelteceğim bir kusur.

Dün ODTÜ’lü 10 delikanlıyı serbest bıraktılar. Bunlardan dördü tam on gündür gözaltındaydı. Ama ne var ki durumlarından kimsenin haberi yokmuş. Yenilerden ikisinin babası bazı yerleri harekete geçirince öğrenmişler. Bundan sonra durum düzelecekmiş.

Yarın pazartesi. Bugün ziyaretimize gelen Askeri Baş Savcı‘nın dediğine göre durum bir hafta içinde aydınlığa çıkacakmış. Çünkü sadece altı kişi göz altındayız ve bizi bir yığın asker bekliyor.

Türkiye’de hiç kimse bizim kadar güvenlik altında olamaz. Demir parmaklıklı pencereler, zincirli kapı, dışarıda üç sıra dikenli tel. Ve binanın etrafında tomsonlu nöbetçiler. İçeriye hırsız, it uğursuz  giremez. Büyük bir can ve mal güvenliği içinde mışıl mışıl uyuyoruz. Uyuyoruz ama ben ne yaparsam yapayım altı saatten fazla uyuyamıyorum.

Buraya geldiğimde mevsim yazdı. Şimdi sonbahara döndü ve bugün yağmur yağdı. Demir parmaklı pencerelerden toprak kokusu girdi koğuşa.

Bu hafta, yarından itibaren mutlu bir hafta olabilir  ve gelecek hafta bugün evde olabilirim ben.

Radyo, televizyonun yarın özel bir program yayınlayacağını söyledi.

30 ağustos, pazartesi

36 yaşımdayım.

– Yürek de çilekler gibi dondurulabilir

– Eline dağlar değmiş

– Şafağın ucu göründü

– Dağların arkası aydınlandı

– Bir bulut oynadı Sivas elinden

– “Bir bulut oynadı.”

Saat 13.00. Zafer Bayramı şerefine haşlama et, pilav ve lokma yedik,

(Bugün doğum günüm.)

Saat 19.50. Ankara Radyosu’nda “12 Mart’a Geliş” adlı bir program dinledik.

31 Ağustos, Salı

Aydın Benzede : 13.5.1959 doğumlu. Garson. “Gazoz” diye bağırmış. 12 yaşında.

Nevzat Elmalı : Simit satıcısı. 15 yaşında “Simit” diye bağırdığı için gözaltında.

Bekir Akgönül : Değnekçi. 15 yaşında. “Çankırı, Çankırı” diye bağırdığı için gözaltında.

Çavuş Yarımdünya : 1946 doğumlu. “Balâ, Balâ” diye bağırdığı için gözaltında.

Babam, annem, Güler, Havva, A.Kadir (Bulut. Kızkardeşim Hava’nın kocası) ve Ekim ziyaretime geldiler. Daha sonra Ülker geldi.

Nevzat Elmalı, orta üç öğrencisi. Türkçe ve matematikten bütünlemeye kalmış. Türkçeyi vermiş matematik sınavı 4 eylül günü. Yoruma gerek yok. (Ona ders vereceğim.)

2 eylül 1971

Emil Ağabey bugün öğleden sonra yapılan duruşmasında tutuklandı ve Mamak’a gönderildi. Eli kelepçesizdi. Cezaevi arabasına bindirilince gözlerim yaşardı. Tutuklanmasının gerçek nedenini çok iyi biliyorum ama 159’a göre tutukladılar.

Bugün gözaltında bulunduğum 23. gün. Ama bunun Bodrum, İzmir ve yolda geçen üç günü hesaba girmiyor. Demek ki daha 10 gün var en fazla  ve demek ki İzmir’de kalmamakla çok iyi etmemişim, boş yere geçecekti zaman.

Sanki geldi bir tırpan bütün dostların boynunu vurdu. Adlarını saymak gereksiz.

Dışarıda bütün özellikleriyle sonbahar ve ben gözaltı koğuşunun şu anda en kıdemlisi. Ankara Radyosu’nun ikinci programını dinliyorum. Emil Ağabey Mamak’ta, oradakilere bugünü anlatıyor. Hayatımda rastladığım ve arkadaşı olmakla övünebileceğim mert, aslan yürekli ender insanlardan biri. Şimdi artık pek benzeri kalmamış “medeni cesaret sahibi”.

Annem, babam, Havva, A.Kadir ve Ekim ya Mersin’de ya da Anamur’dalar. Ülker ve oğlum Tan evimizde. Belki evde konuk vardır. Birçok şeyi çok mu çok özledim, burnumda tüten şeyler var, ama aklıma getirmemeye çalışıyorum. Aklıma bana rağmen gelirse çıkartıyorum.

dışarıda yaprak sesleri ve nöbetçilerin düdük sesi.

Biz ve bizden sonraki kuşak ! Bir gün bizim öykümüz yazılacak. Çünkü yaş ortalaması 18-35 arasında olanlar gerçek bir trajedi yaşadılar, hem kendi özlerinde hem de somut trajiği. Üç aşağı beş yukarı herkes yaşadı.

Örneğin ben, dışarıda daha tedirgindim. Şimdi bir yığın şeyleri aydınlık bir biçimde, bütün boyut ve ihtimalleriyle kesin olarak görüyorum.

Bugünlerin öyküsünü mutlaka bir gün roman olarak yazacağım.

İkinci, üçüncü haftalar bitti, dördüncü haftanın da ilk günü bitti. Bana bu süre upuzun geliyor. İnsan bir şey okur, çalışır, yazarsa hapishanede günler dışarıdakiler kadar hızlı geçebiliyor. Ama bu kanım 23 günlük bir deneyimin sonucu. Daha uzun süre 5, 10, 15 yıl nasıl geçer ?

3 eylül 1971

Gazeteler yazdı. Emil Ağabey’e savcı 10 yıl hapis cezası istiyor.

«“Dünya Sorunları” adlı yazılarla “Devletin askeri kuvvetlerini tahkir  ve  tezyif ettiği, ayrıca, bu yayınlarla sınıf tefriki yarattığı” iddiasıyla Türk Ceza Kanunu’nun 159 ve 142 maddeleri uyarınca Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanacaktır. Öğrenildiğine göre tutuklama talebi ile Sandalcı’yı Sıkıyönetim Mahkemesi’ne sevkeden Askeri Savcılık sanığın 10 yıla kadar hapsini istemektedir.»

5 eylül 1971

“Ölüm, senden korkmuyorum !”

 6 eylül 1971

“Kan, boyuna kan aktı !”

“Kan, kan, kan, her taraf kan !”

“Denize koşan dolu dizgin dizeler.”

“Sevgilim güzel, basit ve iyi olabilir hayat. Güzel, basit ve iyi olabilsin diye hayat.”

“Seni andıkça yüreğim eriyor.”

“Badem ağacı gibi çiçekleniyor kalbim.”

“Bu yürek Homeros’u hatırlatıyor.”

(Uyandığımda, badem ağacı içimde çiçek açmaya devam ediyor, kanım sevinç, hüzün ve özlemle dolu, bir müzik uyumuyla atıyor damarlarımda.

Senin adın denizin üzerinde uçan bir martı gibi kanımın üstünde sallanıyordu.)

Nikos Kazancakis’in  “Kardeş Kavgası”nı okuyorum. 1969’dan bu yana ne zaman elime alıp karıştırsam bu romanı hep nedense hep “Çarmıha Yeniden Gerilen İsa” ile karıştırdım. 1965-66’da Paris’te Fransızcasını okumuştum.

Dördüncü Pazar da bitti. Artık düzlüğe çıktım sayılır. Savcı bu haftanın sonunda ya serbest bırakacak ya da tutuklayacak. İkincisini yapması için aklını ve vicdanını yitirmiş ya da satmış olması gerekir. Kendisini ve adaleti böylesine gülünçleştireceğini sanmıyorum, Ama sansam belki daha iyi olur. Çünkü içimde kırılmamış bir şeyler kaldıysa, o zaman onlar da kırılmış olacak.

Orduya, adalete ve bunların şu anda uygulayıcısı durumunda bulunan temsilcilerine kırgınım. Benim durumumda bir insan 30 gün gözaltında tutulamaz. Peki ya gördüklerim, ya duyduklarım ?

12 yaşında tutuklanan bebeler, 75 yaşında tutuklanan dedeler, bir mektupta adı geçti diye dört aydır tutuklu bulunan öğretmenler… Bütün bunlar olmamalıydı. Suçlu ararken, suçlu yaratmamak gerekir ! Adaletin gerçek görevi budur. Kanun varsa, suç ve suçlu da olacaktır. Ya da tam tersi, suç ve suçlu varsa kanun da olacaktır. Ama kanunu zorlamamak, suçu saptırmamak, suçlu icat etmemek gerekir. Çünkü bütün bunların karşısında ve bunlardan etkilenen insan onuru vardır. Ve insan onuruna hiç mi hiç dokunmak gerekir.

Ben tatilimi yaptığım Bodrum’dan niçin alındığımı (polis diliyle yakalandığımı), polis memurundan çok bir pazarcıya  ya da külhanbeye benzeyen polisler tarafından niçin İzmir’e götürüldüğümü, kendilerine benim sahip olmak zorunda kaldığım jandarmalarla (yol paralarını cebimden ödeyerek) niçin Ankara’ya getirildiğimi ve 26 gündür niçin içerde tutulduğumu biliyorum. Ve biliyorum ki benim onuruma dokunulmuştur.

Onur ! Fransızlar “l’honneur” diyor. Böyle bir kavram varken Musa Öğün’ün nasıl olup da TRT Genel Müdürü olmayı kabul ettiğine şaşıyorum. Muhakkak ki kendisi hiç şaşmıyordur buna. Şaşmasın ! İnsan belleği ve tarih denen şeyler var olmamış olsaydı, onun şaşırmamasının etkin bir değeri olabilirdi. Ama her şeye rağmen insan belleği ve tarih var, yazı var, ses kayıt makineleri var ve üstelik artık bilimin etkin belleği var.

Muammer Sun bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma kalır !…

Emil Galip Sandalcı bir eylem yapmıştır. Bu eylem kalır !..

# Tutuklunun ruhu umut ve umutsuzluk arasında gidip geliyor. Umut ile umutsuzluk bir tahteravallinin iki ucunda duruyor. Bunların yanı başında da akıl ve mantık. Karşı tarafta da bu iki kavramın tersi.

Bir tutuklunun umuttan umutsuzluğa, umutsuzluktan umuda geçişi için öylesine küçük şeyler yetiyor ki… Örneğin bir tek sözcük, kuş sesi, eskiden söylenmiş bir cümle, ya da bilinç altından çıkan bir tümevarım.

[Bir kuştur tutuklunun yüreği  //  Her sabah tekrar doğar kendi küllerinden… ]

8 eylül 1971

Sabahın üç buçuğundan beri uyumuyorum. Karanlıkta, radyolu açtım. Müzik aradım. Bir yığın istasyon. Dışarıdan  otomobil ve uçak sesleri geliyor.

“Duvarda  parmaklık ve nöbetçi gölgeleri.”

-Kaptan, dedi, seninle gelmiyorum. Hayatı sevmediğimden değil, şiddete boyun eğersem utanç duyacağımdan. Öldür beni.

-Bu kadar büyük bir utanç duysaydın bizimle gelirdin. Gençliğine yazık.

-İnsanlık onuru şiddete boyun eğmemi engelliyor.

9 eylül 1971

Hava soğudu. Dün akşamdan beri başım ağrıyor. Özellikle sol şakağımdan, sol kaşımın üzerine doğru olan bölge.

30 gün doldu. Kanuna göre bir insan 30 günden fazla gözaltında tutulamaz. Ama bununda kolayını bulmuşlar. Günleri gözaltına alındığın andan itibaren değil de gözaltına alınmanı isteyen sıkıyönetim komutanlığının hapishanesine girdiğin andan itibaren sayıyorlar. Demek ki Bodrum’da bir hafta, İzmir’de iki hafta nezarette kalmış olsaydım; İzmir’den Ankara’ya beni trenle ve kendi canları isteği zaman göndermelerini bekleseydim, gözaltında bulunma sürem henüz ve ancak 8-10 gün olmuş olacaktı.

Otuz günlük gözaltı süresi delil varsa yok edilmesin, savcılar araştırmalarını yapsınlar, dosyayı rahat rahat incelesinler, yani daha doğrusu, gözaltında bulunan kişi en az haksızlığa uğrasın diye konuldu, kabul edildi. Temenni ederim ki bu boşuna olmasın.

# Günlük tutmak ya da günlük yazı yazmak. Buna bir kez de İzmir’de başlamıştım. Bir süre sonra bıktım, yarım kaldı.

Bu otuz günlük süre içinde fark ettim ki, ya şiir, şiire yakın şeyler ya da kızgınlık ve öfkemi yazıyorum. Bir bakıma şiir ve  öfkenin özdeşliği de doğrulanmış oluyor böylece.

Başka şeyler yazabilmek için olumlu  ya da olumsuz, daha başka şartlar gerekiyor anlaşılan. Belki de benim için.

Burada geçen otuz günüme yazık, kim geri verebilir bunları bana ve benim  otuz gün özgürlükten (belki de daha fazla sürebilir) yoksun kalışımın Türk yurduna ve ulusuna yararlı olduğunu kim iddia edebilir ?

Ama bunun tam tersini ben iddia edebilirim ve Savcı dahil bu konuda hiç kimse tartışamaz benimle…

&

“Gözaltı Günlüğü” dediğim metin burada bitti. Biraz önce. Yazarken çok zorlandım. Benim için bir hayal kırıklığı oldu.

SON

[1] Çünkü beni Ankara’ya götürecek olan iki  jandarmanın bilet  parasını da bana ödettiler.

[2] Emil Galip Sandalcı’nın yönettiği TRT Dış Haberler Müdürlüğü.

[3] Ülker İnce

[4] Marguerite Duras’ın romanı.

[5] Akıl Çağı

ÖZTÜRK LİSE DEFTERİ ARKA KAPAK
ÖZTÜRK LİSE DEFTERİ ARKA KAPAK