TARAFSIZ OLMAK ADİL OLMAKTIR

Elazığ’da toplu açılış töreninde konuşan Başyüce “Türkiye’de rejim değişmiyor, değişen sadece yönetim sistemidir. Cumhuriyetimiz ilelebet yaşayacaktır” demiş. İnanalım mı? Gel de inan… Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı konusuna da değinen Erdoğan, “Bir insanın karakterinde tarafsız olmak diye bir şey olabilir mi?” ifadelerini kullanmış. Bu akla ve mantığa ziyan iddiayı yazımın sonuna doğru ele alacağım. Oraya gelinceye kadar başka karakuşî iddialar da var:
1- “Seçimlerde beş yıl süreyle görev verilen cumhurbaşkanı milletten başka kimseye hesap vermeden görevini yerine getirecek.”

– Beş yıl sonunda seçim olursa ve seçimi kazanırsa gene beş yıl hesap vermeyecek. Dünyanın hiçbir yerinde bu türden bir yönetim yetkisi yok.  Yeryüzünde, işlenen suçu 5+5+5 sistemiyle mahşere kadar erteleyen her hangi bir sistem ve rejim yok.  Yargı, dünyanın bütün demokratik rejimlerinde, aralarında başkan ve cumhurbaşkanı da olmak üzere herkese hesap sorar; ABD örneğinde olduğu gibi başkanın kararlarını iptal eder; onu mahkemeye çıkarır. Başyüce’nin özlediği yetki Osmanlı padişahlarında  bile yoktu.

2Cumhurbaşkanı ile başbakanın gücü aynı kişide birleşeceği için çekişme yaşanmayacak. Tek kişide bu gücü topluyoruz. Bu sistemin adı cumhurbaşkanlığı hükümet sistemidir.”

Anayasa ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu rejimlerde, ikisi de yetki ve sorumluluk sınırlarına saygı duyarsa herhangi bir çekişme olmaz. Halihazır uygulamada, cumhurbaşkanı anayasa ve yasaların dışına çıkarak başbakanın yetkilerini gasp ediyor. Başbakan yetkilerine sahip çıksaydı hır çıkardı. Erdoğan & Yıldırım ikilisi türü bir örnek benzersizdir, kaos kaynağıdır. Referandum öncesi rejimde “güç” başbakana aittir. Siz sınırlarınıza çekilirsiniz, anomali ve anormallik sona erer. Yürütme gücünün tek kişide toplanması anormal bir durumdur. Ha elinde bir kibrit kutusuyla benzin tenekesinin  başında bir haşarı çocuk, ha yürütmenin tek kişinin elinde olması.

 3-Anayasa değişikliğiyle getirdiğimiz bir başka yenilik de Cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisini kesmesi ortadan kaldırılıyor. Cumhurbaşkanı adayı olacaksın kurucusu olduğun partinden ilişkin kesiliyor. Bir insanın karakterinde tarafsız olmak diye bir şey olur mu; olmaz.Gerçekçi olmak lazım. İnşallah bu sistemle kazanan Türkiye olacak. Kazanan Türk Milleti olacak.

  Balıkçı Osman Reis’in tarafsızlığından değil Cumhurbaşkanının tarafsızlığından söz ediliyor. Kaldı ki Osman Reis de iki tayfa arasında hakem olduğu zaman tarafsız olmak (kalmak) zorundadır. Bunu yapmazsa teknede  reisliği tartışılır.  Karar verme yetki ve sorumluğu olan herkes (Başyüce de dahil) hakem, hakim ve adil olmak zorundadır. Yoksa Adalet nasıl Mülk’ün (Devlet’in) temeli olur?  Fazilet sahibi bir insan, kamusal yetki kullanırken özel tercihlerini unutan insandır.

Bir cumhurbaşkanı  adayı  seçilip iş başı yaptığı  zaman elbette partisiyle ilişkisi kesilecek. Artık geldiği “taraf”ı unutacak ve sadece adaleti arayacak. Ve bu sayede kendisine oy vermeyenlerin de cumhurbaşkanı olacak. Olamazsa veyl o memleketin haline! O memleket cehenneme döner. Partizanlık, terör ve anarşi alır yürür ve bu sistemde sadece düşmanlar kazanır.

4– 16 Nisan’a benim çıkabileceğimin bir garantisi var mı? Rabbim nasıl belirlediyse, bu süreç böyle yürüyor. Gideceğimiz yer belli. 2 metreküp çukur. Eğer kötülük yaptıysan onunla anılırsın. İyilik yaptıysan onunla anılırsın. Liderin üç önemli görevi vardır. Bir tanesi istişaredir. İki adaletle hükmeder. Üç ehliyet ve liyakatla olana devleti teslim eder.

  Erdoğan da  bütün dinciler gibi anayasa ve yasaların adaletinden kaçıp dinin mahşer gününe sığınıyor.  Elbette 16 Nisan’a çıkabileceğinizin  bir garantisi yok!  Bu süreç  Rabb  nasıl belirlediyse, öyle yürümüyor. Sizin belirlediğiz gibi yürüyor. Gideceğiniz yer belli. 2 metreküp çukur. Peki bu dünyevi ihtiras neden? Eğer kötülük yaptıysan onunla anılırsın, tamam, ama önce bu dünyada hesap vermek gerekir.  “Liderin üç önemli görevi vardır” deniyor. Bir tanesi istişaredir (Ama siz bunu ebediyyen kaldırıyorsunuz). İki adaletle hükmeder. (Hem taraflı olacağınızı iftiharla söylüyorsanuz, hem adaletle hükmedeceğinizi iddia ediyorsunuz.  Taraflı olan adil olamaz!!!!!!!!!!  “Üç, ehliyet ve liyakatlı  olana devleti teslim eder” diyorsunuz ama kurmak istediğiniz düzen, Sultan Süleyman’a kalacak bir düzen!… Lütfen milletle alay etmeyin!

Cumhurbaşkanı, normal bir düzende, piyasaya çıkıp  yan tutmadan, sözcülük yapmadan önce görevinden istifa ederdi. Etmeliydi. Etmek  zorundaydı. Yapmadı!

Haydi diyelim ki, adalet ve tarafsızlık ilke ve erdemlerini yere çalıp meydanlarda EVET tellallığı  yaptı,  gayretleri boşa çıkıp da HAYIR kazanırsa, cumhurbaşkanlığı koltuğunda nasıl oturacak? Davranışı, gemileri yakmak ve dönüşsüz bir yola girmek anlamına gelmiyor mu? HAYIR kazanırsa, görevinden istifa edecek mi? Tarafsızlık ve Adaleti mezara gömüp yasalara, anayasaya aykırı olarak  referandum  sahnesinde rol alan birinin bir yenilgi durumunda, etik icabı, istifa mektubunu cebinde taşıması gerekir. Gerekmez mi? Tek kişide toplanan tarafsız, denetimsiz ve adaletsiz güç adıyla-sanıyla tiranlıktır!

Konunun felsefi ve etik boyutlarının anlaşılması için, aşağıda yer alan  HESAPLAŞMA BÖYLE OLUR (Hürriyet gazetesi, 7 Eylül 2011) adlı eski bir yazımı okumayı öneriyorum.

ÖZDEMİR İNCE

20 ŞUBAT 2017

*****

HESAPLAŞMA BÖYLE OLUR

Yayınevlerinde editörlük, yayın yönetmenliği yaptığım dönemde sadık kaldığım bir yayın bir programım vardı. Amaçlarımdan biri edebiyat içi yazarlık eğitimi idi. Yayınladığım yazarlar sadece okurları hedeflemesin, yazarlara da örnek olsun istiyordum. Böyle bir yığın kitap yayınladım. Ama hepsini değil. Can yayınları, son zamanlarda yayınladığı kitaplarla (sanki) benim yarım bıraktığım programı tamamlıyor. Robert Walser’in “Taner Kardeşler”ini, Alessandro Barricco’nun “Emmaus”unu ve Uwe Timm’in “Kardeşimin Gölgesinde”sini yayınladı.

 “Kardeşimin Gölgesinde”, edebiyat tarihinin çöplüğüne atılacak kitapların yüz binler basıldığı bir dönemde, sadece 2000 adet basılmış. Robert Walser 2.000, Alessandro Barricco da 1.000 adet. Yüz üzerinden, 99 kez hayır, 1 kez evet diyen ben, yüz bin satanları değil, 1.000-2.000 basılan kitapları okuyorum. Okur dostlarıma da sürüden ayrılmalarını tavsiye ederim.

Uwe Timm, Hitler rejiminde Waffen-SS’e katılan ve 1943’de Rus cephesinde ölen ağabeyi Karl-Heinz’in geride bıraktığı mektuplar ve tuttuğu günce aracılığıyla Nazi yanlısı ve savaş gönüllüsü olmayı sorguluyor. Sorgulama öyle cafcaflı teatral jest ve mimiklerle değil, hatta suçlayarak değil, anımsayarak, küçük anıları tekrarlayarak.

Öyle bir hesaplaşma ve yüzleşme ki yazar hiç zorlamadığı halde okur kendini de çağıyla yüzleşirken buluyor:

“Alman askerleri ortadan kayboldular, üniformalarını çıkarıp sivil kıyafetlere bürünmüş ve tanksavar silahlarıyla karabinalarını üst katta öylece bırakmışlardı. Bir Amerikan tankı, köprüyü kapatsın diye konulmuş kaldırım taşları yüklü mobilya römorkunu yavaşça kenara itti. Hemen ardından kapı çalındı ve aralarında annemin de olduğu ürkek kadınlar kapıyı açtılar, dışarıda üç Amerikan askeri duruyordu. Bir tanesi siyahiydi. Coburg’da Üçüncü Reich böyle sona erdi.” (s.62)

“Daha iki gün önce korkulan ve saygıyla selamlanan kahverengi üniformalı bölge yöneticisi Feitmaier yol kenarındaki olukta durmuş, sokağı süpürüyordu, bu sırada cipler onun yanı başından geçtiler ve adam kaldırıma sıçramak sorunda kaldı, üstü başı çamur içinde.” (S.62)

Tabii, Hitler dönemi kahraman (!) zalimlerinin, kasaplarının hepsi Feitmaier gibi değildi. Büyük bir bölümü, büyük bir zevkle katıldıkları ve yönettikleri katliam şölenlerinin hesabını vermekten, “verilen emirlerini yerine getirmek” bahanesi sayesinde kurtulmuşlar ve “yeniden yargıç, tıbbi bilirkişi, polis ve profesör olmuşlardı.” (S.118)

İnsanlık tarihinin binlerce yıllık ihanet ve utanç örnekleri bunlar!

“Önemli olan, birinin, tamamen kendisi, tek bir insan, bu belirli tek insan olma cesaretini göstermesidir; tek başına Tanrı’nın önünde, tek başına bu muazzam zahmeti çekerek  ve bu muazzam sorumluluğu taşıyarak. (Soren Kierkegaard)”. (S.128)

Hayır demeyi beceren özgür insanlar tek başlarına gezerler, ne eyleyeceklerse tek başlarına yaparlar. Çünkü onur ve sorumluluk tek kişiliktir. Ve onlar,  kimliksiz, tekil, yekpare kalabalığa asla güvenmezler. Tek ve özgür insan olma mertebesine erişmiş çoğul azınlıkla birlikte yürürler. Zorbalık döneminin pis iktidarı sona erer ermez, kiralık bedenler ve ruhlar üniformalarını çıkartıp onların (hayır diyebilenlerin) peşine takılırlar. Gizlenmek için! Gizlenirler de…Ama biz onları çipil gözlerinden, kirli ellerinden ve çirkef kokan gölgelerinden tanırız! Tarihte böyle olmuştu, böyle olacak!

(Hürriyet, 7 Eylül 2011)