SONUNDA AKP KURULDU

Mahmut Esat Bozkurt’un torunu tıp alanında Prof.Dr.Yaman Tekant ve eşi tıp alanında Prof.Dr.Gonca Tekant, birkaç gün önce, Ülker’i ve beni bir lokantaya akşam yemeğine davet ettiler. Güzel ve mutlu bir buluşmaydı. Yaman, bizim artık  Bozkurt ailesinden sayıldığımızı söyledi. Bu da çok mutlu etti bizi.

Yemeğin sonuna doğru, lokantanın sahibi gelip, hal-hatır sorduktan sonra, benim yıllar önce yazdığım bir “lokanta” yazısını hazırlattı. Bu da çok hoşuma gitti.

“Lokanta” yazısını (“Lokanta Hesapları, Yemek Porsiyonları”, Hürriyet, 27.7.2003) 100 Pazar Yazısı adlı kitapta ararken Pazar Yazıları adlı kitapta bir başka yazı da buldum: “Demek Laiklik Elden Gidecek” (Hürriyet Pazar, 2 Eylül 2001). AKP’nin kuruluşundan hemen sonra yazdığım bir yazı.

Bugün bu iki yazıyla tanıştıracağım sizi.

Özdemir İnce

11 Nisan 2015

***

LOKANTA HESAPLARI, YEMEK PORSİYONLARI

Bir gün önce lokantada yedikleri yemeğin kalitesini değil de ödenen hesabın tutarını konuşan bizden başka bir millet yoktur.

Örneğin şöyle denir: ‘Üç büyük içtik, üç porsiyon arnavut ciğeri geldi, tarator zehir gibiydi geri gönderdik, adam hesaptan düşmemiş…’

‘Sen onu bırak, der dinleyenlerden biri, Köse İbram’ın tuttuğu hesaba dikkat et, yediklerini iki kez yazıyor pezo…’

Fransızlarla çok yemek yedim ya da yedikleri yemekleri betimlemelerini dinledim ama gelen hesaplardan ve porsiyonlardan şikayet ettiklerini hiç duymadım.

İtalyanlar öğle yemeği yerken birkaç saat sonra yiyecekleri akşam yemeğini konuşurlar.

*

İsmi gerekmez, yaşıtım, çok değerli bir arkadaşım vardır. Çok eskilerde Bebek’teki Nazmi’de, Asmalımescit ve Yeniköy meyhane ve lokantalarında, Ankara’da Tavukçu’da, Körfez’de ve Pis Buhara’da birlikte çok yemekler yedik. Hesapları incelemeye meraklıdır.

‘Getir oğlum hesabı bana!’ der. Duyan hesabı onun ödeyeceğini sanır. O, hesapta payına düşeni eksiksiz öder, kimseye yük olmaz ama hesap pusulasını incelemeye meraklıdır.

O yemekte ben yoktum. Arkadaşlar anlattılar. Gene hesap gelmiş. Bizimkiler gene hesabı fazla bulmuşlar. İncelesin diye patrona göndermişler. Patron incelemiş, gedikli genç müşterilere biraz patron indirimi yapmış. Bizim arkadaş gene tatmin olmamış, ‘Getirin şuna bir de ben bakayım!’ demiş. Gözlüğünü takıp hesap pusulasını uzun uzun incelemiş ve sonra masaya kararını bildirmiş:

‘Yahu adam ne yediysek, ne içtiysek hepsini yazmış!’ demiş.

Demek ki bilinçaltımızda garsonun yediklerimizin, içtiklerimizin bazılarını yazmamasını isteyen biri var!

*

İspanya’da, İsrail’de, Almanya ve İtalya’da ana yemekler, ulusal yemekler öylesine bol verilir ki kesinlikle bitiremezsiniz. Geçen yıl Valencia ve Madrid’de garsonlar lokantaya neden tok geldiğimizi sorarlardı.

İsrail’de verilen yemekle bir bölük değil ama bir takım doyar.

Türkiye’de benim şikáyetim porsiyonlardan. Mezeler neredeyse artık kahve tabağında getirilecek. Yunanistan’da, Mağreb’de (Fas, Cezayir, Tunus) mezeler kahve tabaklarında getirilirler ama bazı yerlerde bunlar hesaba dahil değildir.

Şimdi nasıl bilmiyorum ama benim delikanlılığımda Çukurova’da salatadan ve yeşillikten para alınmazdı.

*

Birkaç yıldır artık Türkbükü’ne adım atmıyorum. Kendime Farilya’yı (Gündoğan) mekan seçtim. Türkbükü’nün jet sosyetinin, televolenin, babaların ve anaların, show business’ın değil de halkın olduğu eski bir zamanda bizim Akıllı Memet’ten bamya getirmesini istedim. Akıllı Memet bamyayı getirdi. Bamyanın kapladığı yüzölçümü gözüm tutmadığı için bamyaları saydım, tamı tamına on iki taneydi.

‘Yahu Mehmet, dedim, bir kilo bamya kaça?’

‘Üç yüz lira abi.’

‘Peki, bir kilo bamyada kaç tane bamya vardır sence?’

‘Eh vardır be Abi bin tane!’

‘Bir porsiyon bamyayı kaça satıyorsun?’

‘Üç yüz liraya Abi!’

‘Say bakalım, kaç tane bamya var tabakta!’

‘On iki tane! Olmaz, çok az bu abi!’

*

Şimdi mumla arıyorum Akıllı Mehmet’i. Bir porsiyon bamyada altı bamya var artık!

(Hürriyet Pazar, 27 Temmuz 2003: 100 Pazar Yazısı  , Ümit Yayınları, 2004, s.128)

100 pazar yazısı kapak

***

DEMEK LAİKLİK ELDEN GİDECEK?

Sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu. Bu sayede yeni siyasal İslamcıların laiklik tanımlarını öğrenmiş olduk:

“Laiklik, demokrasinin teminatıdır. AKP, laikliği her türlü dini inanç karşısında devletin tarafsızlığı olarak görür. Laiklik, bireyi değil, devleti sınırlayan bir anlayıştır. Ayrıca Adalet ve Kalkınma Partisi’ne göre laiklik toplumsal barışın temel ilkesidir.”

“Laik” kavramı konusunda “tanımlanmazlık” ve anlam bulanıklığını tercih edenler, şimdi, gerçek ve doğruları tersyüz eden bir tanımla karşımıza çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir tanımı kabul edeceğini sanmıyorum. Çünkü, laiklik bağlamında devletin muhatabı birey değil bizzat dindir. Devletin karşısına bireyi çıkarmak birinci saptırmadır. Batı düşüncesinde, “laisizm” ya da “sekülarizm”, devlet ile dinin alanlarının ayrılmasından çok devletin kilise egemenliğinden kurtulması anlamını taşır.

İkinci saptırmayı da düzeltelim: Laik düzende, dinin dünyevî sınırlarını devlet belirler.

Sadece Siyasal İslamcılar değil, aynı zamanda Liberalciler, İkinci Cumhuriyetçiler de laikliği paşa gönüllerine göre tarif ediyorlar:

“Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün koruyucusu”ymuş…

“Laik devlet bütün din ve inançlara karşı eşit mesafede ve tarafsız olmalı”ymış. ..

Ya yalan söylüyorlar ya da adam kandırıyorlar!…

Laik Devlet, dinsel inançlar “arasında” eşit mesafede ve tarafsız olabilir; ama dünyayı da yönetmek (egemen olmak) isteyen semavî (uhrevî) egemenlik karşısında kendi dünyevî egemenliğini savunmak zorunda olduğu için, dinler “karşısında” tarafsız değildir.

Din ve vicdan özgürlüklerini korumak yükümlülüğü demokratik devletin görevidir. Laiklik onların sınırlarını belirler.

Din ile devlet arasında toplumsal anlaşma imzalamadan ve bu anlaşmaya göre din (kilise, sinagog, cami) dünyevî ve siyasal iddialarından vazgeçmeden, devlet dinlere ve vicdan özgürlüklerine karşı (için) hiçbir yükümlülük altına girmez.

Girmez, çünkü gerçek tanımı yapılmadan, ilgili taraflar bu tanımı kabul etmeden, kabul ettiklerini “bütün dünya”ya açıklamadan LAİKLİK hiçbir yükümlülük altına girmez.

Laiklik’in kabul edilmesini istediği evrensel ve tarihsel tanımı şudur:

LAİKLİK, KATOLİKLİK’İN (DİNİN) BASKI VE MÜDAHALELERİNE KARŞI BİREYİ VE TOPLUMU KORUMAK GEREKSİNİMİ SONUCU ORTAYA ÇIKMIŞTIR!

Laikliğin o tarihteki amacı, “Aman, ne yapalım da insanlar Katolik inancının gereklerini özgürce yerine getirsinler!” değildi. Çünkü Katolikler özgürdü, Katolik olmayanlar özgür değildi. Laikliğin o tarihteki amacı, semavî (céleste) ve dünyevî (terrestre) iktidarı birlikte isteyen Katoliklik karşısında insanı özgürleştirmek, onun kişiliğini, bireyselliğini, bireysel inançlarını ve ifade özgürlüğünü korumak, sağlamak, sağladıktan sonra gene korumak ve savunmaktı.

Semavî ve dünyevî iktidarın bir tek merkezde toplanması insanı köleleştirir.

Günümüzde de durum aynıdır. Değişmemiştir. İsterseniz, Katolik sözcüğünün yerine İslâm sözcüğünü koyabilirsiniz. Hiç­bir şey değişmez. Ama olguyu güncelleştirmiş olursunuz.

Âlimlerin, muallimlerin beceremediğini, bir edebiyatçı ola­rak Attila İlhan yapıyor ve “Laiklik”in püf noktasını açıklıyor:

“Demokrasi, hâkimiyeti ‘kayıtsız şartsız halka veriyor; partiler ancak ‘iktidar’ olabilirler, eğer tüzüklerine rağmen, işi ‘hâkimiyet’e el uzatmağa götürürlerse, Cumhuriyet’i korumakla görevli kurumlar ve kuruluşlar (Güvenlik güçleri, Adalet Kuruluşları, hat­ta Silahlı Kuvvetler) harekete geçerler.” (Cumhuriyet, 10. 8. 2001)

Laiklik, sadece Devlet’in Kilise’nin egemenliğinden kurtul­ması sürecini içermez; ekonomik, toplumsal ve kültürel örgütle­rin, bilim ve felsefenin, sanat ve edebiyatın, halkın gündelik ya­şamının da dinin denetiminden kurtulması anlamına gelir.

Siyasal partiler bu gerçekleri kabul ederek iktidara talip olur­lar. Yani demokrasi, siyasal partilere toplumsal düzene “ege­men” olma hakkını değil, iktidar olma hakkını veriyor.

R.T. Erdoğan, 1994 yılında, Refah Partililerin dağa taşa “Egemenlik kayıtsız şartsız Allahındır!” sloganını yazdıkları sı­rada “Laik Müslüman olamaz” demişti.

Kimi âlim, muallim ve gazete yazmanları, bu sözleri, R.T. Erdoğan’ın “din ve vicdan özgürlükleri” kapsamında değerlen­dirilecek olursa, laiklik bu görüşlerin koruyucusu mu olacak?

Tam tersine, laiklik, bu görüşlere karşı toplumu ve bireyi ko­rumak zorunda. Gerçek laiklik dine karşı değildir; dinin devlet ve toplumsal düzen üzerinde egemenliğine karşıdır. Varoluş ne­denidir bu! Bu tanımından başka bir tanımı da yoktur!

Değiştiğini iddia eden siyasal İslamcı ilkin bu tanımı kabul etmeli.

Siz ne dersiniz bilimadamları?

(Hürriyet Pazar, 2 Eylül 2001; Pazar Yazıları, Gendaş Yayınları, 2002, s.232)

PAZAR YAZILARI

***

Bu yazıyı bir rastlantı sonucu bulup siteme koyduğum için son derece mutluyum!

Bir hayır sahibinin çıkıp, AKP’nin kuruluşundan sonra yayınlanan bütün köşe yazılarını ve verilen demeçleri toplu halde bir antolojide yayınlamasını isterdim!

O zaman benim yazıyla o yazılar arasındaki kavrayış, anlayış ve düzey farkını sonut olarak görürdünüz.

Bu nedenle,     TERSİ/YÜZÜ, PAZAR YAZILARI, YÜZ PAZAR YAZISI, YAZMASAM OLMAZDI, MAHŞERİN ÜÇ KİTABI, DEMOKRASİSİZ DEMOKRASİ, CUMHURİYETSİZ DEMOKRASİ, YEDİ CANLI CUMHURİYET         gibi tükenmiş kitaplarımın, önümüzdeki 2 yıl içinde, mutlaka  yeni basımlarını yaptırmalıyım.

Özdemir İnce

11 Nisan 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“SONUNDA AKP KURULDU” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: SONUNDA AKP KURULDU

Yorumlar kapalı.