STRATEJİK HIRSIZLIK

Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet’in ilk sanayileşme ve ılımlı devletcilik programından, barajlar ve elektrifikasyon ve de GAP programından sonra en önemli kalkınma ve gelişim programını  “Merkez Türkiye” adı altında açıkladı. Bu iddialı programa göre Orta Anadolu’da bir “mega kent” kurulacakmış…

“Kendin Pişir Kendin Ye!”cilerin anlayamayacağı uzun soluklu bir program. Ahlaki bir plan: Çünkü gelecek kuşakları düşünüyor; hamhumşaralop işi değil…

Bu iddialı plan karşısında, natıkası kuvvetli Başyüce tarihe gececek bir vecize yarattı: “Lafla peynir gemisi yürümez!” Ama yürütüldüğü görülmüştür. Kendisi tarafından pek güzel yürütülmüştür!

Başbakancı Ahmet Davutoğlu’na gelince, 22 Mayıs 2015 tarihinde Trabzon’da “Yavuz Sultan Selim’in ahfadı Trabzonlular” karşısında yaptığı seçim konuşmasında, CHP’nin “Merkez Türkiye” projesinin, kendisinin kaleme aldığı Stratejik Derinlik adıyla ünlü kitabından yürütme olduğunu bütün dünyaya ilan etti. Bunun üzerine yapılan dehşetengiz  plagiat’nın (intihal ve aşırmanın) vehametini derhal anlayan hazirun ebedi ve ezeli maznun CHP’ye kuvvetli bir yuh çekti. “Plagiat” kavram-sözcüğü aşırmayı işaret eder ama 17-25 aralık aşırmalarını içermez çünkü sadece edebiyat ve bilimsel eserlerle sınırlıdır. Ki bu “plagiat” denen şey İslami ve sağcı bilim (!) çevrelerinde  son derecede modadır.

Bendeniz, ben fakir bu kitabı okumak işkencesini yaşamış biri olarak bu iddiayı çok ciddiye aldım ve düşündüm, ama ünlü kitap ile “Merkez Türkiye” projesi arasında herhangi bir buluşma noktası bulamadım. Ama, benim gibilere acıyan Davutoğlu, plagiat’nın yerini de söyledi. Meğer kitabın sonuç bölümündeymiş: Sonuç bölümünde (s.551-563)

Kitabın o bölümünü açtım: Meğer “Merkez” sözcüğünü bir yerde işaretlemişim. Sonuç bölümünde “Merkez” lafı şu yerlerde geçmekte:

 “Türkiye’nin stratejik derinliğini ortaya koymaya çalıştığımız bu  eserde bu stratejik zeminin teorik boyutu ile pratik uygulama alanları arasındaki ilişkileri ve etkileşimi göstermeye çalıştık. Birinci  Kısımda bu stratejik analize zemin teşkil eden kavramsal  ve tarihî çerçeve tanımlandı. Bu kavramsal ve tarihî çerçeveden hareketle, İkinci Kısımda, Türkiye’nin öznel şartlarının oluşturduğu stratejik derinliğin ana esasları teorik bir çerçevede incelendi Son kısımda ise bu ana esasların hayata geçirilmesini sağlayacak stratejik araçlar ve bölgesel politikaların tarihî ve coğrafi derinliğe  dayalı uygulama alanları gösterilmeye çalışıldı.

Genel bir tasvir çerçevesinde ele alındığında Türkiye tarih, coğrafya, nüfus ve kültür gibi sabit veriler açısından total güç kapasitesini reel güce dönüştürebilecek köklü bir altyapıya sahiptir. Ancak  stratejik anlamda büyük avantajları beraberinde getiren bu durum aynı zamanda ciddi riskleri de bünyesinde barındırmaktadır.

Türkiye’nin coğrafî derinlik anlamında oturduğu zemini tahlil ederken yakın kara, yakın deniz ve yakın kara havzaların iç yapıları gibi tanımlamalar geliştirdik ve ilgili bölümlerde bu havzaların iç yapılanmasındaki önemleri açısından ele aldık. Böylesi bir analiz Türkiye’nin  sistem içindeki konumlarını Türkiye’nin  cari sınırları gözönüne alınarak yapılacak bir tasvirin ötesinde yeni açıklama, anlama ve anlamlandırma zeminleri oluşturmakdır. Türkiye’yi çevreleyen Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu kuşağından  oluşan yakın kara havzası, Karadeniz-Boğazlar-Marmara-Ege-Doğu Akdeniz-Kızıldeniz-Basra-Hazar iç denizleri ve su geçiş yollaranıdan oluşan yakın deniz havzası ve nihayet Avrupa-Kuzey Afrika-Batı ve Orta Asya’dan oluşan yakın kıta havzası ayrı ayrı ele alındıklarında da, bir bütün olarak incelendiğinde de, coğrafya olarak dünya anakıtasının merkezini tarihi olarak da insanlık  tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsamaktadır.” (s.552-553)

***

Ayrıca dört yerde daha geçmekte:

“… en stratejik kuşağının merkez hattı…” (s.555)

“…tarihi merkez…” (.556)

“Türkiye’nin dünya anakarasının merkezindeki coğrafi konumu…” (557)

“Kendi tarih ve coğrafyalarını yeniden anlamlandırma gücü gösteremeyen toplumların atılım yapma güçleri olmadığı gibi yeni şartlara intibak etme kabiliyetleri olamaz. Hiçbir resmi ya da gayriresmi ideoloji ve dış politika söylemi, toplumları tarih-ötesi (zaman-ötesi) bir konuma sıçratamaz, coğrafya-ötesi (mekan-ötesi) bir boşluğa yerleştiremez.” (s.560)

Kitabın son cümlesi: “Mihver bir ülke olan Türkiye bunu yapabilmesi durumunda jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik bütünleşmeyi gerçekleştiren merkez bir ülke konumunu kazanacaktır.” (s.563)

***

Stratejik Derinlik  aburcubur sevdalısı, malumatfuruş, hamasi ve romantik bir kitap! Bir ekonomi-politik kitabı değil, siyasal (politik) siyaset (politika)  kitabı. Paragdigma, strateji, rasyonel, optimizasyon, jeopolitik ve benzeri cafcaflı sözcüklerle dolu içi boş, nafile bir kitap. Ağırlığı “komşularla sıfır sorun”  sloganıyla özetlenebilecek bir dış politika ütopyası… O kadar! Ütopya uygulanınca “sıfır komşu” gerçeğiyle sonuçlandı.

Kitabın 552.sayfasında şunları yazıyor: “Genel bir tasvir çerçevesinde ele alındığında Türkiye tarih, coğrafya, nüfus ve kültür gibi sabit veriler açısından totol güç kapasitesini reel güce dönüştürebilecek köklü bir altyapıya sahiptir. Ancak stratejik anlamda büyük avantajları beriberinde getiren bu durum aynı zamanda ciddi riskleri de bünyesinde barındırmaktadır.”

Bunun tercümesi şudur: Osmanlı misali emperyalist bir merkezi ülke projesi, yani yeni Osmanlıcılık!

Davutoğlu “bu durum aynı zamanda ciddi riskleri de bünyesinde barındırmaktadır” uyarısıyla durumun içerdiği tehlikeyi bize haber vermekte, ama kendisi bu tehlikenin politikasını uygulamaktadır. Sonuç: Sıfır komşu ve savaş tehlikesi!

İflas etmiş bir kitap!

***

“YANLIŞ” açısından şunun gibi tuhaf yanlışlar da var:

“Bu özelliği tarihi tecrübelerimizden bir misalle desteklemek gerekirse, Osmanlı Devleti’ni, daha önce birçok benzeri görülmüş bir devlet niteliğinden çıkararak, Fatih döneminde gerçek bir dünya gücü haline dönüştüren temel yapı ve kurumlar da en son acı misali Anadolu beyliklerinin parçalanma sürecinde gözlenen siyasal parçalanma tecrübesinden alınan derslerin sonucunda şekillenmiştir.” (s.555)

Parçalanan Anadolu beylikleri değil, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Mogol istilasından sonra beyliklere parçalanmasıdır.

Bu ciddiyetten uzak  “yürütme” iddiasını bir yana bırakıp, Davutoğlu hakkında geçmişte kaleme aldığım birkaç yazıyı okulayım:

Özdemir İnce

24 Mayıs 2015

***

DAVUTOĞLU’YLA  HESAPLAŞMA  ZAMANI

Hürriyet gazetesi (17.09.12) Cansu Çamlıbel’in  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı söyleşiyi yayınladı.  Bay Davutoğlu gazetedeki fotoğraflardan birinde Atatürk’ün Söylev’inin özgün halini elinde tutuyor. Hiçbir anlamı ve simgesel değeri  olmayan bir fotoğraf. Çünkü Bay Davutoğlu, iç ve dış siyaset anlayışıyla, 1923 Cumhuriyeti’nin karşısında duran bir insan. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesini yok sayan ve ülkeyi büyük bir olasılıkla savaşa sokacak bir siyasetçi.

Bay Davutoğlu’na göre, 60’lı, 70’li yılların üniversite gençliğinin zihninde ortak bir algı varmış: “Kimseye muhtaç olmayan, bağımsız, vakur bir ülke. Solcusu da, sağcısı da, İslamcısı da… Kimisi buna büyük doğu diyor, kimisi tam bağımsız Türkiye diyor, kimisi Büyük Türkiye diye kavramsallaştırmıştır. Kim ne derse desin biz bu rüyayı terk etmedik, terk etmeyeceğiz” diyor.

Bay Davutoğlu, gerçeği ters yüz ediyor: “Kimseye muhtaç olmayan, tam bağımsız, vakur bir Türkiye” sadece solun şiarı ve rüyası idi. Sol rüyasının peşinde koşarken, Bay Davutoğlu’nun  Büyük Doğucularının, Akıncılarının, Ülkücülerinin solcuları tepelemekten başka düşleri yoktu.

Bay Davutoğlu  tipik bir sağcı ve İslamcı: Bunlar sözcüklerin büyülü gücüne iman ederler; bunlar için gerçekler yoktur, sözcükler vardır. Gerçekleri inkâr edersiniz, gerçekler yok olur.

Bu, bunların ilk belirgin özelliğidir. İkinci özellikleri de habbeyi kubbe yapmalarıdır. Hele “habbe” kendi habbeleriyse. (“Habbe”=  Buğday, arpa, susam gibi küçük şeyler.)

“Solcu”, bunların tam tersidir, kubbeyi habbe yapar. Sözcüklere değil gerçeklere inanır ve sözcükleri şairlere bırakır.

Bay Davutoğlu’nun söyleşide ağzından çıkanlar bu iddiamızı doğruluyor ve kendi Yeni Türkiyesi’nin 6 özelliğini sıralıyor:

1.Toplumsal özgüven (yani gerçeklere değil sözcüklere dayanan hindi özgüveni);

2.İnsan haklarına dayalı özgürlükçü bir anayasal çerçeve (yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları altında ezilen; anayasa ve yasa tanımayan bir çerçeve);

3.Doğu’nun erdemini Batı’nın rasyonalitesi ile birleştiren bir kültürel Rönesans (Batı’nın rasyonalitesi bir gerçek ama Doğu’nun erdemli olduğu bir varsayım, bir ham hayal, bir lâf…);

4.Farklılıkları içselleştirici ve harmanlayıcı bir siyasal kültür ve düzen (yani “Sünni” zorbalık düzeni);

5.Verimliliği sosyal adalet anlayışı ile sentez eden sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma (yani yandaşı zenginleştiren, yoksula “sadaka” veren sosyal adaletsizlik düzeni);

6.Bütün bunlara dayalı uluslararası alanda etkin ve sözü geçen bir küresel güç (Bay Davutoğlu insanları güldürdüğünün farkında bile değil: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, Suriye konusunda boş sandalyelere konuştuğunu unutmuş; ağalara meydancılık yapmayı, getir-götür işlerinde kullanılmayı; taşeronluk yapmayı küresel güç olmak sanıyor. Sansın, ama bir Dışişleri Bakanı’nın sanmak hakkı yoktur. Bay Davutoğlu, “Bir Türk olarak, Orta Asya’da o kadar çabadan sonra bir Türk Konseyi’nin kurulmamış olmasının eksikliğini duyuyor”muş… Elini tutan mı var, haydi kur da görelim. Bunlar dünyayı “köpeksiz köy” sanırlar. Sen, Türk Konseyi’ni şimdilik ertele biraz, birlikte konsey kurmayı hayal ettiğin devletlerin Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’ni tanımalarını sağla. Bunlar Halep hakkında atıp-tutarken arşını evde unuturlar).

Gene bir çeviri hatası: “Etat-nation”u, kim “ulus devlet” olarak Türkçeye çevirmiş ise halt etmiş. Doğru çeviri “Ulusal devlet”dir. Ve buradaki “Ulusal”ın ırk ile etnisite ile hiçbir ilişkisi yoktur: ABD ve Avrupa Birliği’nin bütün üyeleri birer ulusal devlettir.

Bütün sağcı ve İslamcılar ve de İkinci Cumhuriyetçiler gibi postmodern zihniyetli olan Bay Davutoğlu ulusal devlet karşıtı. Ama uluslararası toplantılarda elini sıktığı bütün dışişleri bakanlarının kendi ülkeleri için ulusal devlet temsilcileri ve savunucuları olduklarını anlayamıyor. Bay Davutoğlu, yeryüzünün kendi ulus devletine karşı olan ilk ve tek dışişleri bakanı. “19. Yüzyıl ideolojisi olan ulusculuk Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bir araya getirip ulus devletleri doğurdu. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici ve suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi” buyuruyor.

Bay Davutoğlu bilmiyor: Bismarck Alman birliğini kurmadan önce de birliği oluşturacak olan krallıklar, prenslikler “Alman” idi. İtalya’da da Cavour öncesinde aynı durum vardı. Fransa zaten öyleydi. “Bizde tarihten gelmiş organik yapılar” anlamsız bir laf. Avrupa’daki Osmanlı topraklarında kurulan devletlerden söz ediyor ise, fethedilmiş topraklardaki Osmanlı düzeni “tükrük yapıştırması”ndan başka bir şey değildi. O düzeni savunana “emperyalist” deniliyor.

Araplardan söz ediyor ise Türklerin aklına uluslaşmayı hal ve gidişleriyle Araplar getirdi.

Orta Asya’da pantürkist olan Bay Davutoğlu,  Mehmed Şevket Eygi gibi “Kurtuluş İslam Birliğindedir” diyorsa, tavukları bile güldürür.

Bunlar işin görünen tarafı, görünmeyen yanda ise 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir laik, demokratik ulusal devlet olması eleştirisi gizli.

Ulusal devlet karşıtlığını ilham aldığı Francis Fukuyama’nın, daha sonra “Ulus-devlet egemenliğine geri dönmekten ve bir kez daha devleti nasıl daha güçlü ve verimli kılabileceğimizi anlamayla çalışmaktan başka seçeneğimiz yok” diye günah çıkardığı kitabı  (Devlet İnşası, Remzi Kitabevi, S.142) mutlaka okumalı. Ulus devlet adamı fena teper!

 (Aydınlık, 20 Eylül 2012,)

***

SIRA DIŞI TARİH  ZIRVALARI

 Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milliyet gazetesinde   (10.10.12) şöyle konuşmuş:

“Tarihin doğallaşması süreci sancılı oluyor, çok sancılar yaşanıyor ama suni yapıların, suni psikolojilerin çözülmeye başladığı, tarihin doğal seyrine oturmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz.”

Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede son dönemde yaşananlarla ilgili olarak bilmece gibi konuşmuş.  Feylesofculuk yapıyor. Zaman ve mekân belli ise sen istediğin kadar bilmeceli konuş, anlayan anlar.

Davutoğlu, 1917 yılında Lenin tarafından açıklanan, Osmanlı topraklarının paylaşıldığı gizli Sykes-Picot (10.05.1916) anlaşmasını, Osmanlı’nın iğdiş edildiği Mondros (30.10.1918) ateşkesini, Lloyd George’un “Artık Türkiye yok!” dediği  Sèvres (10.08.1920) anlaşmasını unutup,  Lausanne (24.07.1923) anlaşmalarına gönderme yapıyor. Bu dört anlaşma sonunda Ortadoğu’da çizilen sınırlar yapay (suni), ama Davutoğlu’nun gönlünledeki sınırlar gerçek (!). Tarih doğal seyrine oturunca Osmanlı düzeni yeniden kurulacak; R.T.Erdoğan I.Tayyip ünvanıyla tahta geçecek.

Sen Hatay’ı Suriye’ye kaptırma da…  Doğun ve güneydoğun Sèvres’den beter şekilde bölünüp paylaşılmasın da… Yeni haritalar daha beter!

 Hatırlarsınız: Başbakan R.T.Erdoğan, 1993 yılında, Refah Partisi İl Başkanı sıfatıyla, Kürt sorununu, Türkiye’de ve bölgede  Osmanlı eyalet sistemi kurarak şıpın işi hallediyordu. (2.Cumhuriyet Tartışmaları, S.422).

Bizim MHP Milliyetçilerinin kafasında, Cumhuriyet kurulmuştur ama Osmanlı fütühat dönemi vardır. İslamcılar ise Cumhuriyeti yok farz ederler, Osmanlı çağında yaşarlar, ama sadace  görkemli zaferleri anımsarlar. Davutoğlu Ortadoğu’da Osmanlı devletini yeniden kuracak. Ama Araplar, köprüden geçerken, kıs kıs gülerek niyeti anlamazlığa vuruyorlar. Köprüden hele bir geçsinler Davutoğlu’nu bölgeden süpürgeyle kovalayacaklar.

 Derin Tarih adlı palavracı tarihçilik dergisinin Ekim 2012 sayısında Mehmet Çelik (1954)  adlı tuhaf bir tarihçi keşfettim. “Prof.Dr.” ünvanı varmış ve Celal Bayar Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesiymiş. Ülke TV’de “Sıradışı Tarih” diye bir program yapıyormuş.

Atatürk Üniversitesi’nde İlahiyat alanında lisans almış, aynı üniversitede Tarih alanında yüksek lisans ve doktora yapmış.  Süryani tarihi, Bizans İmparatorluğu, Süryanca dilbilgisi, Fener Patrikhanesi ve ökümenikliği konularında kitaplar yayınlamış.

Ders verdiği konular: Bizans Devleti Tarihi, Ortaçağ Düşünce Tarihi, Tarih Felsefesi, Siyasi ve İktisadi Doktrinler Tarihi, Osmanlı’dan Günümüze Azınlıklar Tarihi, Ortaçağ Avrupa Tarihi: Roma, Tarihte Devlet-Din İlişkileri… Sanki üniversite değil de 1940’ların köy ilkokulu, bütün sınıfların, bütün derslerine bir tek eğitmen giriyor. Maaşallah, Mehmet Çelik’in de  öğretmediği ders yok gibi. Ama en önemlisi Bizans konusunda uzman olması, dilbilgisini yazacak kadar Süryanca bilmesi; ilahiyat, tarih ve felsefe donanımlı olması…

Böyle bir bilim insanı ülkemiz için övünç vesilesi olur, olmalı… Böyle bir bilim insanı, ders konusu olmuş ulusları, halkları sevmese de onlara karşı adil ve nesnel olmalı. Değil mi? Kendi tarihine karşı da gerçekçi, adil ve nesnel olacak.

Mehmet Çelik’in bilimsel ağırlığının değerlendirilmesini meslektaşlarına bırakıp, Derin Tarih dergisinin 7.sayısında yayınlanan “Koca Yusuf’un Karşısındaki 18  Kilolok Çocuk” başlıklı yazısına değineceğim. Yazara göre “Koca Yusuf”  Osmanlılığı, “18 Kiloluk Çocuk”  ise Yunanistan’ı temsil ediyor.

Özetlersem: Yazar, Cumhuriyet’in, çocuklarına, gençlerine büyük hedefler, büyük idealler aşılamamasından şikâyetçi. Ama yazar yanılıyor! 1923-1950 yılları arasında dünya ile yarışan Cumhuriyet,  bizim kuşağa da dünya ile yarışma bilinci verdi.

Yazarın şikayeti şu: “Son imparatorluğumuzun tasfiyesiyle sadece milyonlarca kilometre kare  toprağımızı kaybetmedik, Cumhuriyet’le birlikte o imparatorluk hafızamızı da yitirdik. Lozan’da bize dikte edilen ulus-devlet formatını sadece sınırlarımızla sınırlı tutmadık. O formatı, yetişen ve yetişecek olan nesillerimizin hafızalarına, ideallerine, hedeflerine de nakşettik. Böylece Edirne-Kars arasında hapsedilen bir zihinsel format geliştirdik. Artık dünya ve insanlık için bir idealimiz kalmamıştı. Yunanistan gibi, Romanya gibi bir ulus-devlet olmuştuk. […] Malazgirt’i, Kosova’yı, Sırpsındığı’nı, Niğbolu’yu, İstanbul’un fethini, Çaldıran’ı, Ridaniye’yi, Mohaç’ı, bir milletin zaferlerle taçlandırılmış tarihini İnönü savaşları gibi uydurma ve abartma zaferlerle gölgelemeye, örtmeye çalıştık!”

 Osmanlı Devleti 1295 yılında kuruldu. I.Viyana bozgununun tarihi 1529.  294 yıl görece görkemli bir dönem. 1529’dan 1919’a kadar 390 yıllık bozgun, yenilgi ve sefillikler tarihi. Bu tersine tarihçi unutmasın ki Sèvres’i Cumhuriyet değil bizzat Osmanlı imzaladı.

Osmanlı döneminde “birey” diye bir şey olmadığı için ne bireysel bellek ne de bireysel imgelem  vardı.  Ayrıca Türkler imparatorluk hafızasını  kaybetmeselerdi  ne olacaktı; imparatorluğu yeniden mi kuracaklardı? Osmanlı dediğin, neredeyse bütün saltanat döneminde  insanlılığın uygarlık hazinesine evrensel nitelikli hiçbir bilimsel katkıda bulunmamış, sürekli ödünç almış…

Tarih defterine, daha çok olan yenilgi ve bozgunlarını unutup sadece zaferlerini yazamazsın. Bu nedenle, Cumhuriyet’in kurucu menzillerinden biri olan İnönü zaferi  Osmanlı’nın Sèvres’le sonuçlanan bütün fetih ve cihad zaferlerinden çok daha önemlidir.

 (Aydınlık, 25 Ekim 2012)

***

YÜZ YILLIK PARANTEZ!

AKP hükümetinin mevcut Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 1959 yılında Taşkent’te doğduğuna bakıp yanılgıya kapılabilir insan. Taşkent, Özbekistan’ın Taşkent’i değil, Konya’nın Taşkent’i. Aslına bakarsanız, Ahmet Davutoğlu’nun hal ve gidişine, izlediği “irredantist” politikaya bakıp doğum yeri Taşkent’i Özbekistan’a götürmek de mümkün.

Ancak onun “irredantist”liği Türkî  değil İslâmî, Osmanî.

1990 yılında, Malezya İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak başladığı akademik hayatı da, siyasal alandaki yükselişi de bana inandırıcı gelmiyor. Sanki bir yerlerden kayırılıyormuş, bir yerlerde dayısı, bir torpili varmış duygusu uyanıyor bende.

Ayrıca, hayallerle dolu, 2009 yılında 40. basımı yapılan “Stratejik Derinlik” (Küre Yayınları) adlı  kitabının  eski CIA ajanları ve strateji uzmanları tarafından kutsal kitap haline getirilmesi de son derece ilginç bir durum.

Ayrıca, bir başka ilginç durumu saptamak ve kabul etmek zorundayız: Ahmet Davutoğlu, cumhuriyetin geleneksel dış politikasını elinin tersiyle itip “Stratejik Derinlik” adlı kitabında dile getirdiği kendi dış politika stratejisini uygulayan ilk dış işleri bakanı.

Bunun son örneğine, AKP Genel Merkez Teşkilat Başkanlığı tarafından düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmada tanık oluyoruz. Davutoğlu, Balkan Savaşı’nda kaybedilen Avrupa topraklarından, I.Dünya Savaşı’nda elden çıkan topraklardan masalsı bir dille söz ediyor:

“Biz bu toprakları terk etmedik. Geçen yüzyıl 1911’i Trablusgarp için alın 2011, 1912’yi Bulgar, Balkan muhacereti alın 2012, 1917’yi Kudüs’ten ayrılışımızı esas alın 2017 veya Orta Doğu’dan ayrılışımızı esas alın 2018’e, yüzyıl sonra bu parantezi kapatıyoruz. Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız… Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, hiçbir sınıra saygısızlık yapmadan, tekrar Saraybosna’yı Şam’a, Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız. Bizim gücümüzün kaynağı bu. Şimdi apayrı ülkeler gibi gelebilir ama 110 yıl önce Yemen ile Üsküp aynı ülkenin parçalarıydılar. Ya da Erzurum ile Bingazi. Bunu dediğimizde, bize ‘Yeni Osmanlıcı’ diyorlar. Bütün Avrupa’yı birleştirenler, yeni Romacı olmuyor, Ortadoğu coğrafyasını birleştirenler Yeni Osmanlıcı oluyor. Osmanlı’yla, Selçuklu’yla, Artuklu’yla, Eyyubi ile anılmak şereftir, ama bizim hiçbir zaman hareketle hiçbir ülkenin toprağında gözümüz olmadı, olmayacak.”  (Sol, Yurt, 04.03.13)

Konuşmanın konusundan habersiz bir dinleyici Dışişleri Bakanı’nın THY’nin yeni açılan uçuş hatlarından söz ettiğini sanabilir. THY bile ilgili tarafların iznini almadan, Yemen ile Makedonya (Üsküp) arasında bir uçuş hattı açacağını dünyaya ilan edemez. Ama Davutoğlu, Osmanlı’nın geçen yüzyılda terk ettiği, terk etmek zorunda kaldığı topraklara Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıl sonra geri döneceğini söylüyor. Sanki bir film festivalinde “Kara Murat’ın Dönüşü” filminin tanıtımını yapıyor. Ve tarih bilincinin gerekliliğinden söz eden Davutoğlu, bu bilinçten ne denli yoksun olduğunu kanıtlamış oluyor.

Konuşmasının ortasında, Avrupa Birliği’ni kuranlar neden Romacı olmuyor da “biz” Yeni Osmanlıcı oluyoruz diye kınamayla soruyor.

Ne yazık ki tam anlamıyla çocukça bir soru. Avrupa Birliği’nin temelleri, yanlış anımsamıyorsam, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın katılımıyla Roma’da atıldı. Sonra evrile evrile günümüze geldi. Yani tarafların ortak iradesiyle.

Peki, Ahmet Davutoğlu’nun (dolayısıyla AKP hükümetinin)  Saraysosna’yı Şam’a bağlama niyetinden bu ülkelerin hükümetlerinin haberi var mı?

Davutoğlu’nun adını andığı ülkeler, isterlerse, AKP hükümetini emperyalist hevesleri olmakla suçlayıp protesto edebilirler; bu açıklamayı bir din ya da ırk dayanışması sayıp Türkiye Cumhuriyeti’ni “irredantist” olmakla suçlayabilirler. Ki bu da yayılmacılıktır.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun  sözünü ettiği ülke ve kentleri bilenler, ileri sürdüğü düşüncelerin ne denli içi boş olduğunu söyleyecektir. Sıkıysa Sofya’da, Tiran’da, Belgrat’ta 400-500 yıllık ortak tarihten söz et bakalım. Aynı şey Şam, Bağdat, Kahire, Sana (Yemen), Mekke ve Medine için de söz konusu. Adını yazdığım kent ve ülkelerde Osmanlı bir emperyalist işgalci ve sömürgecidir.

En kibarından, Araplar gibi, Osmanlı egemenliğin uygarlıklarına en büyük darbeyi vurduğunu, gelişmelerine engel olduğunu söyleyeceklerdir.

Örneğin, “Romalılar ayak bastıkları yeri imar etmişlerdir, yollar, köprüler, limanlar inşa etmişlerdir. Oysa Türkler, yönettikleri yerlerden sadece vergi toplamışlar, fakat buna karşın, bu yerlerin refahını ve kaynaklarını geliştirici hiçbir şey yapmamış, her şeyi ihmal etmiş, aldıklarına  karşılık hiçbir şey vermemiştir”  diye yazacaklardır. (İlhan Arsel, “Arap Milliyetçiliği ve Türkler”. İnkilap Kitabevi, s.187)

Vâni Mehmet Efendi ile Danişmend’in belirttikleri gibi, Arapların Hadislerde  Türklerle ilgili zarif düşünceleri  vardır:

“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin, çünkü sizi severlerse yerler, sevmezlerse öldürürler.”  (Age. s.58)

Ama Araplar da Türkler’in “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” dediklerini biliyorlar.

***

Stephen Kinzer türünden  ABD dış politikasının temsilciliğini yapan şakşakçı yazıcılar,

“Ezber Bozmak”  (İletişim Yayınları)  gibi sıradan ama iddialı kitaplarında, Davutoğlu’nun stratejik derinlik uygulamalarını, komşularla sıfır problem politikalarını 2010 yılında göklere çıkarırlar (s.217)  ama üç yıl sonra bu stratejik derinlik kavramının fos çıktığına tanık olmuşlardır. İşin kötü yanı Davutoğlu’nun bu gerçeği görmemiş olmasıdır.

 (Aydınlık, 27 Mart 2013)

***   

DAVUTOĞLUNUN DIŞ POLİTİKASI: SIFIRA SIFIR ELDE VAR SIFIR

“Sıfıra Sıfır Elde Var Sıfır” yazısına ilgisiz gibi görünen bir yaşamöyküsüyle başlayalım. Ama ne ilgisi var diye şaşırmayın. Bu dünyada her şeyin birbiriyle ilişkisi vardır:

[Fahri Erdinç (1 Ocak 1917 Akhisar – 11 Kasım 1986 Sofya) Türk edebiyatçı ve şair. Akhisar’da doğdu. Annesini henüz 1 yaşında veremden kaybetti. Hem annesini daha tanımadan kaybetmesi, hem de Akhisar’da o yıllardaki yoğun tütün tarımının getirdiği zorluklar, gençlik dönemindeki edebi yönelimini derinden etkiledi. 1930’da Balıkesir Öğretmen Okuluna girdi. Otuzlu yılların sonuna doğru Afyon’un Sandıklı ilçesinin Ürküt köyünde öğretmenliğe başladı. 1939’da sınavını kazandığı Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde öğrenci oldu. Bu bölümde öğretim üyesi olan Sabahattin Ali ile tanıştı. Aynı yıl yazmaya başladığı ilk öykülerinde onun etkisi önemli bir rehber olarak görülmektedir.

1946 yılında ise sınavını kazandığı devlet radyosuna geçti. Bu arada “Şen Olasın Halep Şehri” adlı şiir kitabını yayınladı. Hemen ardından Ankara’da “Seçilmiş Hikâyeler Dergisi” onun öyküleriyle özel sayı çıkardı. 1947’de dönemin siyasal karışıklığı sırasında hakkında açılan bir dava nedeniyle bir süre cezaevinde yattı. Davadan aklanarak çıkmasına rağmen, aynı yıl hocası Sabahattin Ali’nin Bulgaristan’a geçerken öldürülmesi nedeniyle Türkiye’den ayrılmaya karar verdi. 1949’da iki arkadaşıyla birlikte, gizlice Bulgaristan’a geçti.

Bulgaristan’da Erdinç ve arkadaşlarına siyasi iltica ve sığınma hakkı verildi. Aralıklı olarak Bulgaristan’da ve Sovyetler Birliği’nde yaşamaya devam eden Erdinç, 1971 yılında kesin olarak Bulgaristan’a dönüp yerleşti. 1965’te Bulgaristan vatandaşı, 1973’te Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi oldu. Kitapları Türkiye’deki okura ulaşamamasına rağmen, 1970’li yıllarda Türkiye’deki siyasal gelişmeler ve sosyalist hareketin ağırlık kazanması ile birlikte, edebiyat dergilerinde yayınlanan yeni şiir ve öyküleri Türk okuruyla buluşmaya başladı. Özellikle Akhisar’daki çocukluk dönemini anlattığı “Acı Lokma” romanı dönemin en ilgi çeken yapıtlarından biridir.]

(Vikipedi, özgür ansiklopedi)

Şimdi, vikipedi özgür ansiklopedisinin bilmediği bir şeyden söz edeceğim: Özal döneminde, Bulgaristan’la ilişkiler gayet iyi giderken, Bulgaristan’ın Jivkov yönetimi Bugaristan vatandaşı Türklerin ad ve soyadlarını değiştirmeye başladı. Yararı ne olacaktı? Bunu Bulgaristan’da, her gidişimde uzun uzun tartıştık arkadaşlarla. Fahri abi bu işten son derece rahatsızdı. Kendini ihanete uğramış gibi hissediyordu ve haklıydı.

1986 yılında Paris’te Fransız  hükümetinin burslusuydum: Rimbaud ve Lautréamont çevirilerini bitirmeye çalışıyordum. Mayıs ayında, Bulgar Edebiyatı Dostları’nın toplantısına katılmak üzere Paris’ten Sofya’ya gittim. Beni Fahri Abi karşıladı. Son derece üzgündü, oğlu Oktay’ın da adını değiştirmişlerdi. Son derece üzgündü. İki arada bir derede kalmıştı. Aradan birkaç ay geçince 11 Kasım 1986’da kahrından öldü. Bulgaristan’a çok kırgındı, hayal kırıklığına uğramıştı.

Teşbihte hata olmaz, demişler. Komşularla sıfır sorun iddiasının Fahri Abi’nin hayatından çıkartacağı çok ders vardır. Her ailede çoğu komik böyle komşu hikayeleri olur.

Okuyacağınız  (isterseniz okumayın) “Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası” başlıklı yazıyı Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı internette  kendi sitesinde yayınlamış. Yazının adı,“Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası” (Zero Problems in a New Era”. Okuyalım:

[Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, Foreign Policy Dergisi’nin 21 Mart 2013 tarihli nüshasında yayımlanan “Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası” başlıklı makalesinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesinde  yaşanan demokratik değişim süreci bağlamında “Komşularla Sıfır Sorun” politikasını değerlendirdi.

 “…Dış politikamızın altı temel ilkeye dayandırılmasını önerdim: güvenlik ve özgürlük arasında denge, komşularla sıfır sorun, çok boyutlu bir dış politika, pro-aktif bir bölgesel politika, yepyeni bir diplomatik tarz ve ritmik diplomasi.”

  “Hükümetimiz, Kıbrıs sorununu çözüme kavuşturma, Suriye ile düşmanlığı sona erdirme ve Ermenistan ile ilişkileri normalleştirme gibi çok sayıda ezber bozan girişimlere imza attı. Benzer şekilde, Asya, Latin Amerika ve Afrika gibi yükselen aktörler ile mevcut bağlarımızı güçlendirmek için çabalarımızı artırdık.”

  “Özellikle de Dışişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra “komşularla sıfır sorun” prensibi Türk Dış Politikası’nın en fazla konuşulan ilkesi olmuştur. Kelime anlamıyla, bu ilke açıkça ideal bir modeldi — ancak, Türk dış politikasındaki belirgin bir zihniyet değişikliğini de temsil ediyordu. Artık Türkiye’nin dış politika gündemine bölgesel ve uluslararası ilişkilerde enerjisini tüketten komşularıyla olan kronik anlaşmazlıklar hakim değildir…”

 “Son dönemde demokratik eylemler Ortadoğu’yu sarsmaya başladığında, yeni kavramsal çerçevemizin geçerliliği bir kez daha teyit edilmiştir. Arap halklarının, vatandaşlık haklarına, şeref ve bütünlüklerine saygılı iyi yönetişime yönelik haklı talepleri bölgesel çalkantının temel sebebini oluşturmuştur…”

 “Bu nedenle bölgede yeni hükümetlerin vatandaşlarının talepleri doğrultusunda oluşabildiği barışçıl ve kademeli siyasi dönüşüm için çağrıda bulunduk. Bazı Arap rejimleri bu çağrıyı görmezden gelse de, bölge halkının siyasi otorite ve bölgesel istikrarın temeli olan halk egemenliğinin yeniden tesisi için gösterdikleri meşru mücadeleyi desteklemekte tereddüt etmedik.”

 “Komşularla sıfır sorun olgusuna yaptığımız vurgu, bizi o cesur tutumu takınmaktan alıkoymadığı gibi bölgedeki dış politikamız için bir yol haritası olmaktan da geri kalmamıştır. “Sıfır sorun” politikasını başlattığımızda, sadece Türkiye’nin ekonomik ve güvenlik çıkarlarını ilerletmeyi, değerlerden yoksun bir realpolitik gündemi takip etmeyi düşünmedik. Aksine, Türkiye’nin komşularıyla yeniden bütünleşmesini engelleyen bariyerlerin nelerden kaynaklandığına bakılmaksızın ortadan kaldırılması amaçlandı. Temel hedefimiz, “azami işbirliği” olarak tanımladığımız başta halkımız ve bölge halkları arasında olmak üzere toplumlar arası iletişimi sağlamak oldu”

 “Bugün, “sıfır sorun” vizyonu, bizi bölgemizdeki halkların kalpleri ve zihinlerinde yabancılaştıracak bir karar alamayacağımıza işaret ediyor. Bu barış vizyonuna yönelik temel sınama baskıcı yöntemlerle halkın temel haklarını reddedenlerden kaynaklanıyorsa, sessiz kalamayız…”

 “Bölge ülkeleriyle dostane ilişkiler anlamında “sıfır sorun” ilkesi hala bölgedeki politikamızın temelini oluşturmaktadır.”

 “ “Sıfır sorun” ilkesiyle kastedilen işbirliği ve diyalog vizyonuna Ortadoğu’daki mevcut sorunları ele almak için hala ihtiyaç duyulmaktadır. Bölgesel barış ve istikrarın geleceği derinleşen etnik ve mezhepsel çatışma tarafından tehdit edilmesi nedeniyle, Türkiye yeni bir Soğuk Savaş’a karşı uyarıda bulundu. Bölgemizdeki toplumları bölecek yeni bariyerlere izin vermemeliyiz – bu tür bariyerler işbirliği ve bütünleşme arayışlarımıza yönelik en büyük sınamalardır….”

 “…Bu rolü üstlenmek Türkiye için tarihsel bir sorumluluktur: Bölgesel düzenin, ancak insanların onur, özgürlük ve iyi yönetişim taleplerinin kendi siyasi sistemlerinde karşılık bulmasından sonra yeniden inşa edilebileceğine inanıyoruz.”

 “Bölgesel geçiş tamamlandığında, “komşularla sıfır sorun” ilkesinin ruhuna uygun olarak bölgesel bütünleşme yönünde çalışmalarımızı sürdüreceğiz. “Komşularla sıfır sorun” ilkesi uluslararası toplumun sorumlu bir üyesi olarak Türkiye’nin dış politikasını şekillendirirken, aynı zamanda yeni bir müşterek bilincin bölgesel bütünleşmeye kanalize edilmesine rehberlik edecektir.”

Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Foreign Policy dergisinde yayımlanan “Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası” başlıklı makalesi, 21 Mart 2013 (İngilizce)]

Davutoğlu’nun ham hayallerini okudunuz. Bir başbakan, bir dışişleri bakanı için, dış ilişkiler bağlamında “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiarından daha anlamlı ve etkili bir başka rehber olabilir mi?  “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”, komşularla sıfır sorun olamayacağının çok farkındadır. Var olan sorunların, barışı bozmamasının yollarını da göstermektedir.

Zamanın dışışleri bakanı Davutoğlu’nun tavrı çok bilmişlik, düşünceleri ham hayal olarak tanımlanabilir. Davutoğlu sanki Konya’nın Taşkenti’nde doğmamış, anasının incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerden dolayı komşularla kavga ettiğini duymamış gibi. Bunlar böyledir, biraz mürekkep yalayınca, ne oldum delisi olup kendi gerçeklerine yabancılaşırlar.

Eski dışişleri bakanı, taze başbakan Davutoğlu’nun “Komşularla Sıfır Sorun” tezleri ciddi eleştiriye gelemeyecek kadar gayri ciddi. Hayattan çıkan ders ve hisse şudur: Komşulara her istediğini verirsen, komşunun tavuğuna kiş demezsen aranda niza konusu olmaz, güzel güzel geçinirsin. Bahçeni tarumar eden komşunun tavuğuna bir taş at ve ayağını kır, gününü görürsün.

Ahmet Davutoğlu’nun Prof.Dr. olduğuna bakmayın. M.K.Atatürk’ün (mealen) “Orta Doğu’ya, Arapların işine bulaşmayın”  vasiyetini zerre kadar anlamamıştır. Halkla temas etmemiş ve Arap bilincinin yansıması olan edebi eserlerini okumamıştır. Yoksa, Mehmet Zeki İşcan’ın “SELEFİLİK” (Kitap Yayınevi) adlı kitabının 37. sayfasında geçen şu sözlerin kuşaktan kuşağa miras kaldığını bilirdi:

“Aslında selefi söylem, Osmanlı-Türk karşıtı rengini burada da sürdürmüştür. Önce Suudilerin, daha sonra tüm Arapların Osmanlı’dan kopuşunun dini gerekçesini selefi söylem karşılamıştır. Üçüncü Suud devletinin ve İhvan’ın kurucusu Abdulaziz b. Suud’un danışmanı olan İngjliz Philby’nin tuttuğu notlarda bu  konuda ilginç şeyler bulunmaktadır.

Örneğin bu notlara göre Suudilerin İngilizlerle ittifakı karşısında İhvan’m tutumunun ne olacağı sorusuna Abdulaziz b. Suud şöyle cevap vermiştir: “İhvan’ın size düşman olduğu doğru değildir. Zira inancımıza göre sizler Ehli Kitapsınız. Vehhabilerin nefretine hedef olan müşriklerden değilsiniz.”  İbn Suud bir konuşmalarında da Philby’e onu kuzen kabul ettiğini belirmek suretiyle şöyle demiştir: “Hıristiyanlar İshak peygamberin evlâtlarıdır; Araplar ise onun kardeşi olan İsmail’den gelmektedirler. Türkler ise Tatar kökenli evlad-ı İblis’tendir.”

Türkler, II.Selim döneminde de İblis’in evladıdır, Arap Baharı döneminde de İblis’in evladıdır. Bir insanın, karşısındakine sormadan onun vasisi, onun velisi, onun ağabeyi olduğu nerede görülmüştür. R.T.Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu çifti böyle bir zehaba kapılmış ve  boylarının öncüsünü almışlardır.

Davutoğlu komşularla olan sorunları şunları yapmadan nasıl sıfırlayacaktı:

1-Ermeni Soykırım’ı iddialarını ve tazminat taleplerini kabul etmeden;

2-Kıbrıs’ta Rum egemenliğini kayıtsız şartsız kabul etmeden;

3-Hatay’ı Suriye’ye vermeden;

4-İsrail sorununda, Hamas’ı desteklemekten vazgeçmeden;

5-Kuzey Irak’ta Kürt Federe Devleti’ni kabul etmeden;

6-Yunanistan’ın kıta sahanlığı iddialarını ve askerden arındırılmış olan adaları silahlandırmasına göz yummadan.

Nitekim yapamadı ve Türkiye’yi Orta Doğu kuburluğuna boğazına kadar soktu. Soktular.

Apo ve PKK ile yürütülen barış görüşmelerine gelince: AKP hükümeti (dikkat ederseniz “Türkiye” demiyorum özellikle), yönetimde en azından bölgesel (tam)  özerkliği  ve anadilde öğretimi eksiksiz kabul etmeden, Kürtçülerle kesinlikle barış (!) yapamaz. Barış istiyorsan, karşı tarafın isteklerini kabul edeceksin! Ya da burnunu iyice sürteceksin. Artık bunun da olanağı yok. Davutoğlu’nın “Sıfır Sorun” programının kofluğunu bu konuda da göreceksiniz!

www.özdemirince.com

18 Ekim 2014

 

 

 

 

 

 

 

“STRATEJİK HIRSIZLIK” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: STRATEJİK HIRSIZLIK

Yorumlar kapalı.