TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (3)

TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (3)

 “TERÖR KÖTÜ SINAV VERDİ” İMİŞ…

Bu saptama benim değil, TBMM’in AKP’li Başkanı Mehmet Ali Şahin’e ait. “Terör Kötü Sınav Verdi” başlığını 28.10.09 tarihli Hürriyet Gazetesi’nden aldım. Haber şöyle :

“Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin, şehit yakınlarıyla görüştü. Şahin 34 PKK’lının gelişiyle ilgili olarak özetle şunları söyledi : ‘Bu bir denemedir. Görelim bakalım ne yapıyorlar ? Bu konuda terör örgütü ve ona sempati duyanlar çok kötü bir sınav vermiştir. Millet nezninde de vicdanlarda da mahkum olmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve devlet yetkisini kullanan başta Hükümet olmak üzere tüm yetkililer, bundan sonra çok daha duyarlı ve hassas olmak durumundadır’.”

Meclis Başkanı “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nden söz ediyor. O da “Devlet” ile “Hükümet”i birbirine karıştırıyor. Devlet bir ulaşım aracına benzer. Kontak anahtarı şoförün elindedir. Motoru çalıştırır, canının istediği yere sürer. Şoför, yani hükümet.

Ama “Devlet” diyerek hedef şaşırtıyorlar !

Bu yanlış yönlendirme yetmezmiş gibi, Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin şaşkın bir yorum da yapıyor. Güya PKK ve PKK yandaşları kötü sınav vermiş. PKK silah bırakıp teslim olursa, amacından saptığı için, kötü sınav vermiş olur. PKK ve DTP, Habur Kapısı gösterileriyle, kendilerince, çok iyi bir sınav vermiştir.

Kötü sınav veren ne Devlet, ne de PKK ile DTP’dir.  Sınavda çakan, kimse değil, AKP Hükümeti. PKK ile DTP sınav derslerine iyi çalışmış, AKP Hükümeti ise hiç mi hiç çalışmamıştı. Bu nedenle sınıfta kaldı !

AKP Hükümeti ile birlikte yerli-yersiz akıl hocaları da  sınıfta kaldı. Sadece sınavda çakmadı, belge de aldı.

Bunlardan bazıları 4 Kasım gecesi bir dinci televizyon kanalında oturmuşlar ahkâm kesiyorlardı. Aralarından bir “Doçentçi”, “Anadilde eğitim Kürtlerin hakkı mı değil mi ? Doğuracağı sonuçlara bakmadan haklar verilir” diyordu.

Ana dilde eğitim hakkının (anadili öğrenme hakkının değil) sonuçta bölünmeye yol açacağını savunduğum için üzerime alındım. Alınmadım ya öyle diyelim !

“Doçentçi”nin havaciva sözlerinin yanıtını 2.2.1923 tarihli İzmir Konuşması’nda Mustafa Kemal Paşa veriyor:

“…Ben mektepten kurmay yüzbaşı olarak çıktığım zaman geçici olarak staj yapmak için Arabistan’a verdiler. Oradaki askeri kıtaların çoğu ora halkından mürekkepti. İlk defa kışlaya girerken kapısında bekleyen erlerden birine dedim ki : “Miralay bey burada mıdır ?’ ‘Naam seyidi’ dedi. Ben zabittim, karşımdaki erdi ve bana kendi dilinden başka bir dille cevap vermek istemedi ve vermedi.”

Bu küçük ama çok önemli deneyimin tamamını İzmir Konuşması’nda okuyabilirsiniz.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Cumhuriyet Devrimi bu türden küçük deneyim ve gözlemden çıkmıştır.

Bu ülkede Türkçe bilmeyenlerin nüfusa oranı en fazla yüzde  10 (belki daha az).  Hedef bu oranı yükseltmek değil aşağı indirmek olmalı.

AKP hükümeti bu yüzden başarısız ve PKK terörü işte bu nedenle başarılı ! (Hürriyet, 14 Kasım 2009)

***

DERSİM EDEBİYATI

50-60 yıl hep okudum. Edebiyatın başyapıtlarından çoğunu okuduğumu sanıyorum. Birkaçını da Türkçeye ben çevirdim. Tarihsel roman mı ? Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını lise birinci sınıfta, beş numara gaz lambasının ışığında okudum ve o yıl sınıfta kaldım. Yazınsal etik ve estetiğin ölçüsü Savaş ve Barış’tır ! Demek ki dürüst ve nesnel olunacak !

Dedelerin, ninelerin, nenelerin anlattıkları “naylon tarih” üzerine bina edilen yazınsal yapıtlara güvenemem. Anı okumak daha kolay : Anlatılanların tersinin de mümkün olduğunu düşünürüm. Bu nedenle, genç bir yazar hanımın (hanımların) bu tür konularda yazdıkları yazınsal (edebi) yapıtları okumam, okumaya vaktim yoktur. Ancak, kendileriyle yapılan söyleşileri mutlaka okurum ve zihniyetlerini öğrenirim.

Bugünkü dersimiz “Dersim Edebiyatı !”  “Dersim Edebiyatı” yalanlarla, dolanlarla, saptırmalarla, düzmece ağıtlarla tıkabasa doludur.  Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyareti nedeniyle Dersim tekrar gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Gül’e, 71 yıl (1937-1938) önce meydana gelen Dersim olaylarının ardından yetim kalarak evlatlık verilen çocukların bulunması için mektup-dilekçe verilmiş. Bu konuda öyle uyduruk şeyler okuyoruz ki sanki yetim kalan Alevi-Kürt çocuklar Yeniçeri Ocağı’na çocuk toplar gibi toplanmış izlenimi doğuyor.

Genç romancı  Sema Kaygusuz “Yeryüzünde Bir yer” adlı roman yayınlamış. Dersim sürgünü babaannesinin izini sürüyormuş. “Dersim sürgününün konuşulma vakti geldi!” (Taraf, 18.10.09) diyor. “Dersim katliamı”ndan söz ediyor (Radikal Kitap, 02.10.09)

Basında bu türden tezvirat, tevatür, soyutlama, saptırmalar birbirini izliyor.

Bu da yetmiyormuş gibi, Ermeni, Süryani, Pontus soykırımlarından sonra Dersim Soykırımı da icat edildi : 14 Kasım 2008 tarihinde, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu tarafından “Dersim’de Alevi Kürtlere soykırım uygulandı” konulu bir toplantı düzenlendi. Toplantıya DTP milletvekilleri Şerafettin Halis (Tunceli) ve Aysel Tuğluk (Diyarbakır) ile Tunceli’nin DTP’li Belediye Başkanı katılmış ! Ardından 17 kasımda bir başkası düzenlendi.

Osmanlı döneminin askere gitmeyen, vergi vermeyen, komşu köy, kaza, ilçe ve  kentleri talan eden, kaçakçılıkla geçinen  Dersim’in isyanlarını, eşkıya çapulculuklarını bir yana mı bırakalım ? 1937 isyanının nedeni de aynı eşkiyalık anlayışıdır. Ayrıca Koçgiri ve Seyh Sait isyanları gibi  siyasal tarafı da vardır. 21 Mart 1937 gecesi başlayan Dersim Ayaklanması hakkında ABD’nin Türkiye büyükelçiliği Washington’a şu raporu gönderiyor:

“Toplumun sosyal yapısı tipik sosyal özellikler taşıyor ve geniş halk yığınlarının hükümetle olan tek irtibatını aşiret reisleri sağlıyor… Türk hükümeti ekonomik açıdan sorunu çözmeye çalışıyorsa da yöre insanları yollar, köprüler, okullar vs, yapılmasına karşı koyuyor. Son ayaklanma: hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik şartlarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform programını, daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri tarafından başlatıldı” (Bilal N.Şimşir, “Kürtçülük 2”, Bilgi Yayınevi, S.397-398).

Dersimli çocukların yetim kalmasının nedeni bu isyandır. Bundan söz etmeden, hiç kimse Dersim konusunda konuşma hakkına sahip olamaz. Bu konudaki yalanların peşini bırakmayacağım ! (Bu konuda, Bilal N.Şimşir’in kitabı ve Faik Bulut’un “Dersim Raporları” dışında, Teori dergisinin [ teori89@hotmail.com]  Ocak 2009 sayısında yayınlanan “Tunceli İsyanı ve Soykırım İddiaları” başlıklı makaleyi okuyabilirsiniz). (Hürriyet, 27 Kasım 2009)

***

VAN EDEBİYATI

Alman yazar Franz Werfel’in “Musa Dağ’da (Dağı’nda) Kırk Gün” adlı romanını okudunuz mu ? Okumadıysanız, okumayın, okumaya değmez! İnsanı çıldırtır !

Okumaya değmez ama Ermeni Soykırımı iddiasında bulunanlar bu yazınsal  kurguya dayanan (fiction) romanı tarihsel belgeli kanıt olarak ileri sürerler.

Geçenlerde bir gazetede bir tür Van Ağıtı okudum. Van kökenli biri gene Van kökenli birine Ermeni Soykırımı’nı çağrıştıran melodramatik bir öykü anlatıyordu. Sanki Amerikan ordu birlikleri durup dururken bir Kızılderili kabilesine saldırmış ve bütün canlıları kılıçtan geçirmiş gibi.

Geçen ay Adana’yla ilgili bir Ermeni Soykırımı iddiası provası yapıldı. Yurtdışından Ermeni dernekleri çağırıldı. Katılanlardan biri açıklarsa sevinirim : Acaba Mersin, Adana, Hatay ve havalilerinde yaşanan Ermeni saldırıları, katliamları; kurulması tasarlanan Kilikya Ermeni Devleti tasarıları, Fransız Yabancı Lejyonu’na bağlı kanlı Özel Ermeni Lejyonu, Çukurova’nın yaşadığı “Kaç Kaç” felaketi de konuşuldu mu ?

Şimdilerde pek moda : Dersim olayları, Van ve Pontus öyküleri ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülüyor. Sürülsün ama paranın sadece yazı tarafı değil tura tarafı da anlatılsın, tasvir edilsin. Benim gerçekleri gizlemek gibi bir niyetim yok. Olayların “yüzü” anlatılırken “tersi”nin es geçilmesi, karartılmasına itiraz ediyorum. Yüzleşme olacaksa  Koçgiri isyanından başlasın !

***

Van olayıyla ilgili olmak üzere, gerçeğin “tersi” tarafına tanıklık etmesi için, Justin McCarthy’nin “Ölüm ve Sürgün”ünü (İnkilap Kitabevi) tanıklığa çağıracağım:

“1915 Martında, Van vilayetinde ayaklanma patlak verdi. Ermenilerin ayaklanmacı güçleri toplandılar ve örgütlendiler. Bundan sonra Ermeni köylüleri Van kentine sızdı. Ermeni köylüler Müslüman köylerine saldırdı ve buna karşılık Kürt aşiretleri Ermeni köylerini bastı. 20 nisanda Ermeniler, polis karakollarına ve Müslümanların  konutlarına ateş etmeye başladılar. Ermeni ayaklanmacılar kentin içinde ve çevre köylerde kendi ayaklanmalarını sahneye koymak için yeterince silah gizlemişlerdi  ve Osmanlıların hesabına göre 4.000’ini bulan sayıda Ermeni savaşçısı kentin içine girmişti. Ermeniler ilerleyip Osmanlı güvenlik güçlerini yenilgiye uğrattıkça, Müslüman mahallesini de yakıyorlar ve ellerine düşen Müslümanları öldürüyorlardı. 14 nisanda kent tümüyle Ermenilerin elindeydi, ancak kentin düşmesinden sonra gelen  Osmanlı birliklerince kuşatma altına alınmıştı. Ermeniler, kenti, Kafkasyadan yola çıkan Rus birlikleri yetişebilene dek ellerinde tuttular.” (S.208)

“Van’ın Müslümanları, herhangi bir direniş örgütlemeye olanak bulamadan etkin biçimde yok edilmişlerdi ve ileri gelen kişilere edilen korkunç işkenceler ancak pek yoğun  bir hıncın ürünü olabilir. Van’da İslamlarla ilgili ne varsa yakılıp yıkıldı. Çok eski zamanlardan kalma 3 yapı dışında, bütün camiler ateşe verildi ya da yerle bir edildi. Müslüman mahallesinin tümü yakılıp yıkıldı. Ermenilerin bu çalışması ve Osmanlılarla Ermeniler arasındaki çatışma bittiğinde, Van, bir kentten çok, bir ilkçağ kenti yıkıntılarına benzemekteydi.” (S.209)

Gerçeğin arka yüzünde (bir tarafsız kalemden) bunlar ve 80 bin Müslümanın katli yazıyor. Ayıptır, günahtır ! Renkli Devrim güdümlü Beşinci Kol ve yardakçıları öylesine alçakça saldırıyor, insanlar öylesine sindiriliyor ki, birinin çıkıp gerçekleri yazması gerekiyor. ! (Hürriyet, 27 Kasım 2009)

***

TARİH, TAHRİF, TAHRİP

Dersim sayfalarında tarihle yüzleşmek için kendileri çalıp kendileri oynayanlara, ayak değiştirmeleri için bir belge sunuyorum. Aşağıda okuyacağınız belge Faik Bulut’un  “Dersim Raporları” (Evrensel Basım Yayın, S.283-284) adlı kitabında yayınlanmıştır.

İngiltere, ABD, Fransa ve öteki devletlerin dışişleri bakanlıkları ile Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği’ne hitaben yazılan işbu şikayetnameyi birlikte okuyalım:

[“Dışişleri Bakanlığı Dersim-Kürdistan

30 Temmuz 1937

Sayın Bakan,

Yıllardan beri, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışmakta ve Kürt dilinin gazete ve yayınlarını yasaklayarak, anadillerini konuşanlara eziyet ederek, Kürdistan’ın bereketli topraklarından gidenlerden büyük bir bölümünün telef olduğu Anadolu’nun  çorak topraklarına, zorunlu ve sistemli göçler düzenleyerek, halka zulmetmektedir.

Son olarak Türk Hükümeti, kendisiyle yapılan bir anlaşma sonucu, bu baskılardan arındırılmış Dersim bölgesine girmeye de kalkışmıştır.

Bu olay karşısında, Kürtler göçün uzak yollarında can vermek yerine, kendilerini korumak için 1930’da Ararat Tepesi’nde, Zilan  ve Beyazıt Ovası’nda olduğu gibi silahlara sarıldılar.

Üç aydan beri ülkemde, tüyler ürpertici bir savaş sürüyor.

Savaş olanaklarının eşitsizliğine ve bombardıman uçaklarının, yangın bombalarının, boğucu gazların kullanılmasına rağmen ben ve yurttaşlarım, Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.

Direnişimiz karşısında, Türk uçakları kasabaları bombalıyor, yakıyor (…)

Zindanlar yumuşak başlı Kürt halkıyla dolup taşıyor, aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor ya da Türkiye’nin tecrit edilmiş bölgelerine sürgün ediliyor.

(…) üç milyon Kürt, benim sesimden Ekselanslarına sesleniyor ve bu hükümetinizin yüksek manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı sizden istirham ediyor.

Sayın Bakan, en derin saygılarımın kabulünü rica ederim.

Dersim Generali Seyit Rıza”]

Bu şikayetnamenin içeriğine hiçbir itirazım yok. Tartışmak tarihçilerin işi. Ancak üç noktaya dikkat çekmek istiyorum:

1.Dışişleri Bakanlığı Dersim-Kürdistan : Demek ki Kürdistan’ın Dersim bölgesinde bir devlet kurulmuş. Bu şikayetname bunu kanıtlıyor.

2.Türk hükümeti Dersim bölgesine girmeye kalkışmış : Bu cümleye yorum gerekmez.

3.Dersim Generali Seyit Rıza : Breh de breh !

Şimdi Seyit Rıza’nın Emirberi’nin anlattıklarını okuyalım:

“Dersim isyanı neden mi başladı ? Anlatayım : Bu bölge yüzyıllarca bağımsız ve kendi başına yaşadı. Kendi kanunları geçerliydi. Bunlar gerek Dersim’deki acımasız hayatın dayattığı gerek aşiretlerin kendi aralarında koydukları yasa ve kurallardı. Kendi içine kapalı bir alandı. Kaçaklar ve kaçakçılar alanıydı Dersim. Örneğin Bingöl, Kemah, Erzincan,, Elazığ ve Malatya’da şu bilinen eşkiyalık işlerine bulaşanlar, yani şunu bunu talan edip kanun kaçağı durumuna düşenler, gelir Dersim’e sığınırlardı.” (S.284-285)

Benden bu kadar. Gerisini kendiniz okuyup yorumlarsınız artık ! (Hürriyet, 1 Aralık 2009)

***

ALEVİLİĞİ VE KÜRTLÜĞÜ SİYASETE KARIŞTIRMAYIN

“Anlasilan Dersim katillerinin ergenekoncu uzantilarinin Dersime olan kinleri ve ofkeleri dinmemis.Fasist Onur Oymen’in mide bulandirici konusmasindan sonra medya’nin ergenekoncu uzantisi Ozdemir Ince’de mide bulandirmaya devam ediyor. Dersim adini agziniza almayi haketmiyorsunuz. Pis salyalarinizla kirletmeyin Dersim adini. Seyid Riza her seyle bas ettim  ama sizin yalanlarinizla bas edemedim demisti idam sehpasini tekmelemeden once. Hala geçerliligini ve guncelligini koruyan bir soz.  

Demek  Dersim sahsinda kurt-alavilere olan kininiz ve ofkeniz o kadar derin ve canli. Ama inanin tum alevilerin ve kurtlerin “kabem insandir” inanisina ragmen sizin gibi kopeklerden er ya da geç hesap soracagindan emin olabilirsiniz.

Ali Ankara  imzalı yukarıdaki elektronik ileti  27 kasım 09 günü saat 03.33’te gönderilmiş. Aynı gün yayınlanan “Dersim Edebiyatı”  adlı yazıma gelen ilk tepki. Bana büyük bir acı verdi. Kürtçülük’ün boyunduruğuna girmiş Kürtlük + Alevilik’in ne denli siyaset kuburuna battığını bir kez daha görmek zorunda kaldığım için. Tam “Aleviler CHP’yi rahat bırakın ! CHP Alevileri rahat bırak!”  başlıklı bir yazı yazmayı düşünürken.

Bu iletiden sonra, Koçgiri büyük ihanetinden başlayıp Şeyh Sait’ten ve Dersim’den geçerek Kürt ve Alevi mesel ve menkîbelerini gerçek boyutlarına indirgemenin artık farz olduğunu düşündüm. Artık falanca kırılır, filanca üzülür sakınımlarını bir yana bırakıp bütün irinli yaraları patlatmak gerekiyor. Yetti artık ! Patlasın ki irinleri aksın ! Örneğin 1915 ve öncesi “Ermeni Gailesi” ile  Kürt aşiretlerinin derin ilişkisi ortaya çıksın ! Örneğin Koçgiri’nin isyancı şeyhlerinin işgalci Yunan ile yaptığı fesat  işbirliği iyice anlaşılsın ve utanması gerekenler utansın ! Komşuluk hatırına ve kimseyi utandırmamak için bu gerçeklerin hepsi bir kurşun tabuta konup kapağı lehimlenmişti. Bu artık biline !

Aleviler sırf Alevi oldukları için CHP’ye sakın oy vermesinler ve sadece bu nedenden dolayı CHP içinde ayrıcalıklı bir yer istemesinler. CHP de Alevileri çantada keklik  görmemeli artık.

Nasıl Sünnilerin herhangi bir siyasal parti ile özdeşleşmelerini istemiyorsak, Alevilerin de herhangi bir siyasal parti ile özdeşleşmesine karşı olmalıyız.

Siyasal partiler ibadet yeri, cami ya da cem evi değildir. Herkes inanç ve etnisite kirlerinden arınıp oy sandığına öyle gitmeli. İnanç ve etnisitenin kirleri sınıf bilincinin yerine geçerse demokrasiye de memokrasiye de elveda. Bu nedenle Aleviler CHP’yi tehdit etmekten vazgeçmelidir artık. CHP Alevilerin tapulu malı olmadığı gibi  CHP üzerine ipotek de koyamazlar. CHP de Alevilere özel bir ilgi duymamalı. Özel ilgi din ve inancı siyasete alet etmek anlamına gelir. Nasıl AKP’nin dini siyasete alet etmesi ahlak dışı ise, CHP’nin adının Alevilerle örtüşmesi de ahlak dışıdır.

Bir CHP-Alevi ortaklığı varsa, öküzü mezbahaya gönderip bu ortaklığa son vermeli. Bu ayrılık iki taraf için de iyi olacak, siyasal ortamın tam anlamıyla sağlığına kavuşması için AKP ve benzeri partilerin “din”den iyice bağımsızlaşması beklenecektir.

Seçmen hamama girip iyice keselenmeden, bol bol su dökünerek yıkanmadan bu ülkeye ne huzur ne de demokrasi gelir. Benden söylemesi !

NOT: Uyarıda bulunmadığım için Ali Ankara’nın e-mail adresini vermiyorum, ama bu türden alacağım bütün e-postaların adresini mutlaka açıklayacağım artık ! (Hürriyet, 2 Aralık 2009)