TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (1)

 

Şu rezil “gazetecilik” işine bulaştığımdan bu yana sadece yazıcılık değil, aynı zamanda “tamircilik” ve “yalan bozuculuk” yapmak zorunda kaldım.

Aslına bakarsanız, bu iş 1980’lerden itibaren başladı. Ellerinde “Yazmasam Olmazdı” (Söz ve Yazı, Tarih Bağışlamaz, Çile Törenleri)  ve “Mahşerin Üç Kitabı” (Dinozorca, Bu Ne Biçim Memleket, Yaşasın Cumhuriyet) adlı kitaplarım olanlar bunlara bir göz atsınlar.

Her şey ABD’nin CIA’ye bağlı düşünce kuruluşlarını yönetenlerin ve bunların yazarlarının Türk aydınlarına tarihle yüzleşmeleri, tarihle barışmaları gerektiği tavsiyesi ile başladı. Ardından Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği siyasetçileri ve memurları geldi. “Avrupa Birliği’ne girmek için önce tarihinizle yüzleşip, tarihinizle barışacaksınız!” talimatlarını çok iyi anımsıyoruz.

Avrupa Birliği’nin Karen Fogg adlı Türkiye temsilcisi bu amaçla bir kadro kuruyor, bunlara talimatlar ve paralar veriyor; Cumhuriyet’le (1923-1950), Kemalizm’le, Atatürk’le kapışmalarını ve itibarsızlaştırmalarını istiyordu. (Doğu Perincek’in Kaynak Yayınları tarafından yayınlanan “Karen Fogg’un E-Postaları” adlı kitabını okumanızı tavsiye edebilirim). Bu kitapta adları geçenler. Din, Ermeni, Kürt açılımlarında yer ve görev aldılar ve yaptılar.

Bu figüranlar, ne gerçek tarihçiydiler ne de gerçek siyaset bilimciydiler, bunlar ücretli askerlerdiler. Bütün televizyon ekranlarını doldurup gavgav etmeye başladılar: Cumhuriyet, tek parti yönetiminde dindarlara baskı yapmış, toplum dışına itmişti, bundan dolayı özür dilemeliydi;  Cumhuriyet, 1915 Ermeni tehcirinin bir Soykırım olduğunu kabul etmeli ve özür dilemeliydi; Cumhuriyet, Kürtleri asimile etmek için ırkçılık  ve katliam yapmıştı, bu nedenle Kürt kimliğini tanımak, Kürtlerden özür dilemek, PKK ne isterse vermek gerekiyordu…

Ne şeriat ne de bölünme tehlikesi vardı. Bunlar Cumhuriyetçilerin, Kemalistlerin paranoyasından ibaretti. Bereket versin, tarihin hızlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Tarih bu safsatalardan “Şeriat” iddialarını ne yazık ki doğruladı, çünkü artık 13 yıldır AKP hükümeti iktidarda.

Bölünme paranoyasına gelince: Durum, AKP iktidarının manevraları ile öyle bir hale geldi ki bölünmeyi ne gökyüzü ne de yeryüzü tanrıları önleyebilir.

İşin (işlerin) bu noktaya gelmesinde televizyonlar, bilerek-bilmeyerek, çok büyük fitne işleri yaptılar. Ülkenin bütün kalçın ağızlı gabilerini bir araya getirerek, tavsiye edilen bütün yüzleşme (din-iman, Ermeni, Kürt…) kavgalarına ev sahipliği ettiler.  Ekranlarda, bu konu ve bağlamlarda gelin-kaynana ve mahalle kavgalarına tanık olduk. Bu fesat yöntemini günümüzde de Haber-Türk ve CNN-Türk televizyonlarının Kürt açılımı programlarında tekrarladıklarını görüyoruz. Bu televizyonlarda yayınlanan her program bölünmeyi hızlandırmaktan başka işe yaramıyor.

Ben bu konularda 25 yıldır ne zaman bir yazı yazsam, yalan bozmaya kalkışsam, bu tayfa, tartışma konusunu bir tarafa bırakıp benim “Eski bir Şair” olduğumu öne sürerler. Eski bir öğretmen olduğum doğrudur, çünkü bu işi 1960’lara birkaç yıl yaptım. Eski bir televizyoncu olduğum doğrudur, bu meslekte 1969-1982 yılları arasında bulundum. Eski bir editör ve yayıncı olduğum da doğrudur çünkü 1988’de başladığım bu işi 2000’de bıraktım.

Her meslekte “eski” olunur ama “eser” verilen yaratıcı işlerde (şiir, roman, hikaye, tiyatro yazarlığı, felsefe, resim, müzik, heykel; tarih, bilim…) eski olunmaz, çünkü eserler eylemeyi, var olmayı sürdürürler: Yunus Emre eski bir şair değildir; Newton eski bir fizikçi değildir; Heredotes eski bir tarihçi değildir; Cervantes eski bir romancı değildir…

Özdemir İnce de eski bir şair değildir. Çünkü 1500 sayfayı bulan şiir külliyatı piyasada satılıyor; 2014 yılında yepyeni bir kitap (Kara Delikte Bir Yolculuk) ve ilk kitabının (Kargı) elli yıl sonra yapılan bilmem kaçıncı baskısı yayınlanmış.

Bunun, karşımda yaşanan bu aczin son örneği şöyle bir şey;  “Birkaç gün sonra eski bir tanıdık, eski bir şair yine Tırmık üstüne , Oda TV’de zehir zemberek bir yazı döktürmüş. Bir okur haber verdi, okudum. Bir Mahmut Esat güzellemesi daha” (Aydın Engin, Cumhuriyet gazetesi, 21 Eylül 2014)

Aydın Engin, 16 Eylül günü sitemizde yayınlanan MAHMUT ESAT BOZKURT GERÇEĞİ adlı yazımdan söz ediyor. Eski bir şair zehir zemberek bir yazı döktürmüş, yaptığı Mahmut Esat güzellemesiymiş… E sonra?… Hepsi bu kadar. Daha fazlası olamaz!

Güncele ve mideme bağlı olarak rüzgar gülü gibi dönmediğim, yazılarımda sadece gerçeği ve doğruyu aradığım için benim yazdığım hiçbir yazı eskimez. Şu günlerde birtakım köçek açılım düğününde şıkır şıkır göbek atıyor.Aynı köçekler, 10-15 yıl önce sahnelerde, televizyon ekranlarında başka müziklerle gerdan kırıp göbek atıyorlardı.

Onlar göbek atarken, ben iki çalışma odamın birinde, ya kitap oluyor ya da yazı yazıyordum.  Dokuz bölümlük bu yazı dizisinde “Kürtçülük Gailesi” konusunda Hürriyet gazetesinde yazdığım yazıları okuyacaksınız. “Cumhuriyet’in Cebinden Harcamak” 30 Haziran 2006 günü yayınlanmış. Bir okuyun bakalım, eskimiş mi, yeni bir yazı yazmam gerekir mi?

Nota Bene: Yurt dışına gitmem iyi oldu. Yoksa eski yazıları yayınlayıp kendimle ve okurla yüzleşmek fırsatı bulamazdım).

Özdemir İnce

17 Kasım 2014

***

CUMHURİYET’İN CEBİNDEN HARCAMAK

Geçmişle, tarihle yüzleşmek iyidir ! Ama hiç de kolay değildir, “Ruh sağlığı raporu” gerektirdiği için kolay değildir. Geçmiş demek yara demektir, travma demektir, kuyruk acısı demektir, intikam demektir. Bu marazlardan kendini arındırıp tarihle ve geçmişle yüzleşmek isteyenler, ilkin bu sapkınlıklara karşı bağışık olacak.

Yoksa tarihle yüzleşme kişisel hesaplaşmaya, karalamaya dönüşür. Bu nedenle “tarihle yüzleşme” söz konusu olduğu zaman aile büyüklerinin tanıklıklarına güvenmem, “anılar”a da kuşkuyla bakarım. Tarihle yüzleşmenin bir yöntemi, bir metodu olmalı. Yoksa iş “Ermeni Soykırımı” fesadında olduğu gibi iyice karakuşileşir. Tek taraflı kan davasına dönüşür.

Tarihle yüzleşmek bağlamında bize dayatılan temaları anımsayalım: İttihat ve Terakki, Ermeni Fesadı, İstiklal Mahkemeleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Birinci ve İkinci Meclis ve Kürtler, Devrimler ve İslamcılar, Takriri Sükun Kanunu, halka sorulmadan (!) yapılan Cumhuriyet Devrimleri, Varlık Vergisi Faciası, vb…

Yüzleşme temaları eğer bunlarsa atış serbest. Yüzleşme adına bütün marazlarınızı ortaya dökebilirsiniz.  Ve gerçekler dağın ardında kalır.

Ama tarih bunlarla sınırlı değil ki… Kuyucu Murat Paşa var, Celali İsyanları var, Muhteşem Süleyman’ın görkemli saltanatında Edremit ve Ayvalık havalisinde ot yemek zorunda kalan teba ve kullar var. Bitmedi: “Etrak-ı bi idrak” ve “Etrak-ı bed lika” var… Saltanat tarafından yönetime, adalete, maliyeye, hariciyeye sokulmayan, askeri rütbesi neferlikten, levendlikten öteye gitmeyen Türk ve müslüman halk var. 1950 sonrası var….

1821-1921 arasında Balkanlar ve Kafkasya’da 5-6 milyonu kılıçtan geçirilen 5-6 milyonu Anadolu’ya göç ettirilen  Türk ve Müslüman halk var. Yunan, Sırp, Bulgar, Ermeni ve Rum mezalimi var!  Ama olursa olsun! Türkler ve Müslümanlar her şeye müstahaktır!

Evet, Kürt isyanlarında neden hep Kürtler haklı olsun ?  Osmanlı azınlık politikasında hep Hıristiyan dayılar arayan ve genellikle işbirliği yapan azınlıklar hiç haksız değil mi? Varlık Vergisi’nin hedefi sadece azınlıklar mıydı, facia boyutlarına nasıl ulaştı ?

Tarihle yüzleşme denildiği zaman hedef neden 1923-1945, 1945-1950 dönemi? Tarihin faturası neden İttihatçılara ve Kemalistlere soruluyor? Üç savaşın zenginleri kimler ?

Ve neden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası ve  Demokrat Parti (1950-1960) hep haklı? Adnan Menderes ve Demokrat Parti’nin mirasçıları sütten çıkmış kaşık mı?

Cumhuriyet’in görece başarısızlığında neden hep yasaklı olmuş sola fatura çıkartılıyor?

Buyurun gelin yüzleşelim ama güreşmek için karşınızdakinin elini-kolunu bağlamaya kalkışmayın.

Haydi gelin 1950-2006 döneminde yüzleşelim. Cumhuriyet’in eksenini sağa çekme operasyonlarının hepsini doğru okumaya çalışalım. Var mısınız ?

Tarihle yüzleşecekseniz Sevres’le yüzleşmek isteyenlere “paranoyak” demek yok. Ulusal bağımsızlığı ve ulus-devleti savunanları “dinozor” olarak tanımlamak yok. Kamu eksenli ekonomiyi gözden çıkarmak istemeyenleri “devekuşu” diye aşağılamak yok. Ha bir de Sivas vardı. Anlaşıldı mı efendim!  (Hürriyet, 30 Haziran 2006)

***

TARİHLE YÜZLEŞME TEMRİNLERİ : KOÇGİRİ AYAKLANMASI

Dışarıda başta ABD ve AB ileri gelenleri, içerde de başıbozuk tarihçiler, İkinci Cumhuriyetçiler, neoliberal alimler olmak bir seçkinler loncası, bizim gibi dinozorlara tarihimizle yüzleşmemizi salık veriyorlar. İsterseniz bu tavsiyenin tercümesini yapayım: Hakkınızda verilen kararı adam gibi kabul edin. Yani Ermeni Soykırımı’nı falan…

Sadece Ermeni fesadını kabul etmek yetmiyor, Kürt Milliyetçiliği’ni hoş görmekten başka karşısında selam durmamız da isteniyor. Ayrılıkçı ve özerklikçi Kürt milliyetçilerine bu işin nasıl olacağını sormak doğru olmaz. Bildirimen aydınlarımız bilmezler ama Kürt milliyetçiliğinin anasının Türk milliyetçiliği olmadığını  Kürt milliyetçileri çok iyi bilirler.

Tarihle yüzleşme temrinlerinin muhatabı, bu nedenle, Kürt milliyetçileri değil. Bizim aydın bildirimenler. Gülünç saflıklarından kurtulmaları için, Erol Kurubaş’ın “Başlangıcından 1960’a değin Kürt Sorununun Uluslar arası Boyutu” (Ümit Yayıncılık) adlı nefis kitabı okumalarını salık vereceğim.

Ama biz gene de Türk milliyetçiliğinin kaburga kemiğinden dünyaya gelmeyen Kürt milliyetçiliğinin başlangıcı için bir tarih bulalım: 1828-29 yıllarında yapılan Osmanlı-Rus savaşında iki Kürt aşiretinin Rusların yanında yer alması (E.Kurubaş, S.19); Kürt aydınlarının İttihat ve Terakki Cemiyeti (1908) içinde yer alması; 17 Aralık 1918’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurulması…

“Tarihle yüzleşmek” zorbaları bu konularda istedikleri kadar eşinebilirler. Ben bugün Koçgiri Ayaklanması ile ilgileneceğim. Benden başka ilgilenmek isteyen varsa, Komal Yayınevi tarafından yayınlanan “Koçgiri Halk Hareketi, 1919-1921” adlı kollektif çalışmayı okuyabilir. İsteyenler İsyanın liderlerinden Baytar Nuri Dersimi’nin “Kürdistan Tarihinde Dersim ve Hatıralarım” adlı kitabını da okuyabilirler.

Bir de Doğu Perinçek’in  “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” (Kaynak Yayınları) adlı kitabı var. Koçgiri isyancılarının İngiliz emperyalistleri ve Yunan işgalcilerle bilinçli işbirliği içinde olduklarını yazıyor: “Büyük kısmını süvari kuvvetlerinin oluşturduğu birlikler  Koçgiri isyanı yüzünden, 1. ve 2. İnönü savaşlarına katılamamıştır.” (S.103)

Kürt milliyetçiliğinin Kurtuluş savaşımıza katkıları bu kadarla kalmaz (!), Kürt milliyetçilerin 25 Aralık 1920 tarihli telgrafla yaptıkları katkı da şöyledir:

“Elazığ vilayeti vasıtasıyla. Ankara Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne. Sevr Muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül edilmesi lazım geliyor. Binaenaleyh bu teşkil edilmelidir. Aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz. Batı Dersim Aşiret Reisleri.” (Koçgiri Halk Hareketi, S.65-66)

İsyancı Kürt milliyetçiliği Sevres Antlaşması’nın uygulanmasını isteyerek Kurtuluş Savaşımıza kardeşçe (!) katkıda bulunuyor. Ayda bir bildiri yayınlayan münevveran takımı ne diyor acaba, tarihle yüzleşmemizi sürdürelim mi, yoksa yeter mi ? (Hürriyet,17 Şubat 2007)