SOL PSİKİYATRİ KLİNİĞİ DEĞİLDİR

1. Bu yazının adıyla ilgili olarak Ek Okuma’da “Müflis Herifler” başlıklı yazımı okuyacaksınız. Beni gazete yazılarımdan izleyenler 2000 yılından itibaren bu konuda epeyce yazı yayımlamış olduğumu hatırlarlar.

***
Yıl 1965. Türkiye İşçi Partisi’nin katılacağı ilk genel seçim 10 Ekim günü yapılacak. Aydın lisesinde Fransızca öğretmeniyim. Fransız hükümetinin açtığı sınavı kazanmış Fransa’da okumaya gideceğim. Aydın’da TİP (Türkiye İşçi Partisi) epeyce güçlü, Ulusal Artık (Milli Bakiye) seçim sistemiyle bir milletvekili çıkartacak kadar.
Aday aranıyor. Ortaokul’da Türkçe öğretmeni Osman Karaca partiye katkıda bulunanların başında geliyor. Adaylık ona önerilmiş.
Osman, “Ben, biz, milletvekili olmak için çaba göstermedik. Şimdi adaylığı kabul edersem millete ayıp olur!” diye öneriyi kabul etmedi. Keşke etseydi. Seçilirdi.
Bunun üzerine adaylık bana önerildi. Ben kabul edebilirdim ama yaş sorunum vardı. Yetmiyordu. Ayrıca Fransa’ya mutlaka gitmem gerekiyordu. Okumaya, öğrenmeye. Seçime girip kazansam gidemezdim. Aday olup kazanamasam, Demirel hükümeti gitmemi engellerdi. Böyle düşünüyordum.
Parti, partinin kurucularından sendikacı, benzersiz insan Şaban Yıldız’ı aday olarak gönderdi. Şaban Yıldız bizim evde akşam yemeği yerken aşağıda polisler nöbet bekliyordu. Hükümet benim TİP ile yakın ilişkide olduğumu biliyordu ve Fransa’ya gitmeme, tuhaftır, engel olmadı. Demek ki 1965 yılında 2014 yılından çok daha fazla demokrasi ve özgürlük varmış memlekette… (Dönüşte benim ve Ülker’in başına gelenler ayrı bir faslın konusu olur).

TİP 10 Ekim 1965 genel seçimlerinde 276 bin 101 oy (%2.96) alıp 14 millet vekili çıkardı. Şaban Yıldız çok az bir oy eksikliğiyle seçimi kazanamadı.
Günümüz MHP’sinin anababası Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 208 bin 696 oy (%2.24) alarak 11 milletvekili çıkardı. Alpaslan Türkeş ilk kez milletvekili seçildi.

TİP, TBMM’de müthiş bir muhalefet örneği verdi. Sol’un siyasal tarihi 1965 seçimlerinden ve özellikle de 1969’dan sonra yüzkarasıdır. TİP’in kendi içinde yaşadığı iktidar mücadelesi saçmalıkları bir yana, TBMM’deki iktidar ve muhalefet olarak statüko partileri, meclis dışında oluşan gençlik hareketleri ve sol fraksiyonlar, TİP’i yok etmek için sürat yarışına girdiler. Her sol fraksiyonun (hizibin) başında birkaç Lenin vardı.

Harbi konuşalım ve soralım: Mihri Belli ve benzerlerinin, Dev-Genç ve benzeri fraksiyonların Türkiye soluna gerçekten dişe dokunur bir yararı oldu mu?
İlgilenenlere Artun Ünsal’ın Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından yayımlanan “Umuttan Yalnızlığa Türkiye İşçi Partisi (1961-1971) adlı kitabını karıştırmalarını tavsiye edebilirim.

2014 yılında toplam olarak sol nerede, MHP nerede?
***
10 Ekim 1965 seçimlerinden önce TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, Aydın’a seçim kampanyası için gelmişti. Birkaç kişi Aybar’la birlikte yemek yedik. Aybar’ın o gün, neredeyse 50 yıl önce, söylediği bir cümleyi hiç unutmadım. İlk kez yazıya geçiriyorum:
“Çocuklar, ben göremem, siz de göremezsiniz, çocuklarınız da göremez ama torunlarınız belki!”

Yüreğim cız etmişti. Solun zaferini, iktidarını, en azından ana muhalefet olmasını, Melmet Ali Aybar göremeyecekti (kendi söylüyordu), biz göremeyecektik, çocuklarımız göremeyecekti, ama belki torunlarımız görebilecekti.
Aybar gerçekçiydi, hayal kurmuyordu. Solun mücadelesinin çok engebeli ve çileli olduğunu bizlere hatırlatmak istiyordu. Bizleri gerçekçi olmaya davet ediyordu.

TİP’in parlamento içi muhalefet siyasetini beğenmeyen acilci gençler, başarının, dahası iktidarın kol mesafesinde olduğunu sanan hayalciler kendi aralarında boğuşmaya başladılar ve sokağa döküldüler; Carlos Marghiellacılık, Che Guevaracılık oynamaya başladılar. 68’li dostlar kusura bakmasınlar, Devrimci Terör’ün sonucu hüsran oldu.
12 Mart’tan ders al(a)mayanlar 12 Eylül darbesine davetiye çıkardılar.

Benim yok ama yaşıtlarımın torunları var, yakında belki torunlarının çocukları olacak. Ama ne yazık ki, o günü, bu gidişle, torunlarımızın torunları da göremeyecek.

“Bu kafayla gidersen askere zor alırsın tezkere!” durumu.

Siyasal baskıları, 141-142’yi, MİT’i, 12 Mart ve 12 Eylül’ü, askerin darbelerini, polis devletini, dinin siyasete alet edilmesini ve AKP’yi bir yana bırakalım ve Sol’un artık psikiyatri kliniği olmaktan kurtulması gerekiyor.

Düşünelim ki 1965 yılında TİP %2.96 oy almıştı. Şimdi İP’iyle, TKP’siyle, ÖDP’siyle ve öteki sol partileriyle, seçime giren bütün sol partiler toplam yüzde kaç oy alıyor?
Ben hesaplamam, isteyen hesaplasın!…
Acıdır!

2.

Gelelim günümüze:

TKP’nin gazetesi SOL 4 Haziran 2014 günü kapandı. TKP’nin merkez komitesinde geçimsizlik, uyumsuzluk olduğu söyleniyor. Gene o Çocukluk Hastalığı. Söylenenler doğru ise, gene o psikolojik depresyon.

Edebiyat alanında yaptığım sınıflandırmayı siyasal alana aktaracağım:

-Büyük Kimlik: Bir edebiyatın ulusal varlığıyla oluşturduğu kimlik. Fransız edebiyatı, Rus edebiyatı, İtalyan ve İspanyol şiiri dediğimiz “Soyadı” kimliği.
-Küçük Kimlik: Her edebiyatçının, yazar ve şairin, büyük kimlik içinde kendine oluşturduğu kimlik. Her küçük kimlik kendi atılımlarıyla büyük kimliğe katkıda bulunur.

Siyaset, bu bağlamda, edebiyattan, sanattan farklı değildir. Sağ siyasetin, liberal siyasetin, sol siyasetin de bir büyük kimliği vardır. Siyasal partiler bu büyük kimlik içinde kendi küçük kimlikleriyle yer alırlar.
Ve kendi küçük kimlikleriyle birlikte büyük kimliğin içinde yer alırlar; öteki büyük kimliklerle bir bütünlük içinde mücadele ederler. Dirsek teması halindedirler. Kendi aralarında hem duygusal hem de düşünsel iletişim ve geçişme vardır.

1962 yılında M.A.Aybar bir genel değerlendirme yaparken “Büyük Kimliği” de tanımlıyordu:
“Gerici kuvvetlerin saldırganlıklarını artırdıkları şu günlerde Türk işçi sınıfının öncülüğü üzerindeki gereksiz tartışmaları bir yana bırakarak saflarımızı pekiştirelim. (…) Atatürk ilkelerini, çağımızın hak ve hürriyetlerini, emekten yana olmayı, barışçılığı bir platform olarak kabul edebiliriz (…) Bu işbirliği ilk olarak anayasaya aykırı kanunlar konusunda gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir.” (Artun Ünsal, s.325)

Türkiye solunun büyük kimliği, günümüzde de aşağı-yukarı budur. Ne var ki, 1960 ve 70’lerde solun büyük kimliğinin yapı taşlarından sayılan Cumhuriyet’in temel ilkeleri 1980’den sonra ne yazık ki tartışılır duruma geldi. Bu bir çözülmedir. Gelenekten kopuşmadır. Türkiye solu cumhuriyetçilikten ayrıldığı anda yoldan ve baştan çıkar.Bunda “Atatürk ilkeleri” gibi kurumsallıktan uzak etiketler etkili oldu. “Atatürk”le tanımlanan, sıfatlandırılan ilkeleri, kişi tapıncı sayılabileceği için, reddetmek bir ölçüde kolaydır. “Cumhuriyet ilkeleri ve kazanımları” kurumsal tanımlama olduğu için, reddi karşı devrimcilik olarak tanımlanabilir.
Sol bu dilsel savrukluktan hâlâ kurtulamamıştır.
Türkiye solu, solun yapı taşları olan Devrim Yasaları’nı AKP gericiliğine karşı savunmak zorunluluğunu, ne yazık ki, pek hissetmemiştir.
Cumhuriyet’in Devrim Yasaları’nın Türkiye solunun temel ilkesi olması gerekir.

Özellikle Türkiye sağında mevcut olan ve aralarında, süreklilik açısından, bir zincirleme ilişki izleyen Büyük Kimlik olgusu, ne yazık ki solda hiçbir zaman olmadı, gerçekleşemedi.
Sol hiçbir zaman uyumlu bir bütünlük yaratamadı. Bu nedenle, sol oluşumlar, 100 yıldır birer feodal organizma olarak ortaya çıktı. Bu nedenle bu duruma feodal sol (sol feodalite) oluşumu diyorum ben. Bütünlük disiplini olmadığı için, iç disiplinden de yoksun oluşumlar…

1970-80’li yıllarda oluşan feodal fraksiyonlar, her fraksiyonun dergileri. Her sol fraksiyonun kendi yazarı, kendi şairi… Bu terslik, gazetelerinin kitap eklerine kadar yansımıştır.

Türkiye’de kaç sol parti var, neden “Kaç sol parti” var ?

Varlıklarının akla uygun olduğunu var sayalım. Mücadele hedefleri AKP olmalı değil mi? Hedef AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak değil mi? Sanki değil!

Sağ partilerin, İslamcı AKP’nin Cumhuriyet’le A’dan Z’ye hesaplaşması kuşkusuz doğal bir durum. Peki, sol partilerin 1923 Cumhuriyetiyle alıp-veremediği ne? Kemalizmle dalaşmasının rasyonel bir nedeni olabilir mi?
İktidarda olan sanki İslamcı AKP değil de Kemalizmmiş gibi, CHP imiş gibi sapkın bir siyasetin içindeler. Kimileri demokrasi yolunda, Yetmez Ama Evet’çi olarak, AKP’nin değirmenine su taşıdı, taşımakta.

Bu da yetmiyormuş gibi sol derebeylikler kendi aralarında da boğuşmakta. Akıl almaz bir benmerkezcilik, umut kırıcı bir megalomani.

İşte buna Feodal Sol diyorum ben.

1960’larda ve 70’lerde, bellekleri iyi olduğu için, Marx, Engels ve Lenin’in, Che ve Mao’nun kitaplarını ezberleyenler en iyi Marksist idiler. Yazar ve akademisyen kitaplarını saymıyorum.
Sol düşüncenin limonluklarda, seralarda gelişeceğini, büyüyeceğini sanıyorlardı. Hormonla, gübreyle…
“Gençlere gelince, siyasal deneyimsizlikleri bir yana, potansiyel dinamizmlerini ‘sol klasikleri’ okuma tutkularıyla, dogmatik ve soyut bir biçimde değerlendirmek alışkanlığındaydılar.” (Artun Ünsal, S.337)
Oysa her türlü düşünce yerelliğin doğal ortamında, kara sapan ve çapalama yöntemiyle kök salıp boy atar.

Şimdilik bu kadar!

***
EK OKUMA:

MÜFLİS HERİFLER

Tam tarihi hatırlamak için internetten Ataol Behramoğlu’nun biyografisini dikkatle okudum. (Bu yazıyı yazdığım saat telefon edilecek zaman değil.) Ataol’a bir şey soracaktım. Zaman dilimi 1975-1980 arası idi. Çıkardığı dergide canımı sıkan bir yazı yayınlanmıştı. Kendisine bir şikayet-eleştiri mektubu göndermiş ve “Sol, psikiyatri kliniği değildir” diye bir aforizma attırmıştım.
O sıralar ve daha önce, ruhsal sorunlarına çare aramak için Sol’a sığınanlar, kendilerini Marx, Engels, Lenin, Stalin, Krupskaya, Rosa Luxemburg yerine koyanlar, daha sonra “Müflis Herifler” oldular. 12 Mart ve 12 Eylül sınavlarında “kazık” sorular çıkmıştı.
Özal döneminde bunlara “Ana rahmine haklı düşenler” adını takmıştım. Hacıyatmaza benzeyen bu herifler her zaman haklıydılar: Devrilen bir otomobilin şoför mahallinden inip bir yenisinin şoför mahalline biniyorlardı.
***
Bunlardan biriyle, 1960’lı yılların birinde, rahmetli Kemal Özer’in Beyazıt’taki Beyaz Saray’ın bodrum katındaki kitapçı dükkanında tanışmıştım. Parmağımdaki nişan yüzüğünü gören Kemal, “Oo nişanlanmışsın be yau!” demiş, yanımda varsa, nişanlımın fotoğrafını görmek istemişti. Cüzdanımdan çıkartıp Ülker’in fotoğrafını gösterdim. “Ana rahmine haklı düşen” de baktı fotoğrafa ve “Benim nişanlım seninkinden daha güzel!” dedi.
Bu muhterem , “Ülker’den güzel kız”la evlendi ve boşandı. Kızı epeyce sonra gördüm. Bir başkasıyla evliydi ve Ülker’den hiç de güzel değildi.
Bu, bu kafadan olanları takdim için muhayyer (beğenmece) bir numune (örnek) niyetinedir: Onlar ve onlarınkiler her zaman birincidir!
***
“Ülker’den daha güzel kızın nişanlısı”, günümüzde, müflis heriflerin önde gidenlerinden. İflas ettiği için gecekonduya düşmedi. İktidar nezninde itibarı yerinde. Bütün “Yetmez ama Evet”çiler gibi, ortalıkta kasılarak geziyor. Akil adam bile oldu.
1993 yılında, demek ki 20 yıl önce, bunlarla ilgili bir yazı yayımlamışım. Giriş bölümünü okuyalım:
“THE NEW OTTOMANS CO.”
[“Son yirmi-yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda kaldığımız kimi insanlar için, ‘Analarının rahmine ‘haklı’ olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!” diye bir tanımlamam vardır. Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamaya kullandığımı da anımsıyorum. Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincinin hası, Humeyni sempatizanlarının hası onlardı; ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar. Eski yol arkadaşlarına ‘Hâlâ aynı yerde mi otluyorsunuz?’ gibilerden tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler. Özal’ın kişiliğinde XXI. Yüzyılın dâhi politikacısını görmeye başladılar. Şimdilerde ‘Yeni Osmanlıcılık’a takılıyorlar. Asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar. Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler. Başkalarının yapması durumunda ‘tu kaka’ edecekleri davranışları, kendileri yaptıkları için, erdemlilik olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Yirmi yıl önce bir tek amaçları vardı: Toplumsal vitrinin önünde olmak. Şimdi gene tek amaçları var: Toplumsal vitrinin önünde olmak. Bundan sonra nereye gidecekler, bunu zaman gösterecek.”] (Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005, s.170)
(Aradan iki yıl geçmiş, 1995 yılında aynı konuda bir başka yazı daha yayınlamışım:
“BEDAVACILIKLAR, SITMA VE SULFATA!”
[“1995 yılının nisan ayında topluma baktığım zaman neler görüyorum: Yeni Osmanlıcılar, II.Cumhuriyetçiler, köşe dönmeciler, küreselleşmeciler, pro-Kürtler, yuppiler, magandalar bir yandan, şeriatçılar bir yandan, Türkiye’nin tarihsel faturasını (1071-1995 arası) Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Kemalizm’e ödettirmek istemektedirler. Yani ‘meccanicilik’ yapmaktadırlar. Yeter artık! Dürüst ve onurlu olmak istiyorsak, geçmişten sadece ders alalım!
1995 yılında ‘insan’ ve ‘adam’ olmanın ölçüsü belli; hiza ve istikamete oradan bakalım:
Batı tipi parlamenter demokrasi, laik ve sosyal hukuk devleti, insanın temel hak ve özgürlüklerinin gerçekten yaşandığı toplum, bireyin kendi inanç ve düşüncesini özgürce yaşayıp dile getirebileceği toplum, her türlü azınlığın (din, soy, dil, kültür, siyasal, vb.) çoğunluk gibi yaşayabileceği, hak sahibi olabileceği bir toplum, bireyin Tanrı ve din karşısında özgür olabileceği bir toplum…”] (Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.471)
***
Her zaman malûmatfuruş ve kibirli oldular. Tıpkı, “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen Ankara valisi gibi. Cumhuriyetin nimetlerinden yararlanarak iyi tahsil ve terbiye görmüşlerdi. Kimisi dedesi, kimisi babası yüzünden aşağılık duygusu içindeydi. Cumhuriyet düşmanı oldular. 60’larda, 70’lerde, 80’lerde, psikiyatri kliniği, şifa yurdu niyetine Sol’a sığındılar. Kara vagon değil lokomotif olmak istediler. Olmadı! Pek azı mapus damına düştü, çoğu yurt dışına kaçtı.
AKP’nin kurulmasıyla poker masasında kağıtlar yeniden dağıtıldı. Bir tuhaftı bu AKP’liler. Dışarıdan hizmet istiyorlardı. Müflisler, hizmet sunmak için sıraya girdiler. Kurdun kuzu postuna girdiğini gördükleri halde, “Bunlar gömlek değiştirdiler!” diye hizmet yarışında koştular. “Dur hele bir. Bunlar takiyye yapar!” diyenleri küçümsediler.
“Yahu bunlar, despotizm ve şeriat istasyonunda inmek için demokrasi trenine bindiler!” diyenleri aşağıladılar.
Takiyyeci AKP tarikatı, bu kiralık askerleri, uygun gördükleri yerde, kulaklarından tutup trenden aşağı fırlattı. Kullanılmış tuvalet kağıdı gibi.
Şimdi, gözümüzün içine baka baka, kandırıldıklarını, aldatıldıklarını söylüyorlar. Utanmadan!
Gezi Parklarından sonra yeni hesaplar yapmaya başlamışlardır artık! (AYDINLIK, 4 TEMMUZ 2013, PERŞEMBE)