SİYASAL BİLİNÇ, POLİTİK PİLİÇ

İnternette “Dindar Solcu Değil Solcu Dindar” (Hürriyet, 14 Eylül 2011) başlıklı yazımı arıyordum, karşıma televizyon bülbüllerinden Nevzat Çiçek’in hakkımda yazdığı bir yazıyla karşılaştım. Televizyonun geveze bülbüllerinin anlama ve yazma kapasitelerinin sığlık düzeyine tanık olmanız için önce mezkur tahriri (söz konusu yazıyı) okumanıza sunuyorum.

Yazıyla ilgili sadece bir yer için dikkatinizi çekeceğim:

Nevzat Çiçek : “Kur’an-ı Kerim Kafirun süresindeki   “… Sizin dininiz size, benim dinim bana.”mesajındaki evrensel tahammül, Özdemir İnce solunun tanımadığı ve asla tanıyamayacağı bir algı perspektifidir” diyor.

Kuran, İslam’ın en zayıf döneminde söylüyor o cümleyi. Daha sonra ne dediği önemli! “Asın-kesin” diyor.

Ben yıllardır,  Cumhuriyet’in devlet işlerinde tek referansın Anayasa ve laik yasalar olduğunu söyleyip yazıyorum. Sol, birey ve kurum olarak, dindarları, dincileri, islamcıları tavlamak için  dini kullanamaz, referans alamaz. Yapmaya yeltense de bu işi AKP’den, MHP’den ve benzerlerinden daha iyi yapamaz

Aklı olan Cumhuriyet’i ve Sol’u kendi arar bulur. Siz birkaç istisna dışında yoksullardan, mazlumlardan yana bir hoca, bir imam, bir din adamı duydunuz mu?

Din, bireysel vicdandan sokağa indiği, dağa çıktığı, Kuran’ı silah olarak kullandığı zaman geçmiş ola… İş bu noktaya geldiği zaman  AKP ile IŞİD’in adları aynı deftere yazılır.

Özdemir İnce

29 Temmuz 2015

***

GAZETECİ YAZAR NEVZAT ÇİÇEK’İN KİŞİSEL BLOĞU

MÜSLÜMAN SON-İSLAMİ SOL

11.02.2010

 

“SOL VE İSLAM YA DA İSLAMİ SOL”

Hürriyet Gazetesi’nin toplumuyla kavgalı yazarı, şairi, liberallerin ve ikinci cumhuriyetçilerin “korkulu rüya”sı Özdemir İnce 28 ve 30 Ekim tarihinde “Sol ve İslam” ve  “İslam ve sol politika” ismiyle iki yazı kaleme aldı.

Zülfü Dicle’nin Taraf Gazetesi’nde  Neşe Düzel’ e 20.07.2009 tarihinde verdiği röportaja atıfla Dicle’nin “Sol, önce, dinin gericilik kaynağı olduğu saçmalığından vazgeçmeli.

Bu ülkede halkın yaşadığı bir İslam kültürü var.

Sol, İslam’la temas kurmak, barışmak zorunda” sözüne şiddetli muhalefeti ve  “Bu ülkede halkın yaşadığı bir İslam kültürü”nün ne olduğunu bilmesi ile suçlaması ve bu suçlamaları yaparken Dicle’ liye “Biraz tarikat ve cemaatleri incelerse halk İslam’ının afyondan beter eroin ve kokain olduğunu belki görür.

Bu halkın yüzde bilmem kaçı, bir tarikatın müridi olarak şeyhinin bokunda keramet aramakta, eşinin tarikat şeyhi ile zina yapmasına göz yummaktadır.” Diyerek“Gerçek İslam’a değil Hurafeler İslamına inanan, arada halifeler, şeyhler, veliler olmadan Allah’a inanamayan, Peygamber’in yolundan gitmeyip tarikat ve cemaat şeyhlerinin peşinden giden mürteci Müslüman halkımızı solla barıştırmanın, daha doğrusu, solu mürtecilerle barıştırmanın herhangi bir gereği de yok.” Demektedir.

İnce iki gün sonraki yazısında ise “Solun sorunu dinle siyasal ilişki kurmamak değil. Böyle bir ilişkiye zaten gerek yok”…diyerek. “Günümüz solu belki türbanı gericilik simgesi olarak görüyor ama türbancı olmayan, türban putuna tapmayan kesimin Türkiye Müslümanlarının yüzde 90’ını temsil ettiğini çok iyi bildiği için, namaz kılanı, oruç tutanı kesinlikle gerici olarak değerlendirmiyor.” Diyor.

Özdemir İnce gibi İslam üzerine çok büyük araştırma yapmayan ancak geleneksel olarak  İslam ile sol düşünce arasındaki uzlaşmaz farklılıkları ve İslam’ın gerçeklerden uzak metafizik bir düşünce olduğunu tespit ve ispat etmeye çalışmaktan, İslam’ı anlamaya vakit bulamamış aydınlar solun Müslüman’ın zihninde farklı çağrışımlara sebep olduğunu, aynı şekilde buna uygun düşünce akımlarının da oluştuğunu  görmezden geliyorlar.

Mustafa Sıbai’nin “İslam Sosyalizmi”, Ali Şeriati’nin “Sol İslamı”, Nurettin Topçu’nun “Müslüman Anadolu Sosyalizmi”, Hasan Hanefi’nin “İslami Solu” bu düşünce akımlarına en güzel örnekleri teşkil ediyor.

Bu kavramlar, İslami aydınlanmanın yanı sıra, daha çok özgürleşme, aydınlanma ve hatta sekürleşme olarak geliştirilmiştir. Müslüman dünyanın içinde bulunduğu entelektüel sefaleti aşma çabasına karşın,  Solun İslam’a bakışı ve onu algılayışı ise genellikle İslam dairesi içerisinde bulunan çok çeşitli görünümlerin ötesinde ve dışındaki İslamla; yani daha doğru bir ifadeyle solun  kendisinin tanımladığı İslam’la ilgilidir.

Tabi burada bütün solu tek bir anlayışın merkezine koymak haksızlık olacaktır. Burada ele alınan sol, Özdemir İnce’nin solu daha doğrusu Kemalist sol anlayışıdır. Çünkü, en basitinden bile devletin koyduğu türban yasağını savunmak ve onun arkasına sığınmak asla ve asla solun işi değildir ve olmamalıdır.

Ancak Kemalist sol ideoloji bunu bir varlık nedeni ve sızma girişimi gördüğü için buna karşı çıkmayı ideolojisinin  bir gereği olarak görür. Solun  büyük bir kısmı Kemalizm’le ilişkisi bağlamında bu yola girdi ve hala tökezlemeye devam ediyor.

Çünkü Cumhuriyet kurulurken kafalarında yarattığı yeni modele en çok tepkiyi İslami kesim verdiği için solun büyük bir kısmı hayali bir dindar profili çıkararak İslam’ı gericilik Müslüman’ı da karanlık kimse olarak tanıdı.

Bu nedenle sol’un kafasında yarattığı şablonun siyasi görüşü,  iktidara gelince “Gericilik kazanıyor” yaftalarının yapıştırılması normaldir, çünkü onlara göre bu bir kavgadır. Kavga “Cumhuriyet” için yapılırken “Cumhur” gericidir ama onunda bir şekilde doğruyu bulmasına yardım edilecektir. Özdemir İnce’nin savunduğu görüşlerin siyasal anlamdaki karşılığı 28 Şubat sürecinin ideolojisidir.

Bu bakımdan İnce’nin “Türban putuna tapmayan kesimin Türkiye Müslümanlarının yüzde 90’ını temsil ettiğini çok iyi bildiği için, namaz kılanı, oruç tutanı kesinlikle gerici olarak değerlendirmiyor” sözü gerçeği yansıtmayan bir tespittir.

Özdemir İnce’nin tespiti İslam’ı “geçmiş ve şimdi” çerçevesinde düşünmekten çıkarıp, “biz ve onlar” eksenine getirdi. İnce’nin bu düşünceye gelmesinde toplumdan biraz uzak kalmasının ve Ak Partinin iktidara gelmesinin çok büyük etkisi var.

Sosyalist düşünür Bloch, dinin ele alınmasında sol gelenek için iki eğilimi tarif eder.“Soğuk akım” dediği eğilimde, dini tek kimlikli ve tek yönlü bir olgu olarak değerlendirir. İçindeki her şeyin olumsuz olduğuna inanır.

Din onlar için, ezelden beridir değişmeyen, hep aynı kalmış bir tutuculuğun adıdır. Durağan bir okumadır. İkinci eğilime ise “Sıcak akım” der, sol/ Sosyalist geleneğe. Bunlar, dindeki ikili dünyayı görür. Onun diyaletik bir öze sahip olduğunu bilirler.

Din değişkendir, kimi zaman efendilerinin, kimi zamansa mazlumların diline sahip olur. Bu dili ona verense Tanrının sözünü eline alan insandır.” İnce yazısında “Halk İslamı” derken solun da yeri geldiğinde dini mazlumların dili olarak kullandığını unutuyor.

Kur’an-ı Kerim Kafirun süresindeki   “… Sizin dininiz size, benim dinim bana.”mesajındaki evrensel tahammül, Özdemir İnce solunun tanımadığı ve asla tanıyamayacağı bir algı perspektifidir.

Abdullah Öcalan bile bugün Özdemir İnce’den bu konuda  düşünce olarak öndedir. Marksist ve sınıf hareketi olarak temelini attığı PKK’nın bile dine olan bakışı değişmiştir. Kürt siyasetinde seküler Kürtler ile dindar Kürtler arasındaki çekişmenin farkında olan Öcalan, CHP gibi yapmayarak yeni söylemleri hayata geçirebilmiştir. DTP’nin Hakkâri Belediye Başkanı’nın İlahiyat kökenli olması ve “Kur’an’da fitne”kitabının bulunması bile önemlidir.

Bu bakımdan İnce’nin “Mürteciler” dediği halkın sayısı bu toplumda az değildir.

Eğer Türkiye’de sol gerçekten istediği düşünce tarzının bu halkta yankı bulmasını istiyorsa önce din ile barışmak zorundadır. Bu barışma bir özeleştiriye dayanmalı ve yeni söylem ve projelerle desteklenmelidir.

Eğer bu toplumda İnce’ye göre gericilik varsa bunu aşmanın yolu halkın inancını görmezden gelme değil bilakis o inanç sahibini önce tanımaktan geçiyor.

İnce’nin tam gerici olmakla suçladığı Fethulahçılar nedeniyle, Mısır merkezli Müslüman Kardeşler bile “Fethullah Gülen” modeli nedeniyle tartışma içerinse girmiş ve bunu savunan gruplarla diğer gruplar örgüte hakim olmak için mücadele ediyor  ve  Arap ülkelerinde bu modelle ilgili konferans üstüne konferans yapılıyorsa, bu ve diğer fikri akımlarını bu ülkede küçümsemek veya görmezden gelmek  sola ne kazandırıyor.

Sol bu bağlamda “İslami sol”u” hala görmezden geliyorsa, Gülen Hareketi’nin fikri karşısında hangi fikirle çıkıyor.  İnce’nin savunduğu solun dünyadaki karşılığı nedir?,  Hangi ülkede bununla ilgili bir konferans düzenleyebilir.

İslam ve Sol bağlamında, Birikim Dergisi’nin Ekim sayısındaki “Sol ilahiyat”,Özgün Düşünce Dergisi’nin 2. sayısındaki “Sol, Sosyalizm, İslami Sol”, İslamiyat Dergisi’nin 2. sayısındaki “İslam’ın sol yorumu” yazılarını eğer İnce okursa sanırım yerli bir soldan vazgeçer. Birbirini anlayan, paylaşan, deneyim ve potansiyelerlerini bölüşen bir toplum olma yolunda hızla ilerleriz. Din gerçeğin üzerindeki tüldür. Siz o  tülü ister kaldırın isterseniz  nasıl olsa tül var diyerek daha kalın kumaşlarla örtün.

***

SOL VE İSLÂM

Siyasal mücadeleden yenik çıkan kimi solcular, bu bozgunlarının nedenini solun halkın değerleriyle ilişki kuramamasına bağlarlar. Bunlardan biri, Neşe Düzel’in (Taraf gazetesi, 20.07.09) verdiği bilgiye göre : Geçmişte illegal Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin yöneticilerinden olan, on yıl Doğu Berlin’de sürgün yaşayan Zülfü Dicleli. Adı geçen kişi, 1990 başında da Yeni Demokrasi Hareketi’ni kuran on kişiden olmuş.

Tipik bir “yenik-mağlup” olan Zülfü Dicleli bozgununun, bozgunlarının nedenini kendi yeteneksizliklerinde, kendi kusurlarında arayacağına en kolay ve bilinen yolu seçip fetvayı veriyor: “Sol, önce, dinin gericilik kaynağı olduğu saçmalığından vazgeçmeli. Bu ülkede halkın yaşadığı bir İslam kültürü var. Sol, İslam’la temas kurmak, barışmak zorunda” (Taraf, Pazartesi Konuşmaları, 20.07.09) buyuruyor.

Yenik solcuların, yenilgiden sonra hidayete erip gerçeği (!) görmeleri beni kederlendirir. İyi de, peki zat-ı âlileri illegal TKP’de memur ya da müdür iken “dinin gericilik kaynağı olmadığı”nı (!) göremediler mi aceba ?  Bu konuda illegal TKP olarak bir yayınları var mıydı, ya da Bizim Radyo’dan herhangi bir yayın yapmışlar mıydı, Başyoldaş Haydar Kutlu (Nabi Yağcı)’nın talimatı ile ? Benim illegal TKP ile herhangi bir ahbaplığım olmadığı için, Zülfü Dicleli menfadan (sürgünden) ne zaman döndü bilmiyorum. Ancak ve anlaşılan, Türkiye’ye döndükten bir süre sonra Yeni Demokrasi Hareketi’ne bodoslama giderek hidayet ve fazilet mertebesine erişmiş olmalı.

Zülfü Dicleli, “İslam’la temas kurmak ve barışmak zorunda” olmanın ne anlama geldiğini bilmiyor anlaşılan. Çünkü o Karl Marx’ın “din afyondur” deyişinin pabucunu çoktan dama atmıştır. Böyle yaparak marksizmi gözden geçirmiştir (!).

Karl Marx, “Din afyondur” derken, İslam bağlamında, tarikatları, tarikat şeyhlerini, imamları, seyyidleri, seyyideleri, velileri ve evliyaları düşünmüş olmalı.

Zülfü Dicleli “Bu ülkede halkın yaşadığı bir İslam kültürü”nün ne olduğunu bilmiyor anlaşılan. Biraz tarikat ve cemaatleri incelerse halk İslamının afyondan beter eroin ve kokain olduğunu belki görür. Bu halkın yüzde bilmem kaçı, bir tarikatın müridi olarak şeyhinin bokunda keramet aramakta, eşinin tarikat şeyhi ile zina yapmasına göz yummaktadır.

Zülfü Dicleli ve benzerlerinin cehaletlerini gidermek üzere Faik Bulut’un üç ciltlik “İslamcı Örgütler I,II,III” (Cumhuriyet Kitapları) adlı  ciddi çalışmasını okumalarını tavsiye edeceğim. Ama olur ya, çok meşgul kişiler oldukları için, vakitleri yoktur, o zaman sadece üçüncü kitabın 339-389’uncu sayfalarını okumalarına razı olabilirim. Kürt İslamcılarıyla ilgili topu topu elli sayfa. Böylece hem İslamın eroinleşmiş halini hem de Kürtçülük işlerini öğrenmiş olurlar.

Gerçek İslama değil Hurafeler İslamına inanan, arada halifeler, şeyhler, veliler olmadan  Allah’a inanamayan, Peygamber’in yolundan gitmeyip tarikat ve cemaat şeyhlerinin peşinden giden mürteci Müslüman halkımızı solla barıştırmanın, daha doğrusu, solu mürtecilerle barıştırmanın herhangi bir gereği de yok. Vakit kaybıdır ! Başta Fethullah Hocaefendi olmak üzere, Nakşi, Nurcu, Kadirî, Rıfaî gibi bilumûm tarikatların şeyhlerini davaya kazandırmaları (!) yeter de artar bile ! Solu dinle barıştırma işini Zülfü Dicleli’ye havale edelim. Önce kendisini denesin ve iktidara gelsin ! Ama sol, sosyalist, sosyal demokrat ya da komünist olarak. Çünkü İslamcı olarak iktidara gelmek çok kolay !

(HÜRRİYET, 28 EKİM 2009, ÇARŞAMBA)

***

İSLAM VE SOL POLİTİKA

Sadece illegal TKP emeklileri değil, bir de medyanın genç ultra liberal bilgiçleri var.  Nasıl da güzel akıl verirler; oylarını almak için Müslümanların nasıl mandepsiye bastırılacağına dair reçeteler yaparlar ki kocakarı ilaçlarından da etkilidir !

Geçmişte sol politikanın içinde bozguna uğrayanlar kendilerini aklamak için birbirinden ilginç reçeteler veriyorlar. Bunlardan biri, illegal TKP’nin yöneticilerinden olup Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucularından Zülfü Dicleli “Sol hep din düşmanı oldu” (Taraf gazetesi, 20.07.09) diyor. Ardından müthiş (!) bir çözüm önerisi de getiriyor: “Sol dinle ilişki kuracak” diyor. Muhteremin elini tutan mı var ? Bir modern, küreselleşme ile özdeşleşmiş sol parti kursun, partisine İslam’ı rehber yapsın, biz de sonucu görelim.

Laik, demokrat ve cumhuriyetçi bir sol parti, Kuran İslamı’nı bir yana bırakalım, Halk İslamı’nın hurafeleri ile nasıl ilişki kuracak. Bunu kanıtlamak, ilişki kurmanın olanaksızlığına inanlara değil, ilişki kurmayı gerekli görenlere düşer. Yani Zülfü Dicleligiller’e.

Zülfü Dicleli, anlaşılan temelleri  XI. yüzyılda büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk (1018-1092) tarafından atılan siyasal hurafeden habersiz. Kendisine Dergah yayınları tarafından yayınlanan  “Siyasetnâme”nin, öteki adı “Siyeru’l-mülûk” olan kitabın 45.fasılını okumasını salık veririm. Nizamülmülk, kapıya külahını asan herkesin dönemin solcuları olan Mazdeklerin karılarını kolayca becerebileceğini yazar. Bununla yetinmez, bir Mazdek evine konuk gelen erkeğe, karnı doyurulduktan sonra evin kadınının sunulduğunu da yazar.

Zülfü Dicleli, anlaşılan, 1960-70 dönemi İslamcılarının, Türk-İslamcı demokratlarının (!) Türkiye İşçi Partililerin boynuna astığı yaftanın kaynağını hiç araştırmamış.

Solun sorunu dinle siyasal ilişki kurmamak değil. Böyle bir ilişkiye zaten gerek yok. Sorun Demorat Parti’den başlayıp AKP’ye kadar, bütün İslamcı ve muhafazakar partilerin  1945’ten bu yana İslamcı hurafelerle, tarikatlarla, tarikat şeyhleriyle siyasal ilişki kurmalarında. Solun da dinle ilişki kurmak bağlamında bu türden bağlantılar araması mı isteniyor ? Galiba isteniyor. Sol böyle bir işe giriştiği andan itibaren sol olmaktan çıkar.

Günümüz solu belki türbanı gericilik simgesi olarak görüyor ama türbancı olmayan, türban putuna tapmayan kesimin Türkiye Müslümanlarının yüzde 90’ını temsil ettiğini çok iyi bildiği için, namaz kılanı, oruç tutanı kesinlikle gerici olarak değerlendirmiyor.

Türkiye solunun karşısındaki en büyük engel etnik politika yapan PKK ve DTP gibi şoven milliyetçiler ile tarikatların sömürü ve sözcülüğünü yapan AKP.

AKP’nin, DTP’nin Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası’na aykırı politikalarını eleştirip mahkum edeceklerine, sol partilerin de bu partilere benzemesini istiyorlar.

Bir genç bilgiç  de Taraf gazetesinde (18.09.09), “Emeği sömürülen Müslüman bir işçinin ‘Ne gelirse haktandır’ diye düşüneceğine ve bu nedenle sendikal mücadeleye katılmaktan geri duracağına dair yargının dayanağı ne olabilir sizce ?” diye soruyor.

Bunun cevabını bilmiyorsa acınacak bir durum : Dünyanın hangi Müslüman ülkesinde etkili bir sendikal hareket var ? Yok !  Kayseri’de Türk-İş’e, DİSK’e üye kaç tarikatçı-hurafeci emekçi var ? Yok !

Baylar solu rahat bırakın ! Sol din düşmanı değildir ama dine dayalı bir politika da yapamaz. İsterse hiç seçim kazanmasın !

(HÜRRİYET, 30 EKİM 2009, CUMA)

***

SAĞ, SOL VE DİN(LER)

Bu konuda 14 Şubat 2006 günü “Sofu Kapitalizm” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda aynı konuya bir kez daha geri döneceğim:

Kapitalizmi dine, dolayısıyla Tanrı’ya bağlamak çok tehlikeli bir düşüncedir. Çünkü kapitalizmin sömürüsü ve adaletsizliği yüzünden Tanrı’yı ve dini tartışma konusu yaparsınız.

Kapitalizmin “ilk birikim” ve daha sonra şahlanması dönemlerinde başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere insanoğlu işçilerin gördüğü muamele ve içinde çalıştıkları ortamın koşulları din ile bağdaşmayacağı gibi âdil Tanrı’nın varlığını da tartışma konusu yapar. Çünkü hiçbir din ve hiçbir Tanrı bu kadar gaddar ve zalim, adalet duygusundan bu denli yoksun olamaz.

Bırakın kapitalizm dinden ve Tanrı’dan yoksun kalsın!

Bu kadar gaddarlık olamaz : İktidarın, paranın, dinin ve Tanrı’nın burjuva sınıfının emrinde olması insan olan insanı isyan ettirir.

Geçmişte solcuların, işçi sınıfının  Allahsız ve Kitapsız oldukları ileri sürülürdü. Burjuvazi ve kapitalizm dini ve Tanrı’yı kendi kadrosuna aldığına göre yoksul işçilerin nasıl bir dini ve Tanrısı olsun? Yoksulların da bir Tanrısı olmalı ama buna hiç kimse izin vermiyor! Ama zenginler ve yoksulların Tanrısı aynı Tanrı olamaz!

Herhangi bir dinin amacının herhangi bir siyasal  görüşü benimseyecek insan yetiştirmek olmamak gerekir. Her dinin insanı namuslu, sorumlu, âdil, başkalarına saygılı (bunlara başka erdemler de eklenebilir) bireyler olmaya özendirmek olmalı diye düşünüyorum.

Bu nedenle, İslâm ve sol ya da sosyalizm arasında ilişkiler araştıran düşünce tarzları bana yersiz ve gereksiz gibi geliyor. Din eğer bireyin iradesini seçimlerinde özgür bıraksaydı, herhangi bir dünyevî sorun olmazdı.

Diyelim ki, kimilerinin iddia ettiği gibi, İslâm sola açıktır. O zaman solun referansı ne olacak?

Kuran âyetleri olmaz mı?

Kuran âyetleri elbette solun referansı olamaz. Ama Müslümanlar İslâmda dinsel referanslar aramadan solcu, sosyalist ve komünist olabilirler. Bunun için Kuran’ı özgürce okuyup yeniden cesurca yorumlamak gerekmez. Solun kaynakları hayatın içindedir; toplumsal ilişkilerdedir; sınıf  bilincindedir. Bunun en iyi örneği tekel işçilerinin şanlı dayanışmasında bulunabilir. İstenirse!

İslamcılar başları iyice sıkışırsa Kuran’dan sosyalizmi de komünizmi de çıkartabilirler. Bundan hiç kuşkunuz olmasın!

Dahası, gözlerini karartıp, Karmâtîlik’ten bile söz edebilirler. Bu konuda bilgisi olmayanlar Orhan Hançerlioğlu’nun “İslâm İnançları Sözlüğü”ne bakabilirler. Bâtınîliğin en etkin en önemli akımıdır: Mallarda ortaklık ilkesini yayar ve halkı her bakımdan eşitleştirmeyi amaçlar. Bu türden bir yorum solun değil İslâmın kendi iç sorunudur.

(HÜRRİYET,  13 NİSAN 2010, SALI)

***

DİNDAR SOLCU DEĞİL SOLCU DİNDAR

Ayrıntı yayınevi “Kurtuluş Teolojisi” adlı bir kitap yayınlamış. “İslami Kurtuluş Teolojisi” bölümünün yetersizliğine karşın gerekli ve yararlı bir kitap. İster Hıristiyan ister İslami olsun “kurtuluş” yoksulluktan kurtuluş anlamına geliyor. Kimi aklı evvel bunu şöyle anlıyor ya da şöyle sanıyor: Yoksullar dindarlaşarak yoksulluktan kurtulabilirler. Oysa yoksullar istedikleri kadar dindarlaşsınlar, o oranda yoksulluk bataklığına gömülürler.

Kökü Dominiken rahip Bartolemeo de las Casas’a (1474-1566) dayanan Hıristiyan Kurtuluş Teolojisi, yoksulları daha çok dindarlaştırmaya çalışmaz, tam tersine yoksulluktan kurtulmaları için onları örgütler ve yoksulluktan kurtuluş için Kilise’yi görevlendirir. Yoksulluğun nasıl oluştuğunu, yoksulluğun kaynağının İncil olmadığını anlatır. Tam tersine, Matta İncili’nde şöyle yazar: “Zenginin cennete girmesi, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur”(19: 23-24).

Bu anlayışın öncüleri ve savunucuları Güney Amerika Katolik Kilisesi’ne mensup rahipler ve piskoposlardır. Bu yüzden faşist devletler, zenginler ve ağalar tarafından acımasızca öldürülmüşler ya da Roma’daki Papa tarafından aforoz edilmişlerdir. Günümüzün Papası XVI. Benedictus (eski Kardinal Joseph Alois Ratzinger), Roma Kilisesi’nin otoritesini sarstığı için bu akımın can düşmanıdır.

Ancak, Latin Amerika Kilisesi’nin yoksullar konusundaki tutumunun dünyasının geri kalan kiliseleri tarafından benimsendiğini söylemek de  mümkün değil. Hıristiyanlıkta olur da yoksulları savunan Kurtuluş Teolojisi İslamda olmaz mı? Bu soruyu sorduğunuz zaman, hocalar, din adamları ya da gazetelerin dinsel Güzin Abileri, hiç duraksamadan, “Olmaz mı, Kuran’da yeri var!” derler ve ayetleri saymaya başlarlar. Yahu kardeşim hangi din kitabı yoksulluğun Tanrı ya da Allah buyruğu olduğunu söyler? Tam tersine bütün din kitapları yoksulları korur, zenginleri suçlar. Önemli olan bir cami hocasının, bir tarikat şeyhinin, bir gazetenin din âlimi Güzin Abi’sinin, sosyal adaletten, bireysel ve ulusal gelirin adilce paylaşılmasından söz etmesidir. İslami Kurtuluş Teolojisi’nde görev, Cami’ye, hocalara, imamlara, Müslüman aydınlara düşüyor.

“Müslüman Sol” iddiaları yüzünden İslamcı kesim kaynıyor, birbirine girmiş durumda. Statükocu İslamcılar, solcu İslamcıları  Kuran’a ihanetle ve sapkınlıkla suçluyor.

AKP’nin görkemli başarılarından söz ederken, sonunda laf seçmenden iktidar oyu alamayan CHP’ye ve halka inemeyen (!), halkla ilişki kuramayan (!) sola gelir.  Karar: Başarılı olmak için bu hödüklerin dindarlaşmaları gerekir.

Hayır, gerekmez!  Hedef ve amaç yoksulluktan kurtuluş için mücadele ise, yoksullar ile solcuların dindarlaşması gerekmez. Yüzyıllardır sosyal adalet ve insan hakları için mücadele eden sol ve solcu neden dini (İslamı)  referans alsın, solcu olarak (sosyal adalet, insan hakları, eşitlik ve kardeşlik konularında) zaten doğru yolda. Ama dindar kimse, bu türden sivil erdemlere sahip olmadığı için, onun solculaşması gerekir. Nasıl solculaşacak?  Müslüman din adamları, Müslüman aydınlar,  Kuran’daki sosyal adalet anlayışını CHP ve Sol’a değil, Müslüman dindarlara anlatacaklar, dindarın körleştirilmiş gözlerini açacaklar. Ama bunu yapacaklarına, batı kapitalizminin teknoloji ürünlerini  pazarlıyorlar, emperyalist kapitalizme hizmet eden zorba teokratik rejimleri savunuyorlar!

(HÜRRİYET, 14 EYLÜL 2011, ÇARŞAMBA)

***

DİNLE BARIŞIK SOL PARTİ

Akılsız sola herkes akıl veriyor. Bu kez sıra Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç’ta. Ali Bulaç,”Dinle barışık sol parti AKP’yi siler süpürür!” buyurmuş. Buyurur! Ağız da onun, keyf de onun: “Türkiye’de diniyle kavga etmeyen, sosyal demokrat partiye ihtiyaç vardır. Dinle barışık sosyal demokrat parti, AKP’yi siler süpürür. Böyle bir parti çıkıncaya kadar sağcı partiler iktidar olmaya devam edecek, hak etmedikleri iktidarları ellerinde tutacak.” (Sözcü, 11 Ekim 2011)

Günün anlam ve önemine uygundur  diye gazete kesikleri dosyamdan aldığım yazı meğer 11 Ekim 2011 tarihliymiş. Önemli değil! Ali Bulaç’ın söyledikleri anonimleştiği için artık ölümsüzlük kazanmıştır ve artık sol ile CHP söz konusu olduğu zaman herkes tarafından bir hikmet olarak söylenmektedir.

DİNLE KÜS PARTİ OLUR MU?

Elbette olur! Örnek mi istiyorsunuz? İşte size Adnan Menderes’in Demokrat Partisi, Süleyman Demirel’in Adalet Partisi, Abdullah Gül & Recep Tayyip Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi! İddialarının tersine bu üç parti de İslam dininin buyurduklarının   hiçbirini yerine getirmemiş, İslama küs partilerdir. Sadece dinsel hurafelerle göz küllemişler, şifa niyetine deve sidiği içenlerin, çıplak ve ayakta işemeyenlerin nabzına göre şerbet vermişlerdir. Yani zamanın ruhuna uygun davranmışlardır!

Bu olgunun en trajik örneği Türkiye İşçi Partisi’dir. Bu parti eğer TBMM içinde AP ile CHP’nin, kendi içindeki Kürt kliğinin ihanetine uğramamış olsaydı; MİT’in, emniyetin, Komünizmle Mücadele Derneğinin, Ülkücülerin, Akıncıların, Aydınlar Ocağı’nın, TUSİAD’ın, Anadolu mütegallibesinin ortak hedef tahtası haline gelmeseydi, hiç kuşkusunuz olmasın 1980’lerde iktidara gelirdi.  Elbette, Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’sinin şu ünlü “kapıya şapka asma” iftirası da olmasaydı…

İSLAMLA NASIL BARIŞIK OLUNUR?

Deve sidiği içip çıplak vaziyette ayakta işemeyenlerin nabzına göre şerbet vereceksin; imam-hatip okullarını çoğaltıp, günümüzde olduğu gibi, laik okulları İslami okullara dönüştüreceksin; bol miktarda cami açıp minarelerine yüksek volümlü hoparlörler takacaksın; kadınları türban, peçe ve çarşafa sokacaksın, ellerine dürbün vereceksin; yasaları ulemaya soracaksın, ipe-sapa gelmez konularda Diyanet’ten fetva alacaksın; olur-olmaz zamanlarda CHP’nin tek parti döneminde camileri ahır, meyhane ve kerhaneye çevirdiğini iddia edeceksin…

Başta Atatürk’ünkiler, İnönü’nkiler olmak üzere memleket sathındaki bütün heykelleri yıkacaksın; özel ve resmi  müze ve galerilerde bulunan resimlerin üzerine kezzap atacaksın; bütün devlet ve belediye tiyatrolarını kapatacaksın; operaları da, orkestraları da… Ancak tenor ve baritonlar müezzin olabilirler, orkestra elemanları yeni İslami nomenkloturanın düğünlerinde çalgı çalabilirler… Balerinalar dahil, kadın kısmını da mütedeyyin ailelere hizmetçi vereceksin!

DİNLE BARIŞMAK =  LAİKLİKLE KÜSMEK

Din  âlimi Ali Bulaç çok önemli bir topludurum saptaması yapmış:

Ali Bulaç: “Eğer AKP laiklik söylemini içselleştiriyorsa, eski laiklik yeni anayasada devam edecekse hiç şüphe yok ki oy kaybedecek. Çünkü Türkiye’de seçmenin parti veya ideoloji sadakati yoktur. AP, ANAP, DYP’nin başına gelen AKP’nin de başına gelir.”

Özdemir İnce: Yani AKP laikliğe katlanmayı sürdürecekse, 1982 Anayasasının laiklik anlayışı yeni anayasada da sürecekse, oy kaybeder demeye getiriyor. Anayasada laiklik olarak ne yazdığı seçmenin umurunda değildir. Seçmen avantasına bakar! Ancak bu cümleden şu anlaşılıyor: Seçmenden oy alacaksan laikliğe küseceksin. Hadi canım sen de! Sen seçmenin karşısına delikanlı ve harbi bir sol parti olarak çık hele, karşında ne din kalır ne de min!

Ali Bulaç: “Türkiye’de laikliği empoze eden uluslararası güçlerdir. AKP’yi de sınırlandıran, ürküten budur.”

Özdemir İnce: Türkiye’ye laikliği kimsenin dışarıdan empoze ettiği falan yok. Dışarıdan Hafif  İslam empoze ediliyor. Halkın ana gövdesi  dine karşı ne kadar ilgisiz ise laikliğe de ilgisiz. Yahu kardeşim, sen sol partiye ilkin laikliği bırak demeye getiriyorsun. Laikliği bırakırsa nasıl sol parti olacak?

Ali Bulaç: “Türkiye’yi Müslümanlar, cemaatler, tarikatlar, sivilleştiriyor. AKP bunu yapabiliyor çünkü arkasında tarikatlar, cemaatler, yani toplumun ana gövdesi var.”

Özdemir İnce: Sözüm meclisten dışarı ama tamı tamına “Laf söyledi balkabağı”  durumu. AKP,  bütün tarikatları, cemaatleri, yani toplumun ana gövdesini arkasına almışsa, benim zavallı sol partim ne halt edecek? Müslümanların diniyle nasıl barışacak? Yeni tarikatlar, yeni cemaatler falan fıstık mı kursun?

BU YAZININ YAZARI DİYOR Kİ:

Git başımdan ey Ali Bulaç, sen bizimle dalga mı geçiyorsun? Sen, “Cumhuriyeti, demokrasiyi, anayasanın ilk dört maddesini ve 174.maddesinin koruduğu Devrim Yasalarını unut!” diyorsun. Ama sen de partinin adını koymayı unutuyorsun. Artık onu da biz yaparız: Asrî Ahrar Fırkası, Yeni Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Adem-i Merkeziyetçi Parti… Bunlardan biri olur zaar?

Ve bu yazının yazarı ekliyor:

1) Herhangi bir sol partinin, herhangi bir dinin din referanslı desteğine ihtiyacı yoktur.

2) Laikliğin zıddı dindarlık değil, kökten dinciliktir. Bir dindar elbette laik düzenin içinde laik düzenden yana olabilir. Aklı varsa öyle olmalıdır!

3) Herhangi bir dini siyaset ve ekonomiye  referans yapanlar onu anayasa ve mevzuat haline getirirler.

4) Din ve siyaset iki ayrı kategori oldukları için, dinle barışık sol parti olmaz. Din sinagog, kilise, cami ve bireysel vicdanlarda kendi işine baksın!

5) Yeryüzü düzeninden şikayeti olan din adamı sol partiler gibi düşünmeye başlasın. Güney (Latin) Amerika’da aynen böyle oluyor. Bizde de halktan yana solcu imamlar çıksın!

6) Halk mı?  Ali Bulaç, “Türkiye’de seçmenin parti veya ideoloji sadakati yoktur” diyor. Haklıdır, seçmen de “halk” sayılır!

(AYDINLIK, 3 TEMMUZ 2012, SALI)

 

 

 

 

 

 

 

“SİYASAL BİLİNÇ, POLİTİK PİLİÇ” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.