TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (2)

TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (2)

KÜRT  SORUNU  İÇİN  BİR  BİLDİRİ  DAHA

Kim ya da kimler kaleme alıyor bu naif ve hamasi bildirileri ?  Kim alırsa alsın da, ben bu türden bildirilerin altına imza atan olgun yazarlara ve yetkin profesörlere şaşıyorum. Bir tür haklar bildirgesi olan bu metinlerin anlamlarının açık-seçik olması gerekmez mi ? Gerekir !

Her “Kürt sorunu bildirisi”nden sonra, elimizi şakağımıza koyup ne demek istiyor acaba diye düşünmek zorunda kalıyoruz.

320 yazar, sanatçı, akademisyen, sivil toplum kuruluşu yöneticisi, eski bakan ve milletvekili Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve bölgede kanın durması için talep ve önerilerini imzaladıkları  açıklamayla bir kez daha kamuoyuna duyurdular. (22.12.06 tarihli gazeteler)

Bildiriyi dikkatle okudum. “Nüfusun geniş bir kesiminin iradesinin parlamentoya yansımasını engelleyen yüzde on seçim barajının indirilmesi, temsilde adaleti sağlayacak önemli bir adım olacaktır”  maddesi, bildirinin anlamı belirgin tek cümlesi.

Bu talebe  ben de katılıyorum. Hatta barajın Fransa benzeri bazı AB ülkelerinde olduğu gibi tamamen kaldırılmasından ve dahası “Ulusal artık sistemi”nden yanayım. Bu cümlemin altını imzalıyorum.

Bildiriciler, “Tek bir terörist kalmayıncaya kadar”  diye başlayan söylev ve konuşmaları militarist buluyorlarmış. (Bence de militarist!) Çünkü bu tarz konuşmalar kanı durdurmuyormuş, kinci söylemleri besliyormuş. Mümkündür ! İmzacılara göre, sorun hepimizin çabalarıyla çözülebilirmiş… Yeter ki devlet kurumları ölümü değil yaşamı seçsin !

Güzel, cafcaflı bir öneri. Ama, peki PKK eşkıyası elde silah dağda gezerken, yollara, sokaklara mayın döşerken, silahlı kuvvetler ne yapacak, kışlasına çekilip çiçek mi sulayacak, yoksa  Orhan Pamuk romanları mı okuyacak ?

Büyük Türk romancıları ve şairleri (aralarında Türkiyeli olduklarını sananlar da var) bu kadar saf mı ? Anlamakta güçlük çekiyorum.

Bildiriciler “İnsan hayatını temel alan bir güven ortamı yaratılması için atılması gereken adım, dağlardaki gençlerin toplumsal-kamusal hayata katılabilmesini bağlayacak yasal düzenlemelerin yapılmasıdır” diye yazıp altını imzalamışlar.

Bu düzenleme nasıl yapılacak ?  Tersi açıkça yazılmadığı için öneriyi  şöyle anlıyorum: Hükümet dağdaki PKK’lı gençler için toptan af çıkartacak. Onlar eve dönecekler. Silahlarını toprağa gömecekler. Devlet de teşekkür babından kendilerine maaş bağlayacak.

Kimse gülmesin! Öneri benim yorumladığım gibi değilse. Açıkça yazılmalıydı.

“Tüm kültürlerin olduğu gibi, Kürt kimliği, dili ve kültürünün, kamu yaşamının bütün alanlarına dahil olmasının önündeki bütün yasal engeller kaldırılmalı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü eksiksiz sağlanmalıdır” diye yazıp altını imzalamışlar.

Bu önerinin tercümesini şöyle yapıyorum: Kürt kimliğinin kurucu öğe olarak Anayasa’ya girmesi; Kürtçenin ikinci resmi dil olması; bölgenin yerleşim birimlerine özerk yönetim tanınması; ve hatta Türk-Kürt federasyonunun önünün açılması.  Tercüme böyle değilse neden açık-seçik yazmıyorsunuz ? (Hürriyet, 2 Ocak 2007)

***

YAŞAR KEMALE KIYAMAM AMA…

Yaşar Kemal benim için bütün zamanların en büyük romancılarından biri. Yeri Tolstoy’un, Dostoyevski’nin yanı. Bu sadece benim düşüncem değil. Çağdaşı birçok eleştirmen ve romancı da böyle düşünüyor. Bu insanların yazılarını okudum, dünyanın dört bir yanında  kendi ağızlarından duydum. Alain Bosquet-Yaşar Kemal söyleşisinin Türkçe baskısına da önsöz yazdım.

Yazarlar ve sanatçılar, aksini söyleseler de, politikayla ilgilenmekten hoşlanırlar ama büyük bir yanlış da yaparlar: Politikayı politik söylemle (discours) değil yazınsal (edebi) söylemle yazmaya, konuşmaya kalkışırlar. “Türkiye Barışını Arıyor” adlı konferansın açılış konuşmasını yapan Yaşar Kemal’in, kurucu üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi’nin (1961-1971) programında yer alan “Feodalizmin tasfiyesi” maddesini unutmuş olması,  kendisini masal söylemine yöneltiyor. Ancak ben sadece bir cümle ile, konuşmasının başında yer alan, Gazi [Mustafa Kemal] Paşa’nın bir cümlesiyle ilgileneceğim. Yaşar Kemal’in konuşmasının tam metninin başında italik harflerle yer alıyor (Radikal,14 Ocak 2007)

Kürtçüler tarafından çok önemsenen bu cümleyi, Gazi Paşa 16-17 Ocak 1923 günü İzmit Kasrı’nda “İstanbul’dan Gazetecilerle  Mülakat” sırasında Ahmet Emin Bey’i yanıtlarken söylüyor.

Ahmet Emin Bey soruyor: “Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir? Dahili mesele olarak temas buyurursanız çok iyi olur.”

Gazi [Mustafa Kemal] Paşa: [“Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatına olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumu aliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurların içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkaten hariç tutmamak lazım gelir.] Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiya’nın halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunların kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. [Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi  vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlarını ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz. Şimdi dahili vaziyetlere de intikal edebileceğiz. Fakat ayrı ayrı sorularınızı da bu silsileye ithal edebilmek için meseleyi genel olarak söz konusu edelim.] (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt:14, Ss.273-274)

Köşeli ayraç içinde siyah harflerle yazılı iki bölüm Yaşar Kemal’in metninde yer almıyor. (Hürriyet, 23 Ocak 2007)

***

YAŞAR KEMAL NE DEMEK İSTİYOR ?

Dün kaldığımız yerden devam edelim: Yaşar Kemal, Gazi Paşa’nın konuşmasının tam ortasını aktarmış, başını ve sonunu atlamış. Bu nedenle konuşmanın anlamı güdükleşmiş. İsteyen istediği gibi yorumlayabilir.

Hele Yaşar Kemal’in şu cümlenin saptırıcı derin anlamı okunursa : “Mustafa Kemal Paşa, ‘Kürtlere özerklik verilecektir, verilmezse ellerinden geleni yapacakları bellidir’ diyor. Niye olmadı ? Mustafa Kemal Paşa ölmeden önce bunu başarmak istedi ama başaramadı.” (Milliyet, 14 Ocak 2007) Yani Gazi Paşa “Kürtler isyan eder” diyesiymiş…

Yaşar Kemal “Türkiye Barışını Arıyor” adlı konferansta gerçekte barışı sabote eden bir konuşma yaptı. Çünkü konuşmasını, tarihe Kürtçülük açısından bakarak, yazınsal söylemle yaptı. Konuşmanın içinde kurmaca (fiction) da var. Bir kıssahan (masalcı) gibi konuşuyor. Bu konuşmanın yabancı dillere çevrilmiş metnini okuyanlar, Kürtlerin 1923’ten bu yana sistemli bir soykırıma uğradıklarına kolayca inanabilirler. Hatta ilerde bu konuşmaya, Protestan rahiplerinin yazdığı ve Ermeni Soykırımı iftirasına kaynak olan  tek yanlı raporlar benzeri bir işlev yüklenebilir.

Yaşar Kemal tarih önünde bu tek yanlı insafsız  konuşmanın hesabını veremez.

“Gazi Paşa Kürtlere kazık attı” dememek için “Mustafa Kemal Paşa ölmeden önce bunu başarmak istedi ama başaramadı” diyor. Tarihin bir kıssahan tarafından yorumu.

Gazi Paşa İzmit Kasrı konuşmasını 16-17 Ocak 1923 günü yaptı.  Cumhuriyet bu konuşmanın üzerinden 9 ay 13 gün geçtikten sonra ilan edildi. Gazi Paşa, bu konuşmadan 15 yıl 9 ay 25 gün sonra öldü.

Ne oldu da Gazi Paşa bir basın toplantısında açıkladığı projeyi (hayali) gerçekleştiremedi. Yaşar Kemal’in dediği gibi neden başaramadı ?  Zamanın derin devleti mi engel oldu, yoksa başka olaylar mı araya girip engel çıkardı ?

Yaşar Kemal, Gazi Paşa’nın bir basın toplantısında söylediği sözleri bir padişah fermanı sayarak büyük bir yanlış yapıyor. Gazi Paşa’nın bir padişah tavrına sahip olmadığına dönemin Meclis tutanakları tanıklık etmektedir.

Yaşar Kemal, tarihi masal, tarihsel olayları da masal örgüsü sanıyor. Cumhuriyet’in temel taşları olan Devrim Yasaların ilki olan  Tevhid-i Tedrisat Kanunu 3 Mart 1924 tarihinde çıkartıldı. Şeyh Said isyanı 1 Şubat 1925’te başladı, 15 Nisan 1925’te sona erdi. Demek ki isyan cumhuriyetin ilanından 1 yıl 5 ay 16 gün sonra çıkmış. Kürtçü  fesadında her şeyden söz edilir ama Cumhuriyet karşıtlığının en önemli merkezlerinden biri olan Kürt İstiklal Komitesi’nden söz edilmez. Şeyh Said ayaklanması Cumhuriyet’e karşı bir Nakşibendi irtica ayaklanmasıdır. Bu ayaklanmadaki İngiliz payından isterseniz söz etmeyelim.

Yaşar Kemal gibi bir babayiğit, Gazi Paşa’nın İzmit Kasrı’nda sözünü ettiği projeyi gerçekleştirememesinin gerisinde Şeyh Said (1925),  Ağrı (1930) ve Dersim (1937) ayaklanmalarının bulunduğunu mutlaka söylemeli.  (Hürriyet, 24 Ocak 2007)

***

1921 ANAYASASI

Yaşar Kemal, konuşmasının başına aldığı İzmit Basın Toplantısı’nda Gazi Paşa  “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir” diyor.

Demek ki Gazi Paşa 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyor. Yaşar Kemal’in benim yaptığımı yapıp bu maddelere bakması gerekmez miydi ?

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. BMM’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır. (Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY, S.263)

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünün işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11, 12 ve 13 maddeleri 1924 Anayasasında yer almaz. Artık iller günümüzde olduğu gibi  Valilikler ve Belediyeler tarafından yönetilmektedir. Bülent Tanör’e göre, 1921 Anayasası’nın  vilayet memurlarının bile seçimle gelmesi yolundaki düşünceleri Büyük Millet Meclisi’nde destek bulmamıştır. Komün örgütlenmesinden ve yerel özerkliklerden tedirgin olan milletvekillerinin bu türden merkezkaç eğilimlere karşı çıktıkları görülmektedir (S.265).  Meclis’teki Kürt milletvekilleri bulunduğu da unutulmamalı.

Özetleyecek olursak 1921 Anayasası’nın muhtariyeti Yaşar Kemal’in “özerklik”i ile eş anlamlı değildir ve bu özerkliğin 1924 Anayasasında herhangi bir dayanağı bulunmamaktadır.

Doğu Perinçek bu düşüncemi destekliyor :“Şeyh Sait isyanı ve Musul’un kaybedilmesi de, yine iç ve dış etkenler üzerinden bu yönelişi etkilemiştir. Şeyh Sait hareketi, ortaçağlı yerel otoritenin gücünü ve tehlikesini göstermiştir. Musul’un İngilizlerin elinde kalması ise Türkiye bünyesinde düşünülen Kürt ağırlığını ve bu ağırlığı hesaba katan programı zayıflatmıştır.” (“Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası”, Kaynak Yayınları, S.286)

Doğu  Perinçek’in kitabı, bu konuda serinkanlı düşünmek isteyenlere önemli bir katkıda bulunabilir.Ülkenin dirlik ve düzenini ilgilendiren konularda, nesnel ve doğrulanmış belgelere dayanmayan kulaktan dolma saptırıcı bilgiler son derece tehlikelidir. (Hürriyet, 27 Ocak 2007)

***

PANDORA’NIN  KUTUSU

“Türkiye Barışını Arıyor Konferansı”nın sonuç bildirgesinden sonra Kürtçü fesadı Ermeni fesadına dönüşmüş bulunuyor. Yani Pandora’nın kutusu açılmış… Sonuç bildirgesinde açıkça ya da üstü kapalı olarak her şey istenmiş.  Ama federasyon konuşmacılar tarafından istendiği halde bildirgeye konulmamış… Abdullah Öcalan’a af doğrudan dile getirilmemiş olsa da bunun “Kamuoyu vicdanını rencide etmeyecek bir siyasi af veya demokratik katılım programı” içinde değerlendirilmemesi için bir neden yok..

Ancak bazı eksiklikler var. Örneğin PKK’nın durumu. Türkiye Barışını Arıyor Konferansı’nın 11 Emir’i hükümet tarafından yerine getirildikten sonra PKK’nın durumu ne olacak, silahlarını teslim edecek mi ? Yoksa Irak peşmergeleri gibi folklorik-paramiliter kıyafetleriyle Federatif Türkiye Kürdistanı sokaklarında asayiş ve güvenlikten sorumlu zaptiye görevi mi yapacak ? Belki de, 4.Emre göre, yerinden yönetimin yolu açılınca belediye başkanlıklarına bağlı polis gücüne dönüşebilirler. Bu nedenle, daha şimdiden silah bırakıp teslim olmaları da gerekmez, öyle değil  mi ?  4. ve 11. emirleri yorumladığım zaman, durumun böyle olacağını düşünüyorum.

Yaşar Kemal’in istediği federasyonun sınırlarını gösterir bir haritanın dağıtılmamış olması da büyük bir eksiklik. Bildirinin üslubundan, Konferans’ın sınırlar konusunda Ankara’ya  müzakere şansı tanımayacağı sonucunu çıkartıyorum. Pandora’nın Kutusu tam anlamıyla açılınca haritayı da göreceğiz. Eğer Pentagon’un yayınladığı harita değilse…

Bu harita işini kendim uydurmuyorum. Yerinden yönetim gerçekleştiğinde (4.madde), Erzurum, Van, Diyarbakır, Batman gibi illerin içinde  yer alacağı bölgenin su, elektrik, petrol,vb., gelirleri bölge hizmetleri için kullanılacaksa (7.madde) ve yerel yönetimlerin kamusal alanda Kürtçeyi serbestçe kullanabilmesi için yasal düzenlemeler  yapılıp çok dilli resmi hizmet ve siyasi faaliyet serbestliği uygulanırsa (8.madde) federasyon haritası kesinlikle gerekli olacak…

Konferans, Erzurum ve Sivas Kongrelerini, Misak-ı Milli’yi, TBMM kararlarını, Lozan Antlaşmasını, Cumhuriyet’in bölgeye yaptığı devlet yatırımlarını, 1924, 1930 ve 1937 Kürt isyanlarını, Kürt kökenli Cumhurbaşkanlarını, Başbakanları, Bakanları, Milletvekillerini, TSK komutanlarını, yüksek yöneticileri, kapitalistleri ve mafya ailelerini, bey, ağa ve şeyhleri, karma aileleri ve akrabalıkları, futbolcuları, bilumum türkücüleri, aktör ve aktristleri, türlü çeşitli çeteleri unutarak “Cumhuriyet kurulurken ıskalanan barışı yeni bir yüzyılın başında ıskalamayacağız” dediğine göre, Pandora’nın Kutusu açılmıştır.

Benim korkum, Türkiye’nin Kürt kökenli olmayan nüfusunun bu şartları kabul etmesi, ve dahası, (“Öküz öldüğüne göre” deyip) ortaklığın sona ermesini istemesi… Konferans’ın bu olasılığı da düşünerek,  İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara, Antalya, Mersin, Adana’da (vb) yaşayan Kürtlerinin kaderlerine de proje üretmesi gerekmez mi ? (Hürriyet, 28 Ocak 2007)

 

 

 

 

“TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (2)” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.