SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ,SEFİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ

Günlerden 23 Mayıs 2015, ben yukarıda çalışıyorum, aşağıdaki  televizyondan Halk TV’nin sesi geliyor. Semra Topçu’nun GÜNE BAŞLARKEN programı. Gazetelerin değerlendirildiği sabah sohbeti. Erkek konuğun sempatik bir sesi ve konuşması var. Doğru şeyler söylüyor. Aşağı iniyorum. Konuşan CHP Aydın Milletvekili Prof.Dr.Metin Lütfi Baydar imiş…Ben içimden aferinler geçirirken cemaatlerin (tarikatların) sivil toplum örgütü  olduklarını söylemezmi… İçimde birşeyler kırılıverdi.Sivil Toplum Örgütü ( STÖ) ya da Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ya da fransızca Non Gouvernemental Organisation (NGO) ya da ingilizce Organisation Non Gouvernementale (ONG)… Fransızca ve ingilizcedeki ortak anlamları şu: ‘Hükümet dışı örgüt’… Bunlar hakkında internette bol bilgi var ama ben size  3-4 önemli yabancı dilden kaynaklara bakmanızı öneririm. Çünkü Türkçe internetteki bilgiler pek güvenilir gibi değil. Ancak usulüne uygun tanım vikipedideki tanım olabilir:

[“Sivil toplum kuruluşları ya da sivil toplum örgütleri, resmi kurumların dışında kalan ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlar ve/veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır. Sivil toplum örgütleri oda, sendika, vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösterir. Vakıf ve dernekler topluma yararlı bir hizmet geliştirmek için kurulmuş yasal topluluklardır ve herkese yardım etmek için kurulmuşlardır.”]

Türkiye’de kültürel bağlamlı aile vakıflarının dışında kalan vakıfların neredeyse tamamı AKP hükümetinin denetimi altında olan dinî ve siyasî mürtecî vakıflardır. Başta akıllı Bilal’inki olmak üzere dinî ve eğitimsel vakıfların STK sayılması kesinlikle kabul edilemez. STK’lar ya da STÖ’lerin:

1-Eylemi kâr ya da çıkar amaçlı olmayacak:

2-Mali bağımsızlığı olacak;

3-Siyasal bağımsızlığı olacak;

4-Kamu yararı amaçlı olacak ya da amacı kamu yararlı olacak;

Bunların olabilmesi için de yapısının demokratik, yönetiminin demokratik usullere uygun olarak değişebilir olması gerekir.

Oysa, 677 sayılı ve 30 Kasım 1925 tarihli yasa ile yasaklanan cemaatların (tarikatların) başında hiç değişmeyen, ancak ölümle değişen şeyhler ve mürşitler vardır. Bu yasaklamadan sonra tarikatlar “Cemaat” kisvesi altında uzun süre yeraltına inmişler, 12 Eylül’den sonra da yavaş yavaş ortaya çıkmışlardır. Bütün cemaatlar çıkar amaçlıdır, ticaridir, siyasi açıdan tamamı Cumhuriyet karşıtıdır. Bu konuda Cumhuriyet gazetesinde Prof.Dr.Tayfun Atay’ın devam eden yazı dizisini okuyabilirsiniz. Dizinin ilk yazısının (23 Mayıs 2015) manşeti şöyle: “Hepsi Holding Oldu!”

Örneğin İskenderpaşa Cemaati, İsmailağa Cemaati, Menzil Cemaati, Erenköy Cemaati, Nakşibendi Tarikatı’nın kollarıdır. Tamamı şirket niteliklidir. Çoğunun medya zincirleri vardır. Bu nedenle dinsel cemaatleri STK’lardan saymak büyük bir aymazlıktır. Bu konuda taa 2006’da herkesi uyaran yazılar yazdım, ama insanlar doğrudan çok yanlışın peşinden gidiyor; yanlışı doğrudan daha kolay öğreniyor. Dokuz yıl sonra mezarlarından çıkardığım birkaç yazıyı dikkatinize sunarım.

Özdemir İnce

26  Mayıs 2015

***

TARİKAT “SAPMA”DIR, SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ DEĞİLDİR

Bugün bir katmerli yanlışı düzelteceğiz: “Paradigma”, “empati” gibi fiyakalı sözcükleri seven  İslamcı münevveran, gazeteci ve yazarlar sınıfı bin yıllık tarikatlara “Sivil Toplum Örgütü” (STÖ) kılıfı giydirmeye bayılıyor. Sivil Toplum Örgütleri’ne bayıldıklarından değil, en iyi tebdil-i kıyafet olanağı olduğu için. Siz hiç Nakşibendi tarikatının Yatağan santrali ile, barajlarla, nükleer artıklarla, vb., ilgilendiğini duydunuz mu ?

Keşke Sivil Toplum Örgütü olsalar da Cumhuriyet’le barışsalar, ya da keşke Cumhuriyet’le barışsalar da Sivil Toplum Örgütü olsalar. Ne yazık ki durum böyle değil.

Temeli dünya nimetlerini terk etmeye, yani, “zühd”e dayanan tasavvufun İslam dünyasında ortaya çıkışının temelinde Hz.Muhammed’in ölümünü izleyen yıllarda İslam fetihlerinin yol açtığı aşırı zenginleşme yatar.

Dünya nimetlerinden kaçmak için kuruldular kısa süre içinde “kara şirket” oldular.

Arapçada yol anlamına gelen tarikat sözcüğü, başlangıçta sufinin Allah’a ulaşmak için izlediği mistik yolu ifade ediyordu. XI. yüzyıldan başlayarak, bir tasavvuf büyüğünün adı etrafında örgütlenmiş topluluklar ortaya çıkmaya başladı Başlangıçta sufinin isteğine bağlı olan gönüllü ibadet, evrad ve zikirler belirli kurallara bağlandı ve  şeyh, mürşid, rehber gibi adlarla anılan manevi makamlar ortaya çıktı. Başlangıçta kendi yollarını kendileri  seçen sufiler daha sonra bir tarikata girmek ve mürşide bağlanmak zorunda kaldılar. Zamanla her tarikatın “adab-erkan” denilen kendi iç kuralları oluştu ve aralarındaki farklılıklar belirginleşti. Ve bireysellik de özgür irade de sona erdi, köle düzeni başladı.

Sufi ile Allah ve Kuran-ı Kerim arasına şeyhler, mürşidler ve rehberler girdiği andan itibaren yozlaşma ve sapma başlamıştır. Bütün tarikatlar tasavvufun yozlaşmış hallerinden biridir. Yüzlerce tarikat arasında ancak biri kaynağa sadık olabilir, onun dışında kalan bütün tarikatlar gerçek kaynaktan sapmadır. Ama hangisi sadık ?

Tarikatların Kuran ve Sünnet’ten sapma olduğunu ileri süren  İslam bilginleri var.

Şu anda tasavvuf ile tarikat aynı şey değil artık. Günümüzde gerçek İslam’ı temsil etmeyen tarikatların çevirdiği siyasi ve ekonomik fesatlar bu yazının konusu değil.

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk, TBMM bir tarikatlar konfederasyonu olduğunu söylüyor.

Bu yazının konusu tarikatların birer Sivil Toplum Örgütü olmadığı. İş sadece İslamcı çevrelerde kalsaydı bu yazıyı yazmazdım. Dolap çevirmek onların en doğal hakkı. Tarikatların, tarikatların içinde yer alan cemaatların birer sivil toplum örgütü olduğunu sanan; tarikatlar, cemaatler ile demokrasi arasında ilişki kuran üniversite hocaları, gazete yazarları ve politikacılar var. Bu nedenle bu  “kara  balon”un patlatılması gerekiyor.

STÖ’lerin  İngilizce karşılığı NGO’lardır, yani Non-Governmental Organisation.  Hükümet dışı, hükümetlere karşı bağımsız örgütler. Türkçedeki “Sivil” sözcüğü de “İslami örgüt”ü içermez. Bir İslami örgüt en azından bir piyade alayı kadar sivillikten uzaktır.

Öte yandan Şeyh-Mürid ilişkisinin olduğu yerde eşitlik ve özgürlük olmadığı gibi müridin özgür iradesinden de söz edilemez. Kestirmeden söylemek gerekirse tarikatlarda demokrasinin “D”si bile söz konusu değildir. Durum böyle olduğu için ancak tarikat mensubu  üniversite hocaları ve şeyh müridi  gazete yazarları tarikatların STÖ olduğunu söyleyebilir.

(Hürriyet, 26 Ekim 2006)

***

TARİKATLAR  VE DEVRİM  YASALARI

Çok bilmişler tayfası, CHP’nin 14 Mayıs 1950’den itibaren halkın teveccühünü kazanamadığını söylerler ve kestirmeden “sol”u da mahkum ederler. Bu bilmişlik karşısında CHP de, “sol” da mahcup mahcup boyun büker. Ne yapsınlar, tarikatlardan mı, yoksa şeyhlerden mi, düğünlerde gelinin boynuna 20 kilo altın takan, damadı dolarlarla dekore eden feodalite kalıntısı aşiretlerden mi şikayet edecekler, yoksa onlara mı sığınacaklar ?

Hele karşılarına sabuklamayla karışık İdris Küçükömer ve Kemal Tahir yorumları da çevik kuvvet olarak çıkartılmışsa ne yapsın zavallılar ?

17 Eylül 2006 tarihli Hürriyet Pazar’da yayınlanan “Türkiye’nin tarikat ve cemaat haritası”nı gördünüz mü ?

Bir de ana nitelikli, horanta sahibi tarikatlar var : Nakşibendilik, Bektaşilik, Mevlevilik, Bayramilik, Rifailik, Melamilik, Kadirilik, Halvetilik…

Bunların yanı sıra zaman zaman batıp çıkan tarikatlar da vardır. Örneğin 1950’lerde Ticanilik ünlüydü. Atatürk’ün heykel ve büstlerine saldırırlardı.

İsmailağa cemaati kuburunun patlaması üzerine yapılan yorumlar, sorunun artık bir dönüm noktasına geldiğini, bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor.

Gazetelerde okuyoruz, televizyonlarda izliyoruz, radyolarda dinliyoruz: Tarikatlar aslına bakarsanız barış içinde Allah’ı arama yolları imiş; Cumhuriyet tarikatları, tekke ve zaviyeleri kapatarak büyük bir suç işlemiş; tarikat ve cemaatlerin bugünkü durumu yasaklamanın, cartcurt etmenin etkili olamadığını, olamayacağını gösteriyormuş… Peki ne yapılacakmış ?

Cumhuriyet’in yaptığının tersini yapmak ve tarikatlarla iyi geçinmek gerekiyormuş.

İslamcılar, tarikatçılar, Cumhuriyet  karşıtları böyle fetvalar veriyorlar ve Emre Kongar dışında kalan aydınlarımız, bu muhteremlerin karşısında, “Biz ettik siz etmeyin” tarzıyla el ovuşturuyorlar.

Ayıptır ! Madem ki  Türkiye Cumhuriyeti Devrim Yasaları’nı yanınıza almak ve gerektiğinde haziruna hatırlatmak aklınıza ve işinize  gelmiyor, bari Cumhuriyet’i rahat bırakın.

Cumhuriyet’e karşı öylesine bir psikolojik savaş açılmış ki Anayasa’nın “İnkilap kanunlarının korunması” ile ilgili 174.maddesini ve bu maddede sayılan 8 adet devrim kanununu kimse anımsamıyor, anımsamak istemiyor. Anımsamak utandırıyor ve korkutuyor.

Efendim, tarikatlar sosyal nitelikli imiş ! Peki Cumhuriyet ne nitelikli ?

Ayıptır ! 1946’dan itibaren Adnan Menderes ve Demokrat Parti tarafından başlatılan ihanet, Cumhuriyet ve Demokrasi’yi teslim almış durumda ama hala yasakçı (!) ve jakoben (!) Cumhuriyet suçlanmakta… Ah, ah ! Şu AB, TSK’yı iyice bir iğdiş etse, iş tamam olacak !…

Traji-komik olan  şu ki 30.11.1925 tarihinde kabul edilen  677 sayılı kanun tasarısı, Demokrat Parti’nin dört kurucusundan biri olan Refik Koraltan (Ötekiler: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü) ve beş arkadaşı tarafından hazırlanıp önerilmişti. Yasanın adı  “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Önlenmesi ve Kaldırılmasına Dair Yasa” idi.

Şimdi millet kuyruğa girmiş, tarikat şeyhlerinden, cemaat hocalarından bu yasadan dolayı özür dilemek için yarışmakta. Güya tarikatlar sivil toplum örgütleri imiş ! 1925 öncesinde ve sonrasında fesat yuvaları olan tarikatlar ancak “sefil toplum örgütü” olabilirler.

(Hürriyet, 27 Eylül 2006)

***

TARİKATLARIN  KAN  DAVASININ  NEDENİ

Tarikatçı ağızlara bakacak olursak Kurtuluş Savaşı’nı tarikatlar kazanmıştır. İslamcılara inanacak olursak birinci Meclis şeyh ve hocalarla dolu olduğu için demokrasinin doruklarında dolaşmaktadır. Ancak Kemalizm tarikatlara  ihanet etmiş, onları kapatmıştır!

30 ekim 1925 tarih ve 677 sayılı tekke ve zaviyeleri kaldıran yasa durup dururken ortaya çıkmamıştır. Bu yasa Şeyh Sait İsyanı ile, Şeyh Sait İsyanı da hilafetin kaldırılmasıyla ve  Musul sorunu ile ilgilidir.  Musul sorunu ile Şeyh Sait İsyanı’nın gerisinde  Musul petrollerine el koymak isteyen İngiltere vardır:

3 Mart 1924 : Hilafetin kaldırılmasını ve Osmanoğulları hanedanının yurt dışına çıkartılmasını öngören 431 sayılı yasa.

20 Eylül 1924 : Musul Sorunu Milletler Cemiyeti’nde görüşülmeye başlandı. Sınırda Türk ve İngiliz askerleri arasında gerginlik çıkması üzerine Cemiyet 29 Ekim’de geçici bir sınır belirledi.

17 Kasım 1924 : Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu.

13 Şubat 1925 : Şeyh Sait ayaklanması, Genç sancağının Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde Şeyh Said’in himayesine sığınan kanun kaçaklarının jandarmalara ateş açmasıyla başladı.

4 Mart 1925 : Takrir-i Sükun Kanunu kabul edildi.

15 Nisan 1925 : Şeyh Said Varto yakınlarındaki Carpuh Köprüsü’nde yakalandı.

14 Mayıs 1925 :  Yakalanan isyancıların yargılanmasına Şark İstiklal Mahkemesi’nde başlandı.

29 Haziran 1925 : Ölüm cezasına çarptırılan Şeyh Said ve 47 asi lider idam edildi.

Resmi Tarih’in (!) yazdığına göre, siyasal etkinliklerde rol oynayan, toplumda her türlü yeniliğe karşı çıkan tarikatların, Cumhuriyet yönetiminde bir yeri ve etkinliği olmamalı idi. Doğu illerinde patlak veren Şeyh Said İsyanı’nın gerisinde İngilizlerin kışkırttığı tarikatlar yer almaktaydı. (Gayri Resmi Tarihler ne yazıyor acaba ?)

Mustafa Kemal, 30 Haziran 1925 tarihinde şöyle konuşuyordu:

“Efendiler ve ey Millet ! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat (yol) uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğu ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir. Tarikat başkanları bu dediğim gerçeği bütün açıklığı ile algılayacak ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin bundan böyle olgunluğa eriştiklerini kabul edeceklerdir.”

Mustafa Kemal Ankara’ya döndükten sonra ilk olarak bu konuda bir hükümet kararnamesi yayımlandı. 2 Eylül 1925 tarihli kararname ile tekke ve zaviyelerin kapatılması karar altına alındı. Ancak, doğuda kurulan İstiklal Mahkemesi kendi bölgesindeki tekke ve zaviyeleri kapattığı için 677 sayısı yasanın artık çıkartılması gerekiyordu.

Yasa Konya milletvekili Refik Koraltan ve beş arkadaşının önerisiyle  30 Ekim 1925 tarihinde çıkartıldı.

Günümüzde Şeyh Said İsyanı’na merhametle yaklaşanlar, Takrir-i Sükun Kanunu’nu yerden yere vuranlar, 677. sayılı yasanın çıkartılmasını aymazlık olarak görenler ve bu nedenle kendi resmi tarihlerini yazanlar, artık tarikatların TÜSİAD gibi,  Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği gibi, TÜRKİŞ gibi tüzel kişilik olarak  tescil edilmesini istiyorlar.

(Hürriyet, 29  Eylül 2006)

***

1950’DEN BU YANA TARİKATLARIN İNTİKAMI

14 Mayıs 1950’den sonrasının “Karşı Devrim Dönemi” olarak adlandırılmasına sağcı yazarlar ile II.Cumhuriyetçiler pek bozuluyorlar. Demokrat Parti iktidarı güya statükoya karşı çıkmış, demokrasiyi getirmiş. Demokrat Parti için söylediklerim,  tuhaftır, bu parti için ciddi bir inceleme yazılmadığı için kimilerine abartılı geliyor.

Avukat dostum Şevket Çizmeli’nin incelemeleri yayınlandığı zaman, Demokrat Parti ve Adnan Menderes konusunda yazılmış bütün haciyografi kitaplarının ipliği pazara çıkacak.

30 Ekim 1925 tarih ve 677 sayılı yasanın günümüz Türkçesi ile metni şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti içinde, gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak  şeyhin yönetimi altında, gerek başka şekillerde kurulmuş bulunan tüm tekke ve zaviyeler; sahiplerinin, diğer şekillerde haklarını kullanarak sahiplenmeleri devam etmek üzere tamamı kapatılmıştır. Bunlardan; yasal düzenlemelere uygun olarak, cami  veya mescit şeklinde kullanılanların faaliyeti sürer.”

“Genel olarak tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, naiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, ve bilinmeyenden haber verme ve isteğine kavuşturmak amacı ile nishacılık (muskacılık) gibi unvan ve sıfatların kullanılması ile, bu unvan ve sıfatlara hizmet görmek ve/veya kıyafeti giymek yasaktır.”

“Türkiye Cumhuriyeti içinde, padişahlara ait ya da bir tarikata veyahut çıkar sağlamaya yönelik olanlarla tüm sair türbeler kapatılmış türbedarlıklar kaldırılmıştır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri yada türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden kuranlar veya tarikat ayini yapmak için geçici bile olsa yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar yada bunlarla ilgili hizmetleri yapanlar veyahut kıyafetleri giyenler, üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan az olmamak üzere para cezası ile cezalandırılır.”

İslamcıların,  şeriatçıların ve daha genel olarak bütün sağcı partilerin “Dini yasakladılar, camileri kapattılar, dindarları taciz ettiler” safsatasıyla karşı çıktıkları yasayı okudunuz. Yasanın iddia ve yalanlarla herhangi bir ilişkisi var mı ?

Yasa 1950’ye kadar titizlikle uygulandı. Günümüz İslamcı âlimleri ile saf laik bilginlerinin yorumlarına göre bu yasaklamalar, tarikatların yer altına girmesine yol açtı. Doğaldır, yasaklamalar bütün fesatların yer altına inmesine yol açar.

Demek ki tarikatlar 1925-1950 arasında yeraltında yaşamışlar. İslamcılığın karanlık-aydınlık dönemi!

Ancak Demokrat Parti’nin kuruluş yılı olan 1946’dan itibaren  Adnan Menderes ve arkadaşlarının başta Nakşbendiyye (Nakşıbendilik) tarikatı olmak üzere ileri gelen tarikat şeyhleriyle ilişki kurdular, vaatlerde bulundular.

İktidara gelir gelmez Arapca Ezan’ı serbest bırakmalarının, 677 sayılı yasanın uygulamalarını rafa kaldırmalarının nedeni budur.

677 sayılı yasayı uygulattırmamalarının bedeli olarak, tarikatlar 1950’den bu yana muhafazakar ve İslamcı partilere oy vermekte ve böylece Cumhuriyet’ten  intikam almaktadırlar. Yasaların uygulanmaları önemlidir. Şu anda 677 sayılı yasa fiilen “yok”tur. Bunun en büyük kanıtı ise İstanbul’daki Fatih/Çarşamba bataklığıdır.

Yüzde yirmi beşlik oy kitlesinin birkaç ay içinde yüzde ikiye düşebilmesinin nedenini hiç düşündünüz mü ? Karpuz gibi bir kamyondan öteki kamyona göçmesini ?…

(Hürriyet, 30 Eylül  2006)

***

DEMOKRASİNİN ÖNÜNDEKİ ENGEL : TARİKATLAR

Üstat Abdülbaki Gölpınarlı ilk basımı 1969 yılında yapılan “100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler” (Gerçek Yayınevi) şöyle bitiriyordu:

“Tarikatler kalkmıştır; fakat gene de yer yer, tarikatlerin bulunduğunu, tarikatçilerin faaliyetlerini duyuyor, öğreniyoruz. Bunu bir irfan yahut bir bilgi, bir inceleme ve eleştirme yapanların, bunu bir zevk ve neşe halinde yaşayan ve yaşatanların toplumumuza zararları değil, faydaları dokunur. Fakat şeyhliği, bir gericilik vesilesi, bir sömürme, bir nüfuz sağlayış aracı olarak yürütmek, inananları rüsuma, şekle bağlamak, onları ayrı bir sınıf haline getirip bağnazlaştırmak, şüphe yok ki zararlı bir şeydir.”

“Bizce tarikatler ve tasavvuf, bugün bir irfan zevkidir; devrini yaşamış, artık gönüllere mal olmuş, tarihe intikal etmiştir; son sözümüz ancak budur.”

Bir tarikat ehli olması nedeniyle, üstat Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitabının son paragrafında,  içten olduğu kanısında değilim. Gölpınarlı düzeyinde birinin  1969 yılında tarikatların çalışmalarından habersiz olduğuna inanmak saflık olur.

Ama tarikatların tehlikelerini haber vermekten de geri durmuyor. Fazla uzatmadan şunu yazacağım: Cumhuriyet’ten yana, Cumhuriyetçi olan bir tek Sünni tarikat bulamazsınız. Gelenekleri ve misyoner ilişkileri dolayısı ile Cumhuriyet karşıtıdırlar.

Cumhuriyet,  geçmişte arada bir askıya   alınmış da olsa demokrasiyi kurmayı ve yaşatmayı amaçlamıştır. Oysa tarikatlar için demokrasi bir küfürdür !

Nedense gizlenmek istenir ama çok partili düzene geçtiğimizden bu yana cemaat ve tarikatların siyasetin göbeğinde yer aldığı biliniyor. 1950’den önce de CHP ve Cumhuriyet’e karşı muhalefet halindeydiler. Nakşibendiler, Nurcular, Süleymancılar ve Fethullahçılar politikanın içinde olacaklar da ötekiler olmayacak, olur mu ?

Günümüzde tarikat ve cemaatler artık sadece inanç toplulukları değiller, aynı zamanda holding nitelikli sermaye grupları halinde örgütleniyorlar. Amaçları demokrasinin olanaklarından yararlanarak toplumu kendi  İslamcı anlayışlarına göre yeniden inşa etmek. Müslüman Kardeşler gibi paramiliter alana kaymaları da her an mümkün.

Ancak inanç olarak bir şeyhe tamamen teslim olmuş bir müridin özgür iradesi ile politik yönelim göstermesi de beklenemez. Çünkü tarikat ve cemaatlerin kendi yapıları  demokrasiyi kabul etmeyen totaliter bir örgütlenme biçimi. Tarikat ve cemaatlerin kendi hiyerarşileri her türlü hiyerarşinin üzerinde. Bir devlet dairesinde evrak memuru olarak çalışan tarikat ileri geleninin görev yerindeki üstlerine, şeflerine, müdürlerine  hükmettiği görülmemiş bir şey değil. Şeyhin başkan olduğu prototipi çağdaş demokrasi yıkamıyor.

Tarikat ve cemaatlerin egemen olduğu bir toplumda, siyasal yapı içinde gerçek demokrasinin yerleşmesi mümkün değil. Bu nedenle, sol partilerin cemaat ve tarikatlara karşın ve onlara karşı ve onlarla birlikte nasıl politika yapabileceklerini çok iyi düşünmeleri gerekiyor.

1978’den bu yana oy kullanmayan Alevilerin 16 Ağustos 2005’te yayınladıkları ortak deklarasyondan sonra önümüzdeki ilk seçimde oy kullanmaları bekleniyor. Aleviler kitle halinde oy kullanırlarsa Türkiye’de çok şey değişebilir.

Son olarak: İlk yazımda tarikatların Sivil Toplum Örgütleriyle en küçük bir ilişkisi olmadığını yazmıştım. Önce dernekler yasasına uygun, seçime dayalı  demokratik dernek olmaları gerekmiyor mu ? Tarikatları bir şeye benzetmek gerekirse, mafyalara benzetebiliriz.

(Hürriyet, 1 Ekim 2006)

***

TÜRBELER VE ZAVİYELERİN YASAKLANMASI

Efendim, siz şimdi tarikatların iktidar sahibi (muktedir), tekke ve zaviye gibi mekanların gözde olmalarına bakmayın, bu türden irtica ve fesat yuvaları 30 Kasım 1925 tarihinde bir yasa ile yasaklanmıştı. Günümüz Anayasasının 174 maddesi tarafından korunan 8 Devrim Yasası’ndan biri olan 677 sayılı yasanın özgün başlığı şöyledir:

“Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine (kapatılmasına) ve Türbedarlık ile Bir takım Unvanların Men ve İlgasına (kaldırılmasına) Dair Kanun.”

Bu yasa 1950’den bu yana sağ iktidarlar tarafından kemirilse de, günümüz iktidarı tarafından yok sayılsa da halen yürürlüktedir. Bunu hatırlatmak isterim!

Konya Milletvekili Refik Bey (20 yıl sonra Karşı Devrimci Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer alacak olan Refik Koraltan) ve beş arkadaşı tarafından hazırlanan ve kabul edilen yasa önerisi şöyledir:

  • “Türkiye Cumhuriyeti içinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinin yetkisi altında ve gerek diğer şekillerde kurulmuş bulunan tekkeler ve zaviyeler toptan kapatılmıştır.”
  • “Genel olarak tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların kullanılmasıyla bu unvan ve sıfatlara ait hizmet vermek ve kisve giymek yasaktır. Türkiye Cumhuriyeti içinde sultanlara ait veya bir tarikata veyahut ticari çıkarlara dayananlarla tüm diğer türbeler kapatılmıştır ve türbedarlıklar kaldırılmıştır.”

Yasa maddesinde sayılan unvan ve kurumlar, günümüzün naylon demokratları tarafından kutsanan 1925 tarihli Şeyh Sait İsyanı’nda çok önemli bir rol oynamışlardı. Bu ilişki, söz konusu yasanın çıkartılmasında başlıca etken olmuştur.

Mustafa Kemal, 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’da yaptığı konuşmada, tekke ve zaviyeler hakkında şunları söylemişti:

  • “Bugün bilimin, fennin, bütün her şeyiyle uygarlığın aleviyle yüz yüze gelişinde filan ve falan şeyhin yol göstericiliğinde maddi mutluluğu ve maneviye arayacak kadar ilkel insanların Türkiye uygar toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.”
  • “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emrettiğini ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir.” (Hakimiyeti Milliye gazetesi, 1 Eylül 1925)

Yasa’nın yasakladığı cemaatler, örgütler, kuruluşlar, (günümüzde) hakkında Almanya’da mahkumiyet kararı verilmiş olan Deniz Feneri gibi derneklerin atalarıdır. Bir araştırın, bakın kaç tane vakıf var, kaç vakıf hastanesi, üniversitesi, gizli bankası var.

30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı yasa Cumhuriyetimizin temel direklerinden biriydi. Ne yazık ki “biridir” diyemiyorum, “biriydi” diye yazıyorum. Unutulmasın diye!

(Hürriyet, 30 Kasım 2010)

**************************************************************************

 

 

“SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ,SEFİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.