SON YAZ VE SANİYELER

1989 yılı mayıs ayında, Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri, sayısı ne kadar bilmiyorum ama bütün dünyadan olimpiyat şampiyonları ile sanatçılar davet etmişti Atina’ya. “Kafa ve Vücut (Mind and Body)”  adını verdikleri toplantıya (15 Mayıs 1989)  sırtı hiç yere gelmemiş dünya ve olimpiyat güreş şampiyonu Mustafa Dağıstanlı, 1948 Londra Üç Adım Atlama üçüncüsü Ruhi Sarıalp, film yönetmeni hemşerim Atıf Yılmaz ve ben fakir davetli idik. Ve elbette Ülker’in nezareti altında…Mora (Poleponessos) turizmi bitince Atina’ya döndük. Evli evine köylü köyüne! Ama biz Atina’da kaldık.  Agios Ritsos (Aziz Ritsos) bizi bekliyordu.

Kapıyı açtı. Pijamasıylaydı. Oysa her zaman çok şik giyinirdi. Oturduğumuz zaman, “Kıyafetimi hoş görün, ikiniz benim evladımsınız!” dedi. Ayaklarında terlik vardi. Bir çorabı aşağıya kaymıştı. İçim çız etti. Ülker’le bakıştık. Neler yaptımızı, Dan dediği Tan’ı sordu. Anlattık. Edebiyat, şiir, siyaset konuştuk. Sovyetler Birliği’nde olanlara, Gorbaçov’un yaptıklarına çok üzülüyordu. Hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Lafı değiştirmek için,

– Hocam, Helena gibi dramatik şiirler yazıyor musunuz? diye sordum.

– Şimdi artık saniyeleri yazıyorum, dedi.

Ben cevabını “Artık bana kalan son saniyelerimi yazıyorum” anladım.

Ağlamaya başladım, beni Ülker izledi.

Hiçbir şey söylemedi. İkimize sevgiyle bakıyordu.

İzin istedik. Önce Ülker’le vedalaştı sonra beni kucakladı.

– Bu son görüşmemiz olabilir, şunu bil ki beni hiç hayal kırıklığına uğratmadın, dedi.

Asansörle aşağı indik. Korakas Sokağı’na çıktık. Evin karşısındaki ilkokuldan çocuklarının çığlıkları geliyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk.

14 Nisan 2015 günü, Paris’te, Montparnasse Bulvarı’ındaki Tschann Libraire’e gittik her zaman olduğu gibi, ısmarladığım kitapları almak için. Murielle, “Biliyor musun, Ritsos’un yeni bir kitabı çıktı” dedi. Kitabı getirdi. Adı “Geç, Geceleyin Çok Geç” idi.

1987-1989’da yazdığı şiirlerdi. Son bölümün adı SANİYELER’di. Demek ki, dediği gibi “Saniyeler”i yazıyormuş.  Kitabın sonunda 1988’de yazdığı 82 şiir vardı. Sonuncusunu 1.1.1988 günü yazmıştı. Kitaptaki, SON YAZ adlı şiiri 3 Eylül 1989 günü yazmıştı. Son şiiriydi ve karısı Falitsa için yazmıştı

27 Eylül 2015 pazar günü saat 21’de kızı Ery (Eleftaria) ile Samos (Sisam) adasında Paleo Karlovassi’de buluşacağız. Büyük bir olasılıkla evini son kez göreceğiz. Bu da benim belki de onunla son vedalaşmam olacak.

Ona adadığım Agios Ritsos (yazılar ve şiirler) adlı kitap 2016’nın başlarında yayınlanacak.

Özdemir İnce

24 Eylül 2015

RİTSOS & İNCE 2
Samos, Messeo Karlovassi, Eylül 1982, Ritsos’un çalışma odası. Ritsos, Erotica’nın elyazmasını gösteriyor. (Fotoğraf:Ülker İnce)

SON YAZ

Gün batımlarının veda renkleri, hazırlamanın vakti geldi

üç valizi – kitaplar, kağıtlar, gömlekler-

ama sakın unutma şu sana çok yakışan pembe giysiyi,

kışın giymesen de onu. Bana gelince,

bana kalan şu birkaç gün içinde, okuyup gözden geçireceğim

bu temmuz ve ağustos ayında yazdığım şiirleri

eklenecek bir şey olmayacak aslında

kuşkusuz epeyce yer çıkartılacak, öyle ki belirsin

dizeler  arasında o yoğun kuşkusu bu yaz aylarının

cırcır böcekleriyle, ağaçlarıyla, deniziyle,

şanlı günbatımlarıyla, vapur düdükleriyle,

mehtapta tekne gezintileriyle küçük balkonlar altında

ve aldatıcı merhametiyle, bu sonuncu olacak yaz.

Karlovassi, 3 Eylül 1989

***

RİTSOS 2
Samos, Paleo Karlovassi sahili. 1970’ler. Ritsos ve gençlerin armağan ettiği taş koltuğu.

DAĞISTANLI VE ARAP FİLOZOF

13 Temmuz Salı günü yayınlanan “Olimpiyat Meşalesi” adlı yazımda, dünya ve olimpiyat şampiyonu, güreşçi ve milletvekili Mustafa Dağıstanlı, 1948 Londra Olimpiyatları Üç Adım Atlama üçüncüsü rahmetli Ruhi Sarıalp, sinema yönetmeni Atıf Yılmaz’la birlikte, Yunanistan Kültür Bakanı Melina Merkuri’nin davetlisi olarak, Yunanistan’a yaptığımız yolculuğa değinmiştim.

Melina Merkuri, Yunanistan’ın olimpiyat adaylığının desteklenmesi amacıyla dünyanın dört bir yanından dünya ve olimpiyat şampiyonu sporcular, yazarlar, sanatçılar ve entelektüeller davet etmişti. 10 Mayıs 1989 günü ‘Mind and Body’ toplantısı için Atina’ya gittik.

Toplantıları, sempozyumları, gösterileri ve turistik gezileriyle görkemli bir buluşmaydı.

Atina’daki günlerde, Atıf Yılmaz, Ülker ve ben, Mustafa Dağıstanlı ve Ruhi Sarıalp’i tanıma olanağı bulduk. Adam adamı yolculukta tanır demişler. Birbirimizi sevdik ve sağlam bir ‘grup’ oluşturduk. Sakin tabiatlı Mustafa Dağıstanlı tam anlamıyla bir halk bilgesiydi.

Atina’da, çok önem verdiğim Faslı filozof ve estetikçi Abdellatif Kilito ile de tanıştım. ‘L’auteur et ses doubles’ adlı temel yapıtını okumuş olduğum için, etkilenip o da bizim gruba katıldı. Abdellatif Kilito, Mustafa Dağıstanlı’nın güreştiği süre içinde hiç yenilmediğini öğrendikten sonra, benim aracılığımla bizim şampiyonla konuşmaya çalışıyordu. Mustafa Dağıstanlı’nın korkup korkmadığını soruyor, korkunun tanımlamasını yapmasını istiyordu. Mustafa Dağıstanlı “Müslüman adam kimseden korkmaz. Yüce Tanrı alnına ne yazmışsa o olur. Korkunun ecele faydası yok!” diyordu.

Bunun üzerine Aldellatif Kilito kendisinin de Müslüman, üstelik Müslüman Arap olduğunu, ama kendisine göre korkuları olduğunu söyledi. Bir dünya şampiyonu nasıl korkar onu öğrenmek istiyordu.

Atina’daki toplantılar bitince, turizm başladı. Otobüsle, Korinthos’tan geçerek Peloponnesos’a indik, yarımadayı doğudan batıya geçerek Olympia’ya vardık. Yolculuk boyunca Mustafa Dağıstanlı hiç konuşmadı. Burada antik stadionda üçüncü kez yüz metre yürüyüşümü yaptım. Bu arada Mustafa Dağıstanlı yanıma geldi.

“Bu akşam nerede olacağız?”

“Patras’ta.’-”

“Söyle senin Arap filozofa, yemekten sonra nasıl korktuğumu anlatacağım.”

Yemekten sonra bizim masanın çevresi iyice kalabalıklaşmıştı. Mustafa Dağıstanlı anlatmaya başladı. (Bu öyküyü bir gün yazmak zorunda kalacağımı kestiremediğim için not almadım, kafadan yazıyorum.)

Mustafa Dağıstanlı güreşe çocuk yaşta başlamış. Çok genç yaşta güreşe büyük bir yeteneği olduğu keşfedilmiş. Belki de askerde güreş tekniğini iyice geliştirmiş. Kendisini Türkiye şampiyonasına götürmüşler. Kilonun asıl güreşçisi olmak üzere önüne gelenin sırtını mindere yapıştırmış. Türkiye şampiyonu olmuş. Kısa bir süre sonra sıra ya Avrupa ya da Dünya şampiyonasına gelmiş. Gerisini (yaklaşık olarak) anımsadığım kadarıyla kendi ağzından aktarıyorum.

“Sıra bana geldi. Sırtımı sıvazlayıp mindere doğru ittiler. Bir uğultu, bir uğultu. Sesler ve gürültü bizimkilere benzemiyor. Yabancılık duydum. Bu biraz ürküttü beni. Ürküttü de, bir şimşek çaktı, gözlerim görmez oldu. İşte o zaman korktum! Hakem fanfinfon etti, hiçbir şey anlamadım. Elimden tutup galiba ortaya getirdi. Ortalık zifiri karanlık. Derken, zırtt diye düdüğü çaldı. Ben kütük gibi ortada duruyorum. Rakibim geldi, tutup beni güm diye yere vurdu. Hiçbir şey görmüyorum. Bir şey görsem, elini ayağını tutabilsem, gerisi kolay… Bir yolunu bulup yüzüstü mindere yapıştım. Sakız gibi, söksün bakalım rakibim. Bu arada içimden dualar ediyorum, güzel Allahıma yalvarıyorum, gözlerimi aç diye… Rakibim beni yerimden sökemedi. Hakem ayağa kaldırdı. Adam beni tekrar kaldırıp yere vurdu. Elimi rasgele boşluğa attım. Elime bir şey geldi. Ayak mı, kol mu, kafa mı bilemem. Tuttuğum gibi kendime çektim. Sonra gerisi geldi. Hareketler tıkır tıkır. Adamın beline sardım kollarımı, hâlâ bir şey görmüyorum, havaya kaldırdım, gümm diye yere çaldım… Salonda bir uğultu, bir uğultu… Minder kenarından hocamın sesi… Yavaş yavaş görmeye başladım. Benim korkum budur. Görememek. Gördüğüm hiçbir şeyden korkmam ben!’

(Hürriyet, 15.08.2004)