SURİYE VE ÇARESİZ BAŞBAKAN

Yalçın Doğan, Diyarbakır DHA muhabirleri Faruk Balıkçı ile Ferit Aslan ve ben, 2003 yılının temmuz ayında ABD’nin ikinci seferini izlemek üzere Irak’a gitmiştik. Bağdat’ta ABD askerleri tarafından esir alındık. Birkaç saniye ile ölümden döndük. Irak’taki gözlem ve deneyim ve görgü tanıklıklarımızı içeren yazılarım 24, 25, 26, 27, 28 ve 29 Temmuz 2003 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlandı.
İZLENİM VE TANIKLIKLAR
-“Kuzey Irak’ta federatif bir Kürt devleti çoktan kurulmuş. Ancak bu federasyon, Kürtler ile Araplar arasında henüz değil. Talabani ile Barzani’nin kurduğu federasyon” diye yazmışım.
– Irak’ın Kürdistan Bölgesel Yönetiminin başkenti olan Erbil’deyiz. “Diyarbakır DHA muhabirleri Faruk Balıkçı ile Ferit Aslan ‘’Abi sana istersen merkez bankasının binasını da gösterelim’’ demezler mi. Demek ki merkez bankaları olacak. Bunun anlamı ne? Irak Kürdistanı falan feşmekan bakanlığının, genel müdürlüğünün hiçbir kıymeti harbiyesi olmayabilir… Ama Irak Kürdistanı Merkez Bankası’nın ne anlama geldiğini anlamayanlar gidip Kara Fakı’ya bir muska yazdırsınlar” diye yazmışım.
Faruk Balıkçı ile Ferit Aslan çok deneyimli savaş muhabirleri. Galiba Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin parlamento binasının önünden geçiyoruz. İkisinden biri, bana bir karenin köşelerine dikilmiş dört adet yüksek sütunu gösteriyor ve açıklıyor:
“Bu sütundan her biri bir simge. Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ta yaşayan Kürtleri simgeliyorlar. Dikkat edersen sütunların üst uçları açık, bağlantılı değil. Dört ülkede yaşayan Kürtler tek bir Kürt devleti kurdukları zaman bu sütunlar birleşecek ve üzerine bir çatı oturacak” diyor.
Ferit Aslan hâlâ DHA’da mı bilmiyorum. Ama Faruk Balıkçı hâlâ Doğan Haber Ajansı’nda. Geçen hafta Hürriyet’e Kamışlı’dan yazdı. Ama Başbakan R.T.Erdoğan’ın onun yazdıklarından zırnık kadar bir şey anladığını sanmıyorum.
GEÇMİŞ BUGÜNDÜR
Sèvres Antlaşması’nın III.Kesim’inde yer alan 62, 63 ve 64. maddeleri Kürdistan’la ilgilidir. 62. Madde Kürtlerin yerel özerkliğiyle ilgilidir. 64.maddeyi birlikte okuyalım:
“İşbu Antlaşma’nın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62. Maddede belirtilen bölgedeki Kürtler, bu bölgedeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyi’ne başvururlarsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye önerirse, Türkiye, buna uymayı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından vazgeçmeyi, şimdiden yükümlenir.”
Margaret Macmillan, Paris 1919’da o günlerin birkaç yıl sonrasını şöyle tasvir eder: “Lozan Antlaşması, Versailles’a, Trianon’a, St.Germain’e, Neuilly’ye ve Sevr’e benzemiyordu, yani Paris Barış Konferansı’nın ürünü olan anlaşmalardan farklıydı. Curzon içinden, ‘Şimdiye kadar biz kendi barış anlaşmalarımızı dikte ediyorduk’ diye düşünmekteydi. ‘Şimdi düşmanla pazarlık ediyoruz, çünkü düşmanın ordusu var, bizim yok. Duyulmamış bir durum’.” (S.442-443)
Sèvres hükümlerinin Anadolu’ya uygulanabilmesi için 27 tümen asker gerekiyordu (s.438). Lord Curzon işte bundan yakınıyordu.
Margaret Macmillan kitabında Lausanne sonrası Kürtlerine de değinir : “Kürtler kaderlerine hiçbir zaman sessizce razı olmadılar. Paris Konferansı sırasında da ısrarcı bir güce sahip olan Kürt milliyetçiliği, baskı altında geçen yıllar içinde daha da güçlendi. Paris’te kendilerine verilen vaatler ve Sevr Antlaşması’nın şartları, Kürtlerin yüreğinde her zaman bir anı ve bir umut olarak kaldı. 1919 yılının yaz mevsiminde, bir dizi Kürt ayaklanmalarının ilkinde, isyancıların lideri koluna bir Kuran’ı bantla tuttururken, Müttefiklerin vaatlerinin ve Wilson’un On Dört Nokta’sından birinin kopyasını da yapıştırmıştı. O maddede Türk olmayan milletlere verilecek özerklikten söz edilmekteydi.” (s.444)
BAŞBAKAN SADECE HAVA BASIYOR
Günümüz Türkiye’sinin durumu bir bakıma Sèvres sonrasına benziyor. Ama o zamanlar Türkiye’nin gelecekteki kaderini, AKP kadrosunun nefret ettiği Cumhuriyet’in kurucu kadrosu elinde tutuyordu. Başta Mustafa Kemal ve İnönü olmak üzere kurucu kadro, bulundukları yerden geleceği görmekteydi. Günümüzün kaderini elinde tutan AKP kadrosu ise, başta Başvekil ve Haciriciye Veziri olmak üzere, ortalıkta tavuskuşu gibi kabarıp kostaklanmakta.
Başbakan’ın dünya liderleri arasında hiçbir gradosu, yaptırım gücü ve prestiji yok. O var sanıyor ve buna inanıyor. Ve Barzani’ye “Kürt devletini unutun, Kürt devletine izin yok!” mesajını gönderiyor (Hürriyet, 27.07.12). R.T.Erdoğan’ın vereceği izin Barzani’nin ya da Suriye Ulusal Konseyi’nin umurundaydı sanki.
Irak Kürtleri AKP iktidarı ve başbakanıyla dilediği gibi oynadı. Sıra şimdi Suriye Kürtlerinde. Türkiye Kürtlerinin liderlerinden biri de yıllar önce “Sèvres Antlaşması’nın uygulanmasını hayal ediyoruz” diyordu.
Bunlar olurken, R.T.Erdoğan karşısındaki görünmez dev aynasında kendine hayran olmayı sürdürüyor, ama olan-biteni kesinlikle anlamıyor. Muhataplarının tamamı ondan çok daha akıllı.
NE OLACAK ŞİMDİ?
Türkiye için en büyük sorun Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de ayrı ayrı ya da birleşik bağımsız Kürt devleti ya da devletleri kurulması değil. Yarın olmasa bile bu nasıl olsa gerçekleşecek, Erbil’deki dört sütun arasına hatıl atılacak. Sıra İran ve Türkiye’ye de gelecek. Bu kaçınılmaz bir son ve başlangıç. Asıl tehlike, Arap ülkelerinde kader olduğu görülen İslâm devletinin Suriye’de de kurulması. Başbakan İslâm devletinin, devletlerinin kurulmasına karşı değil. Yeter ki laik devlet olmasın! İslâmcı Kürt devletinin hayallerini kuruyor.