SON 200 YIL VE BAŞYÜCE’NİN BÜYÜK YANILGISI

Murat Katoğlu’nun UYGARLIK  YERYÜZÜNDE GEZİP DOLAŞIR MI?’sına devam edelim. Tarihle yüzleşme dediğin işte böyle olur. Cumhuriyet kafası, “İkinci Cumhuriyetçi” ve “Yeni Osmanlıcı” cehaletin suratına Cumhuriyetçi tokatı nasıl da indiriyor: Üç kıtada fetihler yapıp hazır zenginlikleri yağmalayan Osmanlı sultanları, Divan erkanı ve tufeyli ulema sınıfı Avrupa’da olan-bitene karşı kör ve sağırdı, özgür aklın yarattığı ilerleme ve gelişmeleri anlama yeteneğinden yoksundu. Ama 200 yıllık İslamcı gericilik ne yazık ki bu leşe özeniyordu ve günümüzün hüdegası  da bu kadük ve karanlık dünyayı böbürlenerek maymun gibi taklit ediyor.

Bu yüzleşme yalnızca Tarih Bilinci ile sınırlı değil;  “Sanat Üzerine, Uygarlık, Şehre ve İstanbul’a Dair, Siyaset-Strateji-Emperyalizm, Birey ve Toplum, Eğıtım ve Türkçe, Yemek Muhabbetleri, Spor” ve “Gel de Bunlardan Söz Etme” bölümlerinde Cumhuriyet’in akıl ve beğenisi, 200 yıl öncesinin Osmanlı dünyasının çürük foyasını sergiliyor.

Başyüce neyin peşinde gittiğini biliyor mu? Hayır, bilecek durumda değil!

Başyüce’nin devr-i saltanatında bir lisenin müdür yardımcısı kızlı erkekli oynanan halk oyunlarını zinaya benzeterek “Halt Oyunları” demiş.

Tarihte bu türden sapıklar az değildir.Atatürk’ün Çankaya masasında bir gece Maarif  Vekili Esat Mehmet’in; kız öğrencilerin 19 Mayıs gösterilerinde kısa etek, kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, daha kapalı giyinmelerini bir tamimle duyuracağını ifade etmesi üzerine Dr. Reşit Galip Bey; ‘Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, bu bir geriliktir, kadınlar eski durumda yaşayamazlar, inkılâplardan en mühimi  kadınlara  verilen haklardır, başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz’ der.  Masada gerginlik olur ama Dr.Reşit Galip birkaç ay sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bakan olarak atanır.

Bu türden yaratıklar patlayan irtica yarasından akan cerahattır.  Bu yaratıklar ve sahipleri, Türkiye Cumhuriyeti’ne kesinlikle layık olamazlar. Ancak Patrona Halil’e avane olabilirler.

Bitirmeden: Uzun yıllar Osmanlı işgali altında yaşayan ülkelerin rönenans yaşamamalarının  ve geri kalmalarının nedeni olarak Osmanlı’yı göstermelerini  doğru ve haklı bulduğumu söylemeliyim

Özdemir İnce

14 Nisan 2016

 ***

MK Kapak1
TARİHÇİ KİTAPEVİ

 

MURAT KATOĞLU’NU OKUYALIM:

SON SULTANLAR VE  CUMHURİYET

Son Osmanlı halife sultanlarının, ilk ve klasik tabir edilen orta dönem sultanlarına göre dirayetsiz, zayıf olduğuna dair bir genel kabul her nedense gündelik kültüre yerleşmiştir. Son söylenecek sözü baştan söyleyelim: Bu, gerçeği ifade etmez; yalnızca bir “stereotip” yargıdır; boş bir genellemedir. Tam tersine, son Osmanlı sultanlarının dünyada olup bitenleri daha iyi izlediklerini, yeryüzünde insanlığın elde ettiği gelişmeleri atalarından daha iyi anlayıp kavradıklarını söyleyebiliriz. Yüzyıllarca içe kapalı, statik, yeryüzünde insanlığın sürekli olarak yarattığı yeniliklerden habersiz bir toplumu dışa açmak, insan zekâsının ürettiği değerlerden yararlandırmak çabası ancak bu düşüş döneminin padişahlarında görülür. İlimle, irfanla (bilgiyle), teknolojiyle üç yüz dört yüz yıllık bir aradan sonra tanışmayı başardılar diyemesek bile, başlatanlar III. Selim ve onun ardıllarıdır. Yani ne yazık ki yaklaşık 1800’ lerden sonraki sultanlardır. Selim’in yeniliklere ve dünyaya açılmak uğruna giriştiği çabaları yüzünden fanatik çevrenin kışkırtmalarıyla nasıl feci bir şekilde katledildiğini biliyoruz.  Burada şunu da ekleyelim: Büyük gelişme çağı diye nitelenen 15-17. yüzyıllar döneminin özü bakımından ve dünya ile mukayeseli olarak nasıl bir “gelişme” olduğunu da sorgulamak ilgi çekici olur. “Fetihler” bakımından değil de, ekonomik, sosyal, kültürel atılımlar açısından bakılıp değerlendirilirse acaba ne gibi cevaplar ortaya çıkar? O yüzyıllarda Batı’yla ilişki ve mücadeleler esas itibarıyla Avusturya-Macaristan ve Venedik Avrupası’ylaydı. Oysa aynı dönemde gelişen asıl Batı, okyanuslara açılıp yeryüzünde yeni zenginliklere erişen; bilim, ticaret, üretimde patlamalarla yükselen ülkelerdi; İngiltere, Hollanda, Fransa, İspanya… Venedik yani İtalya ve Avusturya ise Osmanlılar gibi Akdeniz’e izole olmuştu. İnsanlık, yeni yeni coğrafyalara ve fikirlere yelken açmıştı. Osmanlı dünyası fetihler döneminde bile acaba hızla gerilemekte değil miydi? Yaratıcılık, merak, keşifler, bilimler, Osmanlı dünyasından uzakta boy attı. Yüce sultanlar haberdar olmadı.

İşte son sultanlara, bunlardan yüzyıllarca mahrum kaldığı için, güçsüz, yoksul ve yoksun bir ülke miras kalmıştı. Selim Han’ın ve onun akıbetini yakından gören, canını ilkel, azgın güruhun elinden sarayın damında saklanarak kurtarabilen II. Mahmut’un ruh halini düşünmek gerek… Gerek III. Selim gerek II. Mahmut, sonra Mecid ve Aziz, ülkenin ve dünyanın farkında oldukları için ıstırap duymuşlardır. II. Mahmut’un devletin Mısır Valisi karşısında ordusunun peş peşe darmadağın olup Mehmet Ali Paşa güçlerinin Kütahya’ya kadar gelmesi üzerine hissettiklerini tasavvur etmeli…

Son sultanların ülkenin durumu karşısında duyumsadıkları, çaresizlikleri, giriştikleri yenilik çabaları henüz Türk edebiyatında ve dram yazarlığında işlenmedi. Onların yaşadıkları ruh halini, dramı tarih yazıcılarından daha iyi anlatacak olanlar edebiyatçılardır. Mahmut Han’ın Mısır valisi karşısında küçük düşmekten duyduğu hüzün ve öfkeyi edebi dilden daha iyi anlatacak araç olabilir mi?

  1. Mahmut’a reformcu değil “devrimci” demek yanlış olmaz. İdare, eğitim, askeriye, sağlık, ulaşım ve haberleşme, adliye, kültür alanlarında uzun süreli saltanatının ancak son on on beş yılında büyük hamleler yaptı. İskemleye oturdu, masada çalıştı, resmini devlet dairelerine astırdı, Mısır valisinin kendisinden önce gerçekleştirdiği kılık kıyafet yeniliklerini uyguladı, Avrupai giysilere büründü. İstanbul ahalisi de ona “Gâvur Padişah” dedi. Tanzimat Fermanı’nı yayımlamak ona değil, Sultan Mecid’e nasip oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu sultanların çabalarının iş işten geçtikten sonra olduğunu vurgular. Sultan Mecid, 1851’de toplumu bilgiyle yani bilim ve fenle tanıştırmak üzere “Encümen-i Daniş”i kurdu. Bunun tarihsel bakımdan ne kadar geç bir zaman olduğunu düşünmeli. Bu kurulun görevi, İstanbul’da kurulacak bir üniversite için gerekli ders kitaplarını tercüme ve telif ettirmekti. Durum buydu.

Gelişmiş dünyayı, ilk defa 19. yüzyılın ikinci yarısında Sultan Aziz görebildi. Yani “şehir”, yani “meydan”, yani “bulvar ve caddeler”, apartmanlar ve kamu yapıları gördü. II. Abdülhamit de bütün kuşkuculuğuna ve korkularına rağmen eğitimin, mahkemelerin ve mevzuatın modern hayata göre düzenlenmesine uğraştı.

Hiç çekinmeden denebilir ki son sultanların gözünün açılması, dünyaya uyum sağlama girişimleri 19. yüzyıl boyunca sürmüş, ancak özlemlerinin tasavvur ettiklerinin de üstünde bir tempo ve içerikle gerçekleşmesi, 1923’te Cumhuriyet’le sağlanmıştır. Yanlış anlaşılmasın; burada değinilmek istenen, bir siyasal rejim değişikliği meselesi değildir. Türkiye’nin yeryüzünde insanlığın ulaştığı yüksek uygar hayat tarzı ve değerleriyle tanışıp uyum içinde yaşamasıdır. Osmanlı hayatının tükenmiş olduğunu herhalde en iyi “Son Sultanlar” algılamıştı. Onların yetersiz kalan, kararsız ve ikilem içindeki fakat samimi yenilik çabaları, Cumhuriyet kurucu kadrosu için öğretici deneyimler olmuştur.

Şu ilginç paralelliğe de dikkat çekelim… İlkel yaşam tarzına karşı uygar hayat değerlerini topluma kazandırmayı amaçlayan iki insan, 19. yüzyılın büyük Osmanlı yenilikçisi Sultan Mahmut, devrimlerini 1820 ile 1838 arasında yapmış, Cumhuriyet kurucusu Mustafa Kemal de büyük yapısal devrimleri tam bir asır sonra, 1920 ile 1938 arasında gerçekleştirmiştir.

Türk halkının günümüzde de karşılaştığı zorluklar, son sultanların ve Cumhuriyet’in değil, 1800’lere kadar dünyadan habersiz yaşamanın mirasıdır.

Cumhuriyet, son sultanların da özlemini duyduğu ama örgütleyemedikleri yapısal ve kültürel düzenlemelerle, uygar dünya ile aradaki büyük kayıpları telafi etmenin projesidir. Bütün tersliklere rağmen projenin tuttuğunu ve dönülmezliğini rahatça söyleyebiliriz.  (s.219)

***

TELAFİ SANCILARI

Türkiye, iki yüz yılı aşkın bir zamandır ileri, zengin, gelişmiş ve dolayısıyla güçlü dünya ülkelerinin hayatına özeniyor ve ona ulaşmaya çalışıyor. Burada “özenme” sözcüğü küçümseme ve yanılgıyı vurgulamak için kullanılmıyor. Bir “yön duygusu”nu, arzuyu işaret ediyor.

Daha 1700’lerin son yıllarında ve 1800’ün başlarında Halife Sultan III. Selim bu amaçla reformlar yapmak peşine düşmüştü. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu ileri görüşlü padişahın trajik dünyasını ve başına gelenleri “…Padişah’ın yenileşme hülyası, yönetici iradesinden daha güçlüydü” sözleriyle tasvir etmiştir. Gerçekten de Sultan III. Selim, yaptığı reformlar sebebiyle değil, yenilikçi tutum ve girişimlerinden dolayı İstanbul’un tutucu çevrelerinin tahrik ettiği ayaklanma sonucu katledilmiştir… Dikkat etmeli, katledilen üstelik “İslam’ın Halifesi”dir!… Ayaklanmadan canını zor kurtaran II. Mahmut, otuz yıldan fazla Osmanlı coğrafyasının halife sultanlığını yürüttü. Dehşetli bir yenilikçi ve reformatördü. Yüzyıllarca içine kapalı, yeryüzünde olup biten gelişmelerden, buluşlardan, sanayiden, teknolojiden habersiz şekilde yaşayan, 15. yüzyıldan beri hemen hemen aynı durağan sosyal yapıdaki toplumun geriliğini ve çaresizliğini tam olarak kavramıştı. Batı’yla yani gelişmiş ülkelerle aradaki farkı “telafi” etme tutkusuyla doluydu. İktidarının ilk yıllarında ileri görüşlü, yeryüzünden haberdar devlet yöneticilerinden mahrum olmanın sıkıntılarını yaşadı. Ancak 1820’lerden sonra bütün siyasal güçlüklere rağmen İstanbul ve Osmanlı coğrafyasını Avrupai ve evrensel değerlerle tanıştırdı. Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik değişim ve modernleşmesinin ilk büyük atılımı olan “Tanzimat” yani yeni hayatın siyasal düzenlemelerini tanımlayan yazılı taahhütname de işin özünde  onun zamanında tasarlanmış, ancak ölümünden kısa süre sonra Sultan Mecid zamanında yayımlanmıştır.

1856’da Halife Sultan Mecid’in yürürlüğe soktuğu “Islahat Fermanı”, 1876’daki I. Meşrutiyet, sonra 1908’de II. Meşrutiyet; 1920-23 Cumhuriyet hareketleri, özlerinde daima ve asıl “yön duygusu” olarak yeryüzündeki ileri uygarlık yaşamına ulaşmayı amaçlayan siyasi dönüşümler, hatta devrimlerdir. Hepsinin ortak özelliği, Batı ile Türkiye arasında her alanda yaklaşık dört yüz senede meydana gelen büyük farkların “telafi”sidir. Hiç kuşku duyulmasın ki bugün de Türkiye’nin içinde bulunduğu çalkantıların, birbirinden değişik siyasal hareketlerin temelinde daima bu “telafi” çabası bulunmaktadır.

Gerek 19. yüzyılın halife sultanları gerek II. Meşrutiyet yönetimi ve son büyük atılımı gerçekleştiren Cumhuriyet kurucularının karşılaştıkları büyük eksiklik, eğitimli/ nitelikli insan gücünün yetersizliğiydi. Bunun farkında olan sultanlar ve devlet adamları, 19. yüzyıl boyunca nitelikli eğitim amacıyla çırpınıp durmuşlardır. Geleneksel dinsel ağırlıklı ilköğretimin ve ortaöğretimin yanı sıra, Batı tarzı akılcı öğretim yapan okullar ve elbet öğretmen okulları, ancak 19. yüzyılda Türkiye’nin sosyal yaşamına girebildi. Yükseköğrenim görmeleri için yurtdışına öğrenci de gönderildi. Ünlü İngiliz tarihçi Bernard Lewis, 19. yüzyıl reformlarının en başarılı sonucunun, sınırlı da olsa eğitimde alındığını söyler. Dosdoğrudur. Olabildiği kadarıyla Mülkiye, Tıbbiye, Harbiye, öğretmen okulları ve idadilerde (lise) yeni modern eğitim metotlarıyla yetişen gençler Türkiye’nin sorunlarını sırtladılar. 20. yüzyılda da daha tempolu ve yaygın olarak gelişmiş dünyayla yapıcı bağlantılar kurmasını sağladılar. Dağılan köhne imparatorluktan modern bir devlet kurmayı becerdiler. Dikkat edilirse çevre ülkeleriyle, diğer İslam coğrafyasıyla 20. yüzyıl Türkiyesi’nin farkı işte bu rasyonel eğitim sistemiyle yetişen ve sayıları Cumhuriyet’le artan insanların varlığından ileri gelmektedir. Bütün İslam coğrafyasının geçmişte ve günümüzdeki sosyal durumuna kıyasla Türkiye’yi üstün kılan ve modern hayat tarzına kavuşturan, bu yetişkin insan gücü ve onu yaratan zihniyettir.

Ülkelerin kuşkusuz en büyük kapitalleri nitelikli insan gücünün varlığıdır. Bu ise bilinçli bir planlama işidir. Toplumların gelişme ve kalkınma temposu kuşkusuz ihtiyaçlara uygun insan gücü planlaması stratejisine ve bunu uygulayacak eğitim kurumlarına bağlıdır. Yeryüzünde nerede yüksek uygarlık ve bunun göstergesi olan hayat tarzı ve maddi güç varsa bilimsel eğitim felsefesi ve öğretim kurumları vardır. İşte Türkiye’nin çağa ayak uydurma yolundaki çırpınışları, siyasi sürtüşmeler, bu alandaki muazzam zaman kaybından doğmaktadır. Muhafazakâr çevreler bu gerçekliği hâlâ kabul etmiyorlar. İnanç âlemi ile bilgi ve bilim dünyasını karıştırıyorlar; karşı karşıya getiriyorlar. Bu anlayışın yanlışlığını kavramak için dünya haritasını, siyasal güçler coğrafyasını kabaca okuyabilmek yeterli değil mi? Kuzey yarım küresinin ülkeleri ile güneyinkilerin gelişme düzeyleri, siyah ile beyaz gibi ayrışmıyor mu?

Aradaki farkı bir ölçüde kapatmak, iki yüz yıllık bir çaba sonucu yalnızca Türkiye’ye nasip olabilmiştir. Şu yeryüzünde insanlığın bilgi birikimi ve üretiminin ulaştığı uygarlık ortamının değerleri aklın eserleridir. Bu sebeple, iki uygarlık anlayışı olmaz. “Bizim bilgimiz farklıdır” olmaz. Muhafazakârlık gerekliyse dört yüz senelik gecikmeye sebep olan insan yetiştirme düzeninin değil, 19. yüzyılda filizlenen ve gelişen, Türkiye’yi geri kalmışlığın cenderesinden kurtarmaya başlayan anlayışın muhafazakârlığı doğru olacaktır.

Türkiye’nin, kırk iki kilometrelik maraton yarışına elli kilometre geriden başladığı hiç unutulmamalıdır. Telafi çaba ve stratejisinin tek yörüngesi de elbet bilimsel, dünyevi eğitimdir. (s.222)

***

200 YILLIK GEÇMİŞE  HINÇ VE İSYAN (!)

Hükümet başkanı Erdoğan, Türkiye’nin son iki yüz yılını “politik yanlışlar dönemi” diye vurguladı. “İmam Hatip” lerin de bu yanlışlıklar dizisine karşı bir isyan olduğunu söyleyiverdi. Buna isterseniz “Başbakan, duyarlılığını veya şikâyetini bir metaforla dile getirmiş” diyebilirsiniz… Ama bir zihniyetin tam olarak ve içtenlikle açıklandığını da tespit edelim. Üstelik hınçla söylenmiştir.

Tespit son derece önemlidir. Erdoğan’ın bu söylemini öteden beri zaman zaman tekrarladığını biliyoruz. Fakat basında pek üzerinde durulmuyordu. Ben Gazete Kadıköy’de bu konuyu birkaç defa işledim. Bu defa Başbakan’ın 200 yıla karşı son sözleri üzerine Hürriyet’te Sedat Ergin dikkat çekici bir yazı yayımladı. Ertesi gün Taha Akyol bu yazıya göndermede bulunarak aynı konuya değindi.

Meselenin özü şudur: “Yaklaşık 200 yıl” diye ifade edilen dönem, Türkiye’nin 1800’lere kadar asırlarca süren ve yok olmaya yol açan geleneksel sosyal yapısını, dünyadaki gelişmelere uygun olarak dönüştürme politikalarının dönemidir. Yani 18. yüzyıl sonundan başlayarak Osmanlı halife sultanlarının bu dönüşümü Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla sürdürdüğü yılları, I. ve II. Meşrutiyet ve nihayet Cumhuriyet yıllarını kapsayan zaman dilimidir.

Bu 200 yılı aşan dönem, büyük reform ve hatta devrim yıllarıdır. İlk büyük devrimcinin Halife Sultan II. Mahmut olduğunu biliyoruz. Onu Abdülmecit, Abdülaziz ve II. Abdülhamit izlemişlerdir. Osmanlı sarayı ve yenilikçi devlet adamları, devleti yıkılıp dağılmaktan kurtarmak için akıl almaz güçlüklere karşı mücadele etmişlerdir. Hem kamu idaresini, hem sosyal hayatı köhnemiş, akıl ve bilimin nimetlerinden mahrum kalmış yapısından kurtarmaya çalışmışlardır.

Bu çabalar, bir yenilik hevesi sebebiyle değildi. Yaşamsaldı. Osmanlı devleti, bitmiş gibiydi. Ayakta kalması, büyük Avrupa devletlerinin Türkiye topraklarını paylaşamamaları sayesindeydi. Avrupa siyaset dengesini bozmamak içindi. Bir siyaset bilimcisinin söylediği gibi “… Devletlerin güçsüzlüğü, güçlülerin iştahını kabartır. Bu durum, milletlerarası denge politikalarında tehlike yaratır. Osmanlı devleti de 1700’lerden itibaren gücünden dolayı değil, güçsüzlüğünden dolayı Avrupa politikasında tehlike yaratıyordu…” Yani İngiltere Rusya’ dan, Rusya Fransa’dan, Avusturya Prusya’dan (Almanya), kısacası hepsi birbirinden, Osmanlı coğrafyasının aslan payını diğerine kaptırmamak için çekiniyorlardı.

Bu devrin halife sultanları, düşkünlüğün farkındaydılar. Yüzlerce yıllık cehalet birikiminin trajedisini yaşıyorlardı. Devraldıkları mirasın içinin boş olduğunu kavramışlardı. İmparatorluk, bir şekilden ibaretti. Nefes alabilmek, ayakta durabilmek için bilim ve aklın pusulasına göre sosyal ve ekonomik tedbirler şarttı. Bu anlamda yetişmiş insan gücü yoktu. Sarıldıkları çarelerden biri de insan yetiştirme düzeni oldu. Ünlü bir Ortadoğu ve Osmanlı tarihçisinin sözlerine dikkat çekelim: “… 19. ve 20. yüzyıllar dünyasında Türkiye ya modernleşmek ya da mahvolmak durumundaydı. Tanzimatçılar da bütün başarısızlıkları ile birlikte, daha sonra yapılacak olan daha köklü modernleşme için zorunlu temeli kurdular. Hukuki ve idari reformlar çok kez yanlış ve yeteneksizce uygulanmıştır.[i]  Fakat demiryolları ve telgraflar dünyasında İmparatorluğun eski ve feodal yapısı yaşayamazdı ve gerçekte, pek az tercih hakkı vardı. Muhtemelen en büyük başarıları eğitimde oldu. 19. yüzyıl boyunca kurulan yeni okullarda yeni bir ruh ve gerçekler hakkında yeni bir anlayışla okumuş bir tabaka, yavaş ve zahmetle yetişti. Bu yeni ruhun İmparatorluğun egemen[ii]  sınıfına sinmesi yavaş ve şevk kırıcıydı. Fakat 20. yüzyıla gelindiği zaman, modern Türkiye’yi yapan büyük sosyal ve siyasal devrimi başaracak bilgi, yetenek ve her şeyin üstünde sorumluluk ve karar duygusuna sahip bir idareci elit yetişmişti. Bu elitin Türkiye için değeri, aynı miras ve sorunlarla karşılaşan diğer ülkelerde onun yokluğundan çekilen cezalarla göze çarpan bir şekilde doğrulanmıştır.”

Yaklaşık elli yıl önce yazıya dökülen bu değerlendirme, Türkiye’yi yönetme iddiasında olanların “kulağına küpe” olmalıdır.

  1. yüzyıl yenilikleri, Tanzimat ve Islahat elbet bütünüyle başarılı değildir. Yüzyılların açığını telafi etmek kolay mıydı? Yine bir önemli düşünürün belirttiği gibi “İş işten geçmiş, yenilikler için geç kalınmıştır…” Yine de işe yaramıştır. Ya bu reformları halife sultanlar gecikmiş de olsa yapmasaydı? Bugünkü Türkiye coğrafyasını bizlere bağışlayan, kuşkusuz bu reformlar sayesinde yetişen az sayıda ruh sağlığı yerinde ve akıl sahibi kadrolar olmuştur.

Devleti korumak için zorunlu olan modern ordunun kuruluşuna da insanlığın ulaştığı yüksek bilim ve tekniklerin eğitimini yapacak olanlara da Darülfünun (üniversite) oluşturulmasına da halife sultan ve vatansever akıl sahibi devlet ricaline de daima Kabakçı Mustafa takımı ile köhne medrese tayfası karşı koymuştur.

İsyana sebep gösterilen 200 yıl, Türkiye’nin gelişmiş uygar dünyayla arasındaki herhalde 300-400 yıllık geriliği, diyelim ki 100-150 yıla indirmiş olmalıdır. Bu aşamaya mahalle mektebi ve medreseden kurtulup, rüştiye, idadi, Mühendishane, Tıbbiye, Harbiye, Galatasaray Sultanisi, Darülfünun gibi kurumlarla ve nihayet Tevhidi Tedrisat’la birlikte klasik lise ve üniversitelere geçilerek ulaşılmıştır.

Korkulan odur ki “İmam Hatip İsyanı” aradaki gelişmişlik farkını önümüzdeki 100 yılda tekrar 200-300 yıla doğru büyütüverir; bu sefer daha başka siyasi sonuçları da oluverir.

Düşünülmesi gereken şudur: Eğer halife sultanlara karşı koyan Kabakçı Mustafa zihniyetli kitlenin anlayışı egemen olsaydı, Türkiye bugünlere erişebilecek miydi? Geride ne kalırdı?   (s.225)

 

[i] O bilimden ve akıldan yokun ortamda mükemmel olabilir miydi? (M.K)

[ii] Cahil ve genenekçi. (M.K.)

UygarlıkYeryuzunde…Kapak-baski-13ocak