ŞİİRİN SAVUNMA HATTI YA DA BENİM OĞLUM BİNA OKUR

Aydınlık Kitap’ın 30 Mayıs 2014 sayısında Jamiryo imzalı “Allah’ını seven defansa gelsin” adlı tuhaf bir yazı yayımlandı. Filin zücaciye dükkanına girmesi gibi bir yazı. Karmançorman! Bir satırı doğru, öteki satırı yanlış. Uzun yıllardır edebiyat konularındoa kapalı duran tamirci çantamı açmak zorunda kaldım.

Okumaya katlanmak zorunda kalacağınız yazının plan ve programı şöyle:
1-Yazmasam Olmazdı adlı kitabıma adlı kitabıma yazdığım (26 Nisan 2004) önsözün bir bölümü;
2-Broy dergisinin Eylül 1986 (Sayı:11) sayısında yayımlanan “Şairin İşi” adlı bir yazı;
3-Jamiryo’nun “Allah’ını seven defansa gelsin” yazısı;
4-Jamiryo’nun yazısının değerlendirilmesi, eleştirisi. Adı “Defansı seven Allah’a gelsin!” olabilir. Neden olmasın?

1.

[480 küsur sayfalık kitabı bir kez daha, bir yabancının yazıları olarak okurken, Türkiye’de “zaman” olmadığını, zamanın geçme­diğini fark ettim.
Türkiye’de her şey tekrar ediyor: Olaylar tekrar ediyor, sorun­lar tekrar ediyor, politikacılar tekrar ediyor. Her alanda: Politika­da, sanatta, edebiyatta.
Zaman yatay değil Türkiye’de, düşey… Süreç olarak yayılmıyor, katman katman yığılıyor. Ve bütün katmanlar birbirinin tekrarı.
Düşüncenin ve felsefenin, sanat ve edebiyat yapıtlarının en bü­yük düşmanının zaman olduğu söylenir ama zamanın (olmadığı için) düşman etkisi görülmüyor bu yazılarda.
Bu nedenle, 1984-1995 yılları arasında yazdığım yazılar aradan geçen yıllardan sonra da fırından yeni çıkmış gibi taptaze.
Örneğin DP (Demokrat Parti), AP (Adalet Partisi), ANAP (Ana­vatan Partisi) ve DYP (Doğru Yol Partisi) gibi kendilerinin mer­kezde ve merkez sağda olduklarını ileri süren ya da öyle oldukla­rı kabul edilen partilerin trajedilerini “Merkez Sağm Trajedisi” ad­lı bir inceleme makalesinde ele almışım: Bir partinin merkez ya da merkez sağ partisi olabilmesi için statüko ve düzen partisi olması gerektiğini; bu partilerin Cumhuriyet ve Cumhuriyet’in laiklik il­kesine bağlı olmalarının zorunluluk olduğunu yazmışım. Bu parti­lerin 1946’dan itibaren aşırı milliyetçi ve İslamcı görüşleri bünye­sinde barındırdıklarını ve bu görüşlerin limonluğu görevini üstlen­miş olduklarını söylüyorum. Ve bir uyarıda bulunuyorum: Merkez sağ partiler, aşırı miliyetçi ve İslamcı görüşlerden kendilerini arındırmalıdır, politikalarını bu görüşlerle yarışan herhangi bir eksene oturtmamalıdır; bu partiler Cumhuriyet’in partileri olmalıdır, yok­sa kendi elleriyle canavar haline getirdikleri hareketler tarafından yozlaştırılırlar ve yutulurlar.
Baktığım fal ne yazık ki on yıl içinde gerçekleşti.
Yakında merkez sağın komedisini yazacağım.
Yazmasam Olmazdı’da ileri sürdüğüm düşünce ve tahminle­rin gerçekleşmesi, gerçekleşiyor olması beni alabildiğine mutsuz etti. Yazdıklarım keşke eskiseydi, zaman tarafından zamanaşımı­na uğratılsalardı gerçekten mutlu olurdum.
On beş-yirmi yıl önce Öğretim Birliği Yasası’nın (Tevhid-i Ted­risat Kanunu’nun) iktidarlar tarafından yozlaştırıldığını yazıyor­dum; şimdi, günümüz iktidarı adı geçen yasayı ortadan kaldırmak istiyor.
On beş-yirmi yıl önce, İslamcı partilerin meslekleri dinselleştirmeyi, imam-valiler, imam-mühendisler, imam-diplomatlar, imam-öğretmenler üretmeyi amaçladıklarını yazıyor ve bu büyük tehlikeyi haber veriyordum. 2004 yılında mesleklerin Islamîleşmesi operasyonu tamamlanmak üzere…
Başka zaman ve ortamlarda, yazarın öngörülerinin gerçekleş­mesi ona gurur verir, ama ben bu nedenle boğuntudan başka hiç­bir şey duymuyorum.

Edebiyat dünyasmda yapıtın ticarî maddeye dönüşmesine engel olunmazsa, yazarın yapıtın önüne geçerek yazınsal metni hiçleştireceğini yazmışım Yazmasam Olmazdı’da… O da oldu. Gazetele­rin televizyonlaştıkça okur yitireceğini düşünmüşüm, o da oldu. ] (Özdemir İnce, Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.8)

2. ŞAİRİN İŞİ
Şiirsel metin kendi kendini örgütleyen, kendi kendini üreten bir yapı olmadığına göre, daha doğrusu, kendi kendinin yazarı, yapımcısı olmadığı için, şairin, şiiri örgütlerken kullandığı gereç­lerin yapısı, doğası ve kendi aralarındaki ilişki ve etkileşimleri hakkında temel bilgilere sahip olması gerektiğini düşünüyorum: Şiirsel metnin oluşumundan alımlanmasma kadar… Tıpkı bir fi­zikçinin, bir kimyacının kullandığı madde ve gereci tanımaya, an­lamaya çalışması ve belki de, ileride bütün oluşum süreç ve du­raklarını (şiirsel metnin oluşumundan okur tarafından alımlanmasına kadar) gizleyecek olan sonucun, dünya, toplum ve birey­le olan ilişkilerini göz önünde bulundurmak, irdelemek zorunda olması gibi. Bunu yapsalardı, çalışmaları kuramsal düzeyde ve bilim için bilim kapsamında kalırdı. Öte yandan doğal olarak, üzerinde çalıştıkları “parça”nın “bütün”le olan ilişkilerini gözden kaçıracakları için, çalışma alanlarının tasarım ve imgelem sınırları kapanırdı. Aslına bakarsanız, XVIII. yüzyıldan bu yana, bilimsel alanlarda meydana gelen gelişmeler, bilim adamlarını belli bir alanda ya da belli bir alanın bir ayrıntısında derinleşmeye zorluyor ve bunun sonucu olarak da bilim adamı vardığı noktada, ulaştığı sonucun bütünle olan ilişkisini kuramıyor. Yani bilim adamının ulaştığı bilimsel sonuç, dünyayı kavramasına yaramıyor. Bunun sonucu olarak, uzman ve ayrıntı çoğalıyor, “généraliste” azalıyor. (Ne yazık ki , “généraliste” sözcüğünün karşılığını yazamıyorum. “Genellemeci”, “genelleştirici” sözcüklerini, Türkçede sahip oldukları hafiflik yüzünden kullanamıyorum. Tıp alanındakı karşılıklarını da – “genel tıp doktoru”, “pratisyen”, “uz­manlığı olmayan doktor”- başka alanlara taşımak bence olanak­sız. “Généraliste” sözcüğü benim kullandığım anlamda, daha çok “encyclopédiste”e yakın. Yani genbilikçi.) Uzmanların vardığı so­nuçlar ve bunlarla ilgili çalışmaları, kendilerinin ve bizim, dünya­yı, evreni ve insanı anlamamızı kolaylaştıracağı yerde, tersine, gi­derek güçleştiriyor. Oysa yapılan bütün çalışmalar dünyayı, evre­ni, toplumu, bireyi, yani bütünü daha iyi tanımak ve kavrayıp anlamak için yapılıyor. Daha doğrusu, bunun böyle olması gerek. Ama birbirinden bağımsız olarak varılan ve birbirinden bağımsız olarak ortada kalan sonuçlardan bir bütünsel imge yaratıp bir dizge kurabilecek insanlar giderek azalıyor (yani généraliste azalıyor ). Oysa insan, bilincinin gelişmeye başlamasından bu yana, çevresinde olup bitenleri anlamaya, kavramaya, dahası yorumlamaya çalışıyor; şair, yazar, bilim adamı, ressam… Hepsi kendi ça­lışma alanlarında ve bu alanların gereklerine göre… Bilim alanında meydana gelen gelişmelerin sonuçlarının bireşimini yaparak bütünsel imge yaratmaya çalışan bilginlerin sayısı giderek azaldığı ve bu azalmayla doğru orantılı olarak, insanın çevresiyle ilgili bilgisizleşmesi hızla katlandığı için, yabancılaşma büyüyor. Yabancılaşmanın alanı genişledikçe, insanın özgür boyutları giderek daralıyor ve tek boyuta doğru hızla yol alıyor. İnsanın sürüleşmesiyle sonuçlanacak korkunç bir tehlike bu! Bu tehlikeye hiçbir bilim adamı, hiçbir toplumbilimci, hiçbir felsefeci sırtını dönemez. Sanatçı da hem bir insan, hem bir yaratıcı olarak bu tehlikeyi görmek ve kavramak, göstermek ve kavratmak zorunda. Çünkü sanatçının çalıştığı alan, “uzmanlık”ı dışlayan, “Généraliste”in özelliklerini zorunlu kılan bir alan. Onun işi, ta başından bu yana bütünü anlamaya, kavramaya, hatta yorum­lamaya çalışmak. Bu nedenle de kullandığı gereçlerin doğasını bilmek, ulaştığı, ulaşacağı sonucun bütünle, toplum ve bireyle ilişkisini gözden kaçırmamak zorunda. Çünkü, örneğin şair, yukarıda belirttiğim gibi, bir uzman değil, bir “généraliste”. Fakat durum artık böyle değil gibi. Bu nedenle sanat alınında meydana gelen tıkanmaların, iletişimsizliğin kaynaklarını, sanatçının kendisini uzman saymasında, uzman sanmasında aramak gereki­yor. Şairin şiiri dile (gereçlerinden birine) indirgemesinin, ressa­mın yaptığı resimle yitmesinin nedenleri bu yanlışta toplanıyor. Örneğin, Türkiye’deki ressamların çoğunluğu, son yıllarda, var­dıkları sonucun bütünsel, toplumsal ve insansal ilişkilerini unut­muş görünüyor; bunun sonucu olarak da düşünmeyen ve piyasa koşullarıyla yönlendirilen kimliksiz, kişiliksiz, insansız, toplumsuz bir resim, giderek kemikleşiyor. Şiir alanında ise, şairin anla­ması, kavraması (anlatması ve kavratması) gereken olgular, olay­lar çoğaldıkça, kimilerinin kullandıkları gereçlerden bazılarına (biçim ve dile) kapandıkları gözlemleniyor. Belki de bu alanda yalnızca romancılar (romanın anlatıya dayanması yüzünden) bir şeyler yaparmış gibi görünüyorlar ya da gösteriliyorlar. Roman da düşünmüyor, tıpkı resim gibi, o da giderek pazar koşullarına bağlanıyor. Romancılar arasında “bütünsel imge”yi yaratabilmiş olanların sayısı iki ya da üç, ama beş değil. Onlar için de tehlike çanları çalıyor. Yalnızca bizde değil, dünyanın birçok ülkesinde de böyle. Tolstoy, Balzac, Stendhal, Dostoyevski ve Faulkner’ın hâlâ en büyük romancılar sayılmalarının nedeni bu. Çünkü bu ro­mancılar, uzman değildirler, “genbilikçi”ydiler. Bilgi (bilgilenme) sürecinin, özne ile nesne (yani düşünen bi­rey ile onun çevresindeki nesnel dünya) arasındaki ilişkiden oluştuğunu artık biliyoruz. Şiirin, genel olarak da sanatsal yaratı­nın oluşumu da aşağı yukarı böyle: özne ile nesne, parça ile bü­tün arasındaki ilişki. Ancak bu ilişkinin, mekanik bir ilişki değil, diyalektik bir ilişki olduğunu unutmamak gerek: algılanabilir, in­sansal bir eylem. Tıpkı kılgı (pratik) gibi. Yoksa, gerçekle, bütün­le ilişki kopar ve soyutlama başlar. (Soyutlamayı -abstraction-“sanatsal yaratı yöntemi” anlamında değil; burada, “gerçekte kar­şılığı olmayan soyut düşünce ve kavram” anlamında kullanıyo­rum.) Nesnel bağlılaşığı olmayan soyutlama başlayınca da, şairin kendi gereçlerini tanıması olanağı ortadan kalkar. Çünkü nesney­le ilişki kopmuştur. Bu olumsuz aşamada şair, kullandığı gereçle­rinden biri olan dile (langage) dilbilimcinin, göstergebilimcinin ya da şunun bunun baktığı açıdan bakmaya başlar. Son zamanlarda Fransız şiirine egemen olan olgu budur ve bu olgunun bize de aktarılması çabaları söz konusudur. Nitekim ülkemizde de, sanat­sal yazınsal yaratının, bir parçadan, bir ayrıntıdan yola çıkarak bîr bütünsellik yaratma işi (tersi de mümkün) olduğunu unutup, onu yalnızca “dil”e indirgemek isteyen çabalar gözlemlenmekte­dir. Daha doğrusu, yazınsal metin, kendi gereçlerinden birine in­dirgenmeye ve onunla özdeşleştirilmeye çalışılmaktadır. Çünkü biri. bir yerde, “Sanat yapıtı bir dil sorunudur” diye bir cümle oku­muş, ama bu cümlenin içinde yer aldığı “algılanabilir insansal eylem”i kavramamıştır. Oysa dilin, düşünce, gerçeklik, bilgi ve kül­türle olan ilişkilerini düşündüğümüz zaman, dilin kendi başına özerk bir yapı olmadığını anlamamamızın olanağı yok gibidir. Kı­sacası, şiiri yalnızca dile indirgemek, onun şiirsel eylem içindeki işlevini sınırlandırmaktan başka bir işe yaramaz: Dil, şiire ulaşmak için bir araçtır, bir amaç değildir. Fakat, özne ile nesnenin diya­lektik ilişkisini kavramışsak, dilsel sürecin, gerçeğin imgesini ya­ratma eylemi, gerçeğin yansımasının, yeniden üretilmesinin eyle­mi olduğu kadar, onun bizim gerçeklik imgemizi ya da bizzat ger­çekliği yaratan bir araç olduğunu da anlarız. Şiirsel eylem içinde, dil. ancak bu koşullar altında etkinleşir (aktifleşir); buna karşılık, dilbilimin, göstergebilimin malzemesi düzeyine indirgendikçe de edilginleşir (pasifleşir) ve edilgin bir dille, şiir olarak tanımlanan eyleme ulaşmanın olanağı yoktur. Çünkü dil, yalnızca bir ses ve işaret dizgesi değil, fakat işaret ve anlamlardan oluşan, insanın söz ve iletişiminde gerçek bir görev yüklenen türdeş (homojen) bir üründür. Bu nedenle, dili nesnel bütünden ayırmadan, onun yalnızca dünyanın imgesini yaratmakla kalmayıp, dünyanın ken­disi olduğu saçmasına ulaşamayız. Yeteneksizlik, başarısızlık ve yanlışlık çıplak dolaşmıyor, hep bir şeyin arkasına gizleniyor. Bu gizlenme, şiirde, “şiir her şeye muhaliftir”, “karşı dil”, “karşı söylem” sloganlarının altında; ro­manda ise “fantastik için fantastik” safsatasının perde arkasında gerçekleştirilmek isteniyor. Fakat, bu formülleri öne sürenler, ni­çin, nasıl, kimin, nerede gibi temel soruları yanıtlamaktan kaçını­yorlar. Bu tür sloganların, ancak tarihsel ve toplumsal bir bağlamda belli bir anlamı olabilir; bunlardan soyutlanıp, yalnızca dil­sel bağlamda kullanıldıklarında “laftan başka bir şey değildirler. Örneğin, kendiliğinden olumlu bir eylem olan “şiir”in muhalefeti hastalıklı, kronik bir muhalefet olamaz; şiir her şeye muhalifse, kendi kendine de muhaliftir. “Şiir”in muhalif özelliği elbette yad­sınamaz, ama bu muhalefetin nesnel koşulları vardır, yani önsel (a priori) bir muhalefet değildir; zamana mekâna ve koşullara bağlıdır. “Karşı dil”, “karşı söylem” için de durum aynı. “Dil” ve “söylem” kendi kendilerini üretmediklerine, insanlar tarafından üretildiklerine göre, önlerine yerleştirilen “karşı” sözcüğünün po­litik bir içeriğe sahip olması gerekmez mi ? Gerekir, ama bu lafla­rı dillerine dolayanların böyle bir gerekçeleri yok. Bunlar, elbette, üzerlerinde düşünülmesi gereken noktalar, so­runlar. Ancak şiirin genel ve temel değil, ayrıntılara ilişkin, özgül, çok özel sorunları. Ne var ki, şiirsel metnin oluşumundan, okur tarafından alımlanmasına kadar uzanan süreçte yer alan genel ve temel sorunlar konuşulmadan, anlaşılmadan, okur kitlesi bu ko­nularda bilgilenmeden, ayrıntılar üzerinde çeviri tartışmalara gi­rişmek, bana gülünç bir özenti olarak görünüyor. Uzmanlık özen­tisi… Uzmanların egemenliğinde ve yönetiminde giderek anlamsızlaşan bir dünyada, bu bütünden kopmuş, yalıtık ayrıntılar dünya­sında şairin işi ne ya da işi ne olmalıdır ? Ben, böyle bir dünyada şaire, uzmanlığı layık görmüyorum. Uzmanlık, öyle sanıldığı gibi (buna “sandırıldığı gibi” de diyebili­riz) çağcıl zamanların simgesi olmamak gerekir. Uzmanlığın sim-geleştirilmesi politik bir eylemdir ve bu politika, birbirleriyle ile­tişimi olmayan, dünyanın bütünsel imgesini yaratmak ve yaratı­lan imgeyi algılamak yetenek ve olanaklarından yoksun bireyler­den oluşan bir toplum yaratmayı amaçlamaktadır. Yani yönlendi­rilen, komut alan, edilgin bir toplum. Kendi yazgısına sahip ola­mayan bir toplum.

Şair böyle bir toplumda yaşamayı kabul ediyor mu (edecek mi) yoksa etmiyor mu? Sorun burada. Şiiri yalnızca dilsel eyleme indir­gediğiniz zaman (uzmanlaşacağınız için) böylesine dirimsel bir so­runu algılamanız, anlamanız, kavramanız elbette olanaksızdır. Şair, böylesine bir topluma “hayır” diyorsa, işlevini seçmiş demektir: Bi­lim, teknik ve felsefenin vardığı sonuçlardan yola çıkarak, nesnel dünyanın (kendisinin de onun içinde yer aldığını unutmadan) bütünsel imgesini yaratmayı seçmiştir.
Evet, nesnel dünyanın bütünsel imgesini yaratmak! Bu da, dil­le oynayarak değil, dilin bütün gizilgücünü kullanarak gerçekleşebilir. (Broy, Eylül 1986, sayı 11; Söz ve Yazı, Varlık Yayınları, 1993; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.26)
***
Şimdi okuyacağınız yazıyı yukarıda okuduğunuz yazının perspektifinin süzgecinden geçirerek okuyun

3. ALLAHINI SEVEN DEFANSA GELSİN
Şiir kapitalizme düşman mı? Kitap piyasasının karşısında mı? Kitap bir meta olmaksızın kitleselleşebilir mi? Tarihin ileri aşamalarına ilişkin özlemleri ve hedefleri bugüne uydurmaya çalışırsak, bu da yaptığımız çıkışını bulmalıdır. Yeni Şiir kapitalizme düşman mı? Kitap piyasanın karşısında mı? Kitap bir meta olmaksızın kitleselleşebilir mi? Tarihin ileri aşamalarına ilişkin özlemleri ve hedefleri bugüne uydurmaya çalışırsak, bu da yaptığımız işe bir yabancılaşma ve niteliksizleşme olmaz mı? Kapitalizm sa­yesindedir ki sanat kitleselleşebilmiştir. Bugün yine o kapi­talizmin içinde bir şey olan modernizm ile postmodernizmin karşıtlığını piyasaya bağlamak bir yanılgının dillendirilmesi de­ğil midir?

Birçok şaire göre şiir kapitalizme düşman. Hangi şiir han­gi kapitalizme düşman? Örneğin divan şiiri Fransız ihtilali ile özdeşleşen genç ve yenilikçi kapitalizme düşman olabilir. “Şiir kapitalizme düşman” diyen Cemal Süreya neyi kastediyor. Mesela bankaların yayınevlerinin hem de iyi bir yayınevinin zamanında telif ödemesi kötü bir şey mi? Onun şiirini de kitleselleştiren piyasa değil miydi? Re­kabet şiir ya da sanatın başka bir alanı söz konusu ol­duğunda niteliğe olumlu bir katkı sunmuyor mu? Ya da “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” kapitalizmin değerleri değil mi­dir? Bir kere her şeyden önce şair şiire, söze, biçim ve an­lama zaman ayırır. Şairin birinci görevi de bu olsa gerek. Bugün şiir açısından bir gerilemeye karşı çıkacaksak şair öncelikle şiiri savunabilmelidir.
Yazılı ve görsel medyanın büyüyüp kitleselleşmesi ede­biyatın alanını daraltmış görünebilir. Ne var ki pazarda ede­biyatın payı oransal olarak azalmış olsa da pazarın ken­disindeki devasa büyüme edebiyatın ilgilenebileceği malzemede artışa sebep olmuştur. Kısacası teoride edebiyatın alanı daralmamış, aksine genişlemiştir.

Şiirin savunma hattı Gezi’de kurulur
Birinci yıl dönümündeyiz. Eda Yiğit’in yayına hazırladığı Bel­lek Yayınları’ndan çıkan “Gezi Direniş”i kitabının sunusu şöyle başlıyor. “Gezi direnişi, Gezi Parkı’nda Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında imar izni olmadan inşa edilmek istenen Topçu Kışlası projesine karşı, yıkım ekiplerinin par­ka gelip, ağaçları kesme teşebbüsüyle başladı. Bir grup aktivistin yıkımı durdurmak için direnmesiyle devam etti…. Gezi Parkı’nda başlayan direniş, İstanbul’dan Türkiye’nin diğer şe­hirlerine ve yurtdışına sıçradı. Direnişi tetikleyenin ‘üç, beş ağaç’ın sökülmesi ya da Topçu Kışlası projesi olsa da dün­yaya yayılan böyle bir halk direnişinin nedenlerini bununla açıklamak imkansız görünüyor.”
Bugünün tüm şairlerinin kütüphanesinde bulunması gereken fotoğraflarla zenginleştirilmiş Gezi kitaplarıdır. (Kaynak Ya­yınlarımın Gezi Direnişi ve Bellek Yayınları’nın Gezi Direnişi bu konuda örnek kitaplar). Oradaki duvar yazılarında, pankartlarda ve dövizlerde bugünün politik şiirinden daha imgesel ve daha az basmakalıp dizeler bulunacağından kuşku yok.
Gezi direnişindeki kuşakta İkinci Yeni’nin etkisini Seyyit Ne­zir sıkça dile getiriyor. Şiirin kendisini savunmasının düzlemi de şüphesiz Gezi’den ve orada su yüzüne çıkan bazı ger­çeklerden geçecek. Türkiye’nin yaş ortalamasını 28 olduğu, üretken kesimin de daha genç olanlar olduğu düşünülürse ortaya çıkan bu yeni durumun en çok onu ortaya koyanlar tarafından dile dökülmesi beklenir. Ne var ki son 10 yılda ya­şadıklarımız kurguyu çoktan geçti. Bugün 7 yıl önceye gitsek ve güçlü bir yazardan Türkiye’ye ilişkin bir distopya yazma­sını isteseydik, Ergenekon’un onda biri kadarını yazamazdı.
Bu durumda gerçekleri eğip bükmek ve yeniden yaratmak ihtiyacı hissediliyor. Ne var ki bu gerçeği ortaya çıkartacak olanlar Türkiye’nin yarısını ve geleceğini oluşturan gençlerin dilinden ve imgelerinden kopuksa o zaman ortaya çıkan sanatın alıcısı olmuyor. Onun yerine etkili bir fotoğraf ihtiyacı karşılıyor. Sonuçta şiir bir duygu işi olduğuna göre o duyguyu veren fotoğraf şiirin yerine geçmiş oluyor. Şiir burada kendi çıkışını bulmalıdır. Yeni şiir bunu bulamayınca o duygular Nazım Hikmet’le, Turgut Uyar’la, Cemal Süreya ile ifadeye geliyor. Kaldı ki bugün “Gülün ortasında ağlayan” bir şair çıksa yine aynı popülerliğe ulaşabilir. Sosyal medyada şiir paylaşımlarının basılan şiir kitaplarından fazla olduğunu düşünsek, şiir hala toplumsal işlevini yitirmemiş sadece mecrasında bazı kaymalar olmuş demektir. # Şiir Sokakta akımı ise ayrı bir fenomen olarak şiiri sokağa taşıyor. Şiir üretimini ve tüketimini yaygınlaştırıyor.

Şiirin tarihsel rolü / politikanın tarihsel rolü
Ekonomik gerçeği değiştirmek politikanın işi. Şiirin burada en fazla ideolojik bir yardımcı rolü olabilir. Şiir doğrudan bir politika aracı olmaktan çoktan çıkmıştır. Şiirin kitaplarla ve gün­lerce anlatabileceği gerçeklerin görsel ve işitsel olarak daha kolay ulaşabilir olduğu, zamanın çok hızlı aktığı bir çağda şiir basmakalıp sözcük ve imgelere dayanarak politik bir bilinç ya­ratma işine giriyorsa burada şiirin savunulmaya ihtiyacı var­dır. Şairin ve yazarın örgütlü olma zorunluluğu yok, bu bir ter­cih. Pekala örgütsüz bir şair de 555K şiiri yazabildi.

“Artık sözcüklerin gösterdikleri nesneler olmadığı biliniyor.” (İlhan Berk- Şiirin Gizli Tarihi)
“Her şiir, şiir üzerine eleştirel bir görüştür”. (Melih Cevdet Anday-2000’e Doğru Ocak 1988)
Bol bol kitap ve şiir okuyan birisine 1000 sözcük ve 100 imge versek ve o da duruma göre bunları eğip büküp, yer­lerini değiştirip yayınlasa, bunlar şiir değildir diyemeyiz De­mek ki mesele iyi şiirdir, kaliteli edebiyattır. Elbette nicelik arttıkça nitelik de artacaktır. Denemeye devam etmekten başka çıkar yol yok.
Gezi olaylarından edebiyat ve şiir çıktı mı çıkmadı mı tartışması zaman zaman gündeme gelirken orada yara­tılan yeni gerçeklikten kopmamak gerekir. “Allah’ını seven defansa gelsin” artık bir dize olmuştur. Bir kuşağın belle­ğinde yer etmiştir. Gezi Parkı’ndaki betonlardan birisine ya­zılmış bir söz oradaki insanlara o kadar dokunabilmiştir. Oysa Geziden etkilenerek yazılan dizeler, duvar yazılarından daha az şiir. Bugün şiirin öldüğünü düşünenler sadece satılmayan şiir kitaplarından söz etmektedir. Oysa sosyal paylaşım alan­larında en çok tekrarlanan Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve Turgut Uyar şiiridir. Hatta kendilerine “Turgut Uya­r’ın askerleriyiz” diyenler de vardır. Şiir 80-90 kuşağı için kitaptan-sahaftan fazlasıdır. Şiir bizim en büyük özgürlük ala­nımız olan internette de vardır ve oradan okunabilir. Sevgili­ye whatsapp’dan bir dize gönderilebilir.
Bize gereken genç kuşaklar olarak yeniyi temsil etmek ve üretmektir. Sanayi ve teknolojide olduğu gibi dilde ve anlatımda da bu böyledir. Geçmiş kuşakların manifestolarından ve şiir­lerinden bugüne uygun olan­ları çantamıza koyup, yeniden şiirin tohumlarını toprağa bı­rakmalıyız. Bunu en iyi yapan ve en büyük yükü omuzlayan en gencimiz olacaktır. (Jamiryo, Aydınlık Kitap, 30 Mayıs 2014)
***
Jamiryo’nun yazısını okuyunca, ilk tepki olarak Haldun Çubukçu kardeşime aşağıdaki senli-benli iletiyi gönderdim. Haldun, kendi yazısının yerine yayınlamayı önerdiğine göre, söz konusu iletiyi burada yayınlayabilir ve eh artık sonunda eleştiri faslına geçebilirim.

4. Yeğenim Haldun Bey,

30 Mayıs tarihli Kitap ekini Jemiryo’nun “Allah’ını seven defansa gelsin” yazısı yüzünden ayırmıştım.
Çok güzel bir yazı ama onun da Türk düşünce tarzının, Türk edebiyatının illetleriyle malul yanları var.
İlkin “Allah’ını seven defansa gelsin!” tekerlemesinin mucizevi bir yanı yok. Slogan! Sloganlar sivilceye ve balona benzer. Kolayca patlatılır.
“Ümmet-i Müslüman, can kurtaran yok mu?!” haykırışının içi ondan çok daha dolu.
İroni ve mizah iyidir, ama trajedi kalıcıdır.

Cemal Süreya, Türk’ün bu kolay damarını yakalamıştı: “Şiir geldi kelimeye dayandı” demiştir (demiştir ama Tamirci, “Sözcük, Dize, Çıkmaz ve Saçlar” ((Şiir ve Gerçeklik))’da canına okumuştur) ama sloganın içini dolduramamıştır. Tıpkı “Şiir Anayasaya Aykırıdır”da, “Şiir kapitalizme düşman”da olduğu gibi.
Necip Türk edebiyatı da sloganın şehvetine kapılmış, bu lafların ne anlama gelebileceğini aklına getirmemiştir.
Bu nedenle Jamiryo’nun yazısının ilgili bölümünü önemsedim.

Sokak da fazla önemsenmemelidir. En akıllıları bile, Nazım’dan bu yana gelememiştir. Ece Ayhan’la tiner çekmeye alışmıştır. Şimdi de Cemal Süreya ve Turgut Uyar’la sentetik çekiyor. Rasgele bir dize bulup duvara yazıyorlar, slogan oluyor.

Jamiryo, İlhan Berk’e giderek, yanlış yapmıştır. Ama Melih Cevdet’in “Her şiir, şiir üzerine eleştirel görüştür” cümlesini de bulmuştur. Benim “Kendinizden önceki şiire hayran olarak büyük şair olamazsınız” lafım gibi.

Jamiryo’ya söyle, benim toplam şiirimden habersiz olduğu gibi SİYASETNAME, CANYELEKLERİ TAVANDIR, ZORBA VE OZAN adlı kitaplarımın tek dizesini okumamış. Aklı varsa, benim mayıs 2014 ayında yayınlanan ELLİ YIL SONRA “KARGI” ve KARADELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER’i hemen oturur okur.
Meydan okumadır: İlk kitap ve son kitap! Sadece Türk şiirine değil, dünya şiirine de…
TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER’i yazarken Gezi’nin şiirini yazdığımı bilmiyordum. O şiirlerden birini sana göndermiştim.

Gençlik tek başına hödüklüktür! Gençlik sadece idmanda ve yatakta işe yarar, ama ikisinde de yetenek ve teknik gerekir.
***
Aklın varsa benim sitede (ozdemirince.com) yayımladığım “SOL PSİKİYATRİ KLİNİĞİ DEĞİLDİR!” başlıklı yazımın üzerine balıklama atlar ve onu Kitap Eki için iktibas edersin.
Yazılması gereken bir yazıydı, onu da “Tamirci” yazdı.
Benim siteyi iyi izleyin, çok malzeme var ve çıkar.
Selam ve sevgi ile,
Özdemir İnce

5. ELEŞTİRİ FASLI:
Şiir işi karmaşık bir iştir. Biraz önce okuduğunuz “Şairin İşi” yazımda da belirttiğim gibi, oluşturucu öğelerinden herhangi birine indirgenemez.

Loncadan olmadığı belli olan Jamiryo’yu eleştirmeyeceğim ama kaldırdığı topları (futbol, basketbol ve voleybol alanlarında) gol yapmak için kullanacağım.
Cemal Süreya’nın büyük bir şiir düşünürü olduğu sanılır ama yazıları çalakalem yazılmış metinlerdir. Neşesiyle ünlenen yazılarını 50-100 yıl önceki bilgilerden ve kaynaklardan esinleniyordu. Daha çok Fransa’dan…
Cemal Süreya’nın şiirle ilgili bütün yazılarında tekerleme ve slogan vardır. Göze ve kulağa hoş gelir. Kolayca ezberlenirler ama içleri neredeyse boştur.
“Şiir geldi kelimeye dayandı”, cümlesi neredeyse yarım yüzyıl Türk şiirini zehirlemiştir. Bu konuda hangi yazımı okumanız gerektiği bu yazımın birinci bölümünde belirtilmiştir.
“Şiir kapitalizme düşman” mıdır ya da “Şiir anayasaya aykırı” mıdır?
İkisi de sevimli cümlelerdir, ama o kadar.
Şiir kapitalizme düşmandır da komünizme, sosyalizme dost mudur? Bunları da düşünmek gerekir. Sosyalizme ve komünizme düşman şairler olduğu gibi, bu adamların yazdığı çok değerli şiirler de vardır. Çünkü uygulamalı komünist toplumda çıkmazları ve yolsuzlukları görmüştür.
Şair olsa olsa kötüye kullanılan iktidarlara karşıdır. Barıştan, eşitlikten ve kardeşlikten yanadır!

Şiirin karmaşık olması kadar geçmiş dönemlerde şairin durum ve konumu da karmaşıktır. Neredeyse divan şairlerinin tamamı bir beyin, bir paşanın kapısına yamanmıştı. Methiye düzüp padişahlardan bahşiş alırlardı.
Avrupa’da kitap satışlarıyla geçinmeleri mümkün olmadığı için prenslerin, kralların koruyan kanatları altında yaşarlardı. Ya da soylu sınıftan, burjuvaziden rantiye idiler, çalışmaya gereksinimleri yoktu.
Krallık rejiminin düşmanı, büyük özgürlükçü Victor Hugo, kral X.Charles’dan “Şeref Ödeneği” alırdı. X.Charles, Victor Hugo’ya bir oyununun sansürlenmesine karşılık Şeref Ödeneği’ni üç katına çıkarmayı önermiş ama Hugo kabul etmemişti.

Şiir kötü yönetime, adaletsizliğe, sömürüye, savaşa karşıdır.
Şiir (kötü yönetilen) kapitalizme de, komünizme de, sosyalizme de, feodaliteye de karşıdır.
Alın size salçası bol, kalçası geniş bir şiirsel slogan!

“Şiir anayasaya aykırıdır!” da çok fiyakalı bir laf! Cemal’in bu cümleyi parlattığı günlerde muhalefet büyük bir olasılıkla anayasaya aykırı yasaların temizlenmesini istiyordu.
Şiir, anayasanın niteliğine göre, hem anayasaya aykırı hemi de anayasaya uygun olabilir.
Yani bu laf da, tutarlı bir laf değil.

Sosyal paylaşım sitelerinde en çok alıntılanan şairlerin Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve Turgut Uyar olmasına gelince. Bu durum söz konusu üç şair için çok iyi, ne mutlu ama geriye kalan şairleri pek ırgalamaz. Çünkü sosyal paylaşım siteleri poetika açısından herhangi bir önemi haiz değildir. Modadır!
Sosyal paylaşım sitelerinde ta başından beri benim de birkaç aşkî şiirim yer almaktadır. Benim olduğu iddia edilen metinlerin çoğunluğu bana ait değildir.

Şimdi asıl soruna geliyorum: Okura ve sosyal medyaya bakacak olursak, İkinci Yeni’ye kadar Nazım’dan başka şair yoktur. Biraz Orhan Veli vardır. Ama Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Behçet Necatigil (vb) neredeler? Bu dört şair de Türk Şiiri sarayının oluşturucu öğeleri değil midir?

İkinci Yeni’den sonra, sanki Türk şiirinde, İlhan Berk, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar ve Ece Ayhan’dan başka şair yok gibidir. Sanki İkinci Yeni’den sonra şiir yazılmamıştır.
İkinci Yeni varken Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Behçet Necatigil, Metin Eloğlu da şiir yazmaktaydılar. Kimilerine göre bu şairler İkinci Yeni’nin beş şairinden daha iyi şairlerdir.

İkinci Yeni döneminde şiir yazmaya başlayan Gülten Akın (1933), Ahmet Oktay (1933), Kemal Özer (1935), Hilmi Yavuz (1936), Özdemir İnce (1936), Ataol Behramoğlu (1942) ve İsmet Özel (1944) neredeler?
Sanki şiir ve değerlendirme 1960’ların başında durmuş, dükkanın kapıları kapanmıştır. Bu Türk eleştiri ve edebiyat tarihinin yüz karası ve utancı değil midir?

Şu anda bazı üniversitelerde dilbilim ve filoloji bölümlerinde ders malzemesi olarak okutulan ve doğrusu edebiyatımızda örneği pek bulunmayan Şiir ve Gerçeklik, Tabula Rasa, Yazınsal Söylem Üzerine ve Şiirde Devrim adlı kitaplarımdan alıntı yapılmaz ama İlhan Berk’in, Cemal Süreya’nın, Ece Ayhan’ın içi boş slogan cümleleri şiir için ölçü alınır.

Gene İkinci Yeni şairlerinin şiirleri göklere çıkartılır ama Eleştiri denen eylem 1950-2010 on arasındaki on yıllık altı dilimin en önemli üç kitabını, gerekçeleriyle birlikte henüz saptamamıştır. Bu yapıldığı gün şiirin poker masasında çok şey değişecektir.

68 günlerinde Paris duvarlarına yazılan şiirsel sloganlardan kaçı günümüze kalmıştır? Arthur Rimbaud’lu şanlı 68 ayaklanmalarından sonra sosyal devlet yerle bir olmuş, komünist partileri ve sol gerilemiş ve iyi bir öğrenci olan kapitalizm bu olaylardan kendisi için yararlı dersleri çıkarmış ve süper liberalizm kartal kanatlarıyla yükselişe geçmiştir.
Kültür alanında ise yapısalcılığın ve postmodernizmin moderniteye karşı azgın saldırısı başlamıştır. Kazanan sağ, kapitalizm ve liberalizm, sendikaların ve emekçi sınıfın aleyhine gelişme göstermiştir.

Elbette şiir şu anda 70’lerini süren ve 80’lerine dayanmış kuşakla da bitmiş değil. Daha sonrası da var.

Jamiryo’yu bu kadar hırpalamak yeter.

1789 Büyük Fransız Devrimi’nin gerisinde Aydınlanma filozof ve düşünürlerini payını kim yadsıyabilir.

Gezi de bir parlamadır, ama Soma’da kendi kendine yanan kömürün çıkardığı yangına benzemez. Nasıl ki insan beyni bilimsel bilgi ve bulgu salgılamıyorsa, insan beyni nasıl ki şiir, roman, öykü, resim ve müzik salgılamıyorsa, toplumsal patlamalar da insan beyninin ve ruhunun salgısı değildir.

Gezi hareketinin gerisinde, aralarında benim 5.000 sayfalık siyasal yazılarım olmak üzere onlarca yazarın kitapları ve yüzlerce çevirmenin çevirileri vardır. En azından öncülerin kafasında!…

ÖZDEMİR İNCE