TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (4)

NÂZIM HİKMET’İN ÇİLESİ

“Nazım Hikmet, egemen ulusun egemenleri, başka halkların varlığını kendisine feda ederken suskun kaldın. Diğer halkların jenoside uğramasına seyirci kaldın. Kürt ulusunun yok sayılmasına, yok edilmesine, trajedi derecesinde uzun sürece yayılan ve uygulanan soykırımını görmezden geldin. Egemen ve hakimiyet kurmak isteyen Kuvayilere metiyeler dizdin, onların atlarına, paşalarının ‘çakmak çakmak gözleri’ne hayranlığını dizelerinde işledin. Koçgiri’de, Zilan’da, Dersim’de, Piran’da, Palu’da, Geliye Sapo’da  ve daha evvelinde Haput’ta, Sivas’da, Adana’da, Trabzon, Samsun, Rize’de ya da Hakkari’de, Mardin’de, Erzurum’da, Van’da vs. oluk oluk her karışında akan kan ve gözyaşlarına kalemin ve ellerin tutuk kaldı, dillendirmedin.” (Arka kapak)

“Açıkca ifade etmek gerekir ki Nazım Kürtlere ait değildir; Türk halkının dışındaki halklara ne kadar ait ise Kürt halkına da o kadar aittir. // İki  ayrı ulus ve iki farklı ülke olgusu Nazım’ı savunma ‘hatırına’ yok sayılamaz. Tarihsel olguları Nazım’a feda edemeyiz. Farklı ulusların, farklı ülke ve coğrafyaların, farklı kültürlerin yok sayılması pahasına Nazım’ı Türk ve Kürt halklarının ‘ortak değeri’ olarak görmek-göstermek gerçeklere alay etmektir.”(S.15)

Yukarıdaki satırlar bir zırdelinin sayıklamaları, sabuklamaları değil. Hüseyin Can adında birinin “İttihatçı-Kemalist İdeolojiden Kurtulamamış Sosyal Şoven TKP’nin Üyesi Bir Şair: Nazım Hikmet ve Kürtler” (Pêrî Yayınları, 2010) adlı kitabından aldım.

Kitap ilkin 2009 yılında Almanya’da yayımlanmış. Sonra Türkiye’de.

Yazara göre Nâzım Hikmet  Türklere şiirinde mebzul miktarda yer verirken, şiirinin merkezine Türkleri koyarken Kürtlere yapıtına yazınsal zenginlik kazandırmak için garnitür olarak yer vermiştir. “Kürtler üzerine bir tek şiir yazma ihtiyacı duymamıştır. Kürtlerin ulusal kimliği , dili. Kültürü, tarihi, yaşamı, ulusal talepleri, mücadeleleri üzerine başlı başına bir tek eser koymadığı gibi, konusu Kürtler olan sanatsal bir çalışma içerisine de girmemiştir. Yüz binlerce Kürdün katledilmesini şiirine, tiyatrosuna, mektubuna, destanına vb. almamıştır.” (S.155)

Kitap bu türden ipe sapa gelmez zırvalarla dolu. Nâzım Hikmet’in “Türkler” dediği kimdir, kimlerdir; Türk ırkı mı, Türk etnisitesi mi? Nâzım’ın “Türk” dediği kimse, “Türkler” dediği topluluk Anadolu’da yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve ulusal kurtuluş savaşına katılmış olan insanlardır.

Nâzım Hikmet, Mustafa Kemal Paşa’yı şiirine soktuğuna göre Şeyh Mahmud’u, Şeyh Said’i, Cibranlı Halit Bey’i  neden şiirine birer kahraman olarak yerleştirmemiştir? Bağımsız bir Kürdistan kurmak isteyen bu insanlara  Nâzım’ın övgü düzmesini beklemek zırvalamaktan başka nedir ki? Nâzım öldürülen isyancıların arkasından “İyi oldu, oh oldu” mu demiş?  Bu türden insanlarla Kürtlerin işi çoook zor! Allah akıl versin! (Hürriyet, 15 Mayıs 2010)

***

BAŞBAKAN’IN TARİH BİLİNCİ

Başbakan, referandum mitinglerinde, bir zamanlar CHP’nin, Dersim’in (yani Tunceli’in) başına bomba yağdırdığını tekrarlıyor.

Amacı ne? İkinci Cumhuriyetçiler, yandan çarklı demokratçılar, sağsolcular ve zehir zemberek liberaller gibi tarihimizle yüzleşmek mi istiyor?  Tarihle yüzleşmek isteyen Osmanlı’yla başlar!

Başlamak için sağlam bir tarih bilinci gerekir. Bu tarih bilincinin, Cumhuriyet’in ayağına bukağı, başına belâ olan her şeyin Osmanlı’dan miras kaldığını bilmesi de gerekir.

Osmanlı-Dersim ilişkisi can ciğer kuzu sarması mı idi?

Başbakan, aslına bakarsanız, Dersim simgesi üzerinden giderek, Cumhuriyet dönemi Kürt isyanlarının türlü şekilde ezilmesinden hükümet partisi olarak CHP’yi sorumlu tutmakta ve günümüz Tuncelililerinden, referandumda “Evet!” oyu vererek, geçmişin intikamını CHP’den almalarını istemektedir.

Başbakanın bu tarih bilinci, dolaylı yoldan, ilk dönem (1923-1939) Cumhuriyet rejimini suçlamaktadır. Buna 1922 tarihli Koçgiri isyanının bastırılmasını da ekleyebiliriz.

Demek ki, bu bilince göre, dönemin Kürtçülük isyanlarına karşı yürüttükleri siyasetten dolayı İsmet İnönü ve Atatürk’ü suçludur.

“CHP Dersim’in başına bomba yağdırdı” cümlesi, tek başına, yalıtılmış bir cümle de değildir. A’sından Z’sine bir dönemin tamamını  suçlamaktadır.

Başbakan işine geldiği zaman, halkı acıtan bir işi hükümet partisi AKP’nin değil “devlet”in yaptığını söyler. CHP yerine AKP olsaydı, ne yapacaktı, isyancılara çiçek mi verecekti?

CHP politikasını eleştirdiğine göre, demek ki çiçek verecekti!

Şimdi , “Teyzemin bıyığı olsaydı dayım olurdu!” varsayımını bir yana bırakalım. Günümüze dönelim. Başbakan, meydanlarda, demokratik açılım sürecinden aldığı hız ve ilhamla, CHP’nin Dersim’in başına bomba yağdırdığını söylüyor. Amaç oy devşirmek için değil de tarihle yüzleşmek ise Başbakan’ın yapması gereken çok önemli şeyler var:

Başbakan’ın sadece bombalamadan söz etmesi yetmez. Dersimlilerden yani günümüz Tuncelilerinden, hükümet ve devlet adına  resmen özür dilemek zorundadır. Bu da yetmez aynı şeyi bütün Cumhuriyet Dönemi için de yapmalıdır. Özel yasa çıkartmalıdır!

Bu da yetmez, Başbakan ve hükümeti, Seyyid Rıza, Şeyh Said gibi Kürtçü hareketlerin cezalandırılan bütün liderlerinin itibarlarını yasa ile iade etmelidir.

Bu da yetmez: Başbakan ilerde CHP’nin durumuna düşmemek için, tez elden PKK ile uzlaşmalı, genel af çıkartmalı, PKK ve Abdullah Öcalan’dan da özür dilemelidir!

Kusura bakılmasın, ben kuru deriden bal çıkartmıyorum. Bir edebiyatçı, yazınsal söylem ve edebiyat kuramı üzerine kitaplar yazmış bir yazar olarak, Başbakan’ın bir cümlesini anlamını ve onun uzantılarını açıklıyorum. Dilin intikamı, başka intikamlara hiç benzemez! Ava çıkan avcıyı fena avlar! (Hürriyet, 15 Ağustos 2010)

***

AVA GİDEN AVLANDI!

Bilâl N.Şimşir’in “Kürtçülük II”  (Bilgi Yayınları) kitabından aktarıyorum:

“Genelkurmay’ın emri ile Türk Hava Kuvvetleri’ne mensup uçakların 3 Mayıs 1937 günü Keçikesen köyünü bombalamasıyla isyana karşı genel askeri harekât başlamış oldu. 4 Mayısta Cumhurbaşkanı Atatürk’ün başkanlık ettiği ve Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim ayaklanmasına ilişkin tedbirler karşılaştırıldı ve uygulamaya koyuldu.” (S.398)

Dersim isyanının başlaması ve bastırılması arasında cumhuriyet devletini yönetenler:

Mustafa Kemal Atatürk : Cumhurbaşkanı

Başbakan : İsmet İnönü (1 Kasım 1937’ye kadar)

Başbakan : Celal Bayar (1 Kasım1937-25 Ocak 1939)

İktisat Bakanı : Celal Bayar (1932-1937)

İçişleri Bakanı : Şükrü Kaya (İnönü ve Bayar hükümetlerinde)

Genel Kurmay Başkanı: Mareşal Fevzi Çakmak

Dersim isyanının bastırılmasının yetkili ve sorumluları yukarıdadır. Buna dönemin bakanlar kurulu üyeleri ile TBMM üyelerinin tamamı eklenir. Ve sorumluluk eklene eklene yana ve aşağı doğru  gider.

Demek ki Dersim’in başına bomba yağdıran, Başbakan Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, sadece İsmet İnönü münafıkı (!) değil, yukarıdaki kadrodur. Mustafa Kemal Atatürk + Mareşal Fevzi Çakmak + İsmet İnönü + Celal Bayar + Şükrü Kaya + Bakanlar Kurulu + TBMM +…

Bir başbakana bu kadar cehalet yakışmaz, yakışmamalı.

Ancak Yılmaz Özdil’in yazdığına göre (Hürriyet, 15 Ağustos 2010)  ileri gelenleri arasında üniversiteye giriş sınavlarında ilk 10’a, ilk 100’e, ilk 1000’e giremeyen bir kadrodan daha fazla tarih bilgisi ve bilinci beklenemez.

Dersim’i İsmet İnönü’nün bombaladığını ileri süren Başbakan üniversiteye 106 binler arasında girmiş. Belki de 106 bin 999’uncu olmuş.

Bir ülkenin yönetici elitlerini (!) bu denli sıradan öğrenciler  oluşturmuş ise vay halimize. Yönetmek için “halk çocuğu olmak” yetmez. Elit halk çocuğu olmak gerekir!

Öyle bir elit (!) ki kendi çıkarları için tarihsel gerçekleri tersine çevirebiliyor, kendi tarihini karalama ruhsuzluğunu göze alabiliyor. Bu kafayla, Yunanların gözüne girebilmek için, I ve II. İnönü savaşlarını kazanan komutanı, Sakarya Meydan Savaşı’nı kazanan komutanı, Kurtuluş Savaşı’nı yapan ve kazanan komutanları, Cumhuriyet’i kuranları suçlayabilirler.

Yıllar önce, bütün halkların birbirine benzediğini; Fransız kasap, Alman bakkal, İngiliz şoför, İtalyan çiftçinin, Türk meslektaşlarından farklı olmadığını yazmış ve bütün farkın elitler arasındaki düzey farkından doğduğunu eklemiştim. Günümüzün iktidarının elitleri bu savımı doğrulamaktadır. Uygar ülkelerin elitleri kendi tarihlerini saptırmaz, tarih yapanlarını da suçlamaz!  (Hürriyet, 20 Ağustos 2010)

***

TÜRKİYE’NİN TEMELLERİ

Azerbeycan yolunda “kritik” açılmalar yapan Cumhurbaşkanı Gül “Devlet terörle masaya oturmaz, pazarlık yapmaz ama kurumları vardır. Devlet organları ne yapacağını bilir” demiş. Ayrıca, devletin terörle masaya oturmayacağını belirten Cumhurbaşkanı Gül “Terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener. Her yöntem denince bu hem silahlı mücadeledir hem de siyasi, diplomatik metotlar bunun içindedir” diye açıklamada bulunmuş.

Dersim İsyanı (1937-1939)  sırasında döneminin tek parti hükümeti anlaşılan günümüz hükümetinden daha açık görüşlü ve demokratik idi. İsyandan önce aşiret reisleri, şeyhler, derebeyleri ile görüşen devlet yetkilileri onlara yol yapımının, okul açmanın, karakol kurmanın toplumsal yararlarını anlattılar. Ama onlar “Bize mektep yapmayın, yol yapmayın, karakol kurmayın, yaptıklarınızı da yıkın!” diyerek isyan ettiler. Çünkü ellerinde bulundurdukları yerel iktidarın Cumhuriyet’in eline geçmesini istemiyorlardı.

Dersim ayaklanmasının bastırılmasından sonra, halkın son zamanlara kadar, CHP’ye oy vermesinin, Cumhuriyet’e sadık kalmasının tek nedeni işte budur. Çünkü halk Dersim’in başına yağan bombanın kimin iktidarını sona erdirip kimi özgürleştireceğini çok iyi biliyordu.

Dersim’e 1937-1939 arasında gelen huzur, PKK’nın saldırılarına kadar sürdü.

Yapılan büyük vaatlere karşın AKP politikasına teslim olmadı. Dersim’den çıkartılacak büyük dersler var ama ders almasını bilene.

Kafasının gizli bölmelerinde özel hesapları yoksa hiçbir siyasetçi ülkesinin temellerini sarsacak, dinamitleyecek girişimlerde bulunmaz!

AKP iktidarı, kıçı kırık bir referandumu kazanmak için halkın içine nifak ve fesat tohumları ekiyor.

Kürt kökenli vatandaşlara, geçmişte yaşanan isyanların bastırılma tarzını ileri sürerek “Evet oyu” istiyor. Tehlikeli bir yöntem! 1984-2010 arasında yaşananları düşünen bölge halkı “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demez mi?

Oylanan Cumhuriyet’in bölge politikaları ve uygulamaları değil, bir anayasa değişikliği. Halk bu değişikliklere bakarak oy verecek.

Halkın siyasal temsil özgürlüğünün önündeki yüzde 10 barajı olduğu gibi duruyor.

Anti demokratik partiler yasası olduğu gibi duruyor.

Halkın parasız eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, su sorunları olduğu gibi duruyor. Çağdaş yaşam için gereken temel hak ve özgürlükleri iktidarın ipoteği altında.

Bölgenin ekonomik hayatını yerle bir eden özelleştirmeler bütün hızıyla devam ediyor.

Ama iktidar gerici diktasını pekiştirecek referandum için halkın “Evet Oyu” kullanmasını istiyor. İstemekle kalmıyor, bu uğurda, halkın birlik ve beraberliğini, ortak dirliğini ortadan kaldıracak her türlü sakıncalı girişim ve sözü bütün hızıyla sürdürüyor.

Bile bile sürdürülen bu politikanın gizli bir amacı olmalı! (Hürriyet, 22 Ağustos 2010)

***

GENEL AF OLMADAN

Türkiye Türkiye olalı böyle bir demagojiye (mugalataya) tanık olmadı! “Başbakan, Konya mitingine giderken ANA uçağında Hürriyet’in sorularını yanıtladı, Kılıçdaroğlu’nun genel af önerisine sert çıktı: Sadece biz değil, Türkiye ayağa kalkar.” (Hürriyet, 29.08.10)

Başbakan Konya’dan CHP lideri  Kılıçdaroğlu’na sesleniyor:

“Parlamentonun yüzde 65’ine sahip olan Ak Parti sana buradan bir gıdım su içirmez su. Neyi çıkarıyorsun sen? Neyin genel affını çıkarıyorsun?” (Vatan, 29.08.10)

Kılıçdaroğlu, parlamentonun yüzde 65’i AKP tarafından işgal edilmişken genel af çıkartacağını söylemedi. Önümüzdeki seçimi kazandıktan sonra böyle bir işe girişeceğini ileri sürdü. Ardından, “Toplumsal barış, uzlaşma sağlandığında bir genel af tartışılabilir. Öcalan’a af gibi bir düşüncemiz söz konusu olmadı” açıklamasını da yaptı. (Hürriyet, 29.08.10)

Kılıçdaroğlu genel affın bazı temel koşulları olduğunu söylüyor. Başbakan, “Terörist başını affetme yetkisini sen kimden aldın?” diye kükrüyor. Bir muhalefet partisi genel af çıkartabilir mi? Çıkartamaz! Çıkartacağı zaman zaten affetme yetkisini ünlü milli iradeden almış demektir. “Beni iktidara getirirseniz, koşullu genel af çıkartırım!” diyor.

AKP durup dururken Kürt açılımını neden ortaya attı? BDP Eşbaşkanı Selahattin Baydemir “Özerklik talebimizi kabul edeceksiniz!” diyor. (Vatan, 20.08.10)

Özerklik talebi kabul edilmeden, genel af çıkmadan açılım mı olur? Başbakan, açılım festivalini açarken  bu taleplerin gelmeyeceğini mi sanıyordu?

BDP’nin öteki Eşbaşkanı Gültan Kışınak konuşuyor:

“Kılıçdaroğlu genel aftan bahsetti diye, bölge insanının politik tutumundan vazgeçip ‘hayır’ cephesine geçeceğini düşünmek saflık olur. Eğer genel Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konsepti içinde bir yere oturuyorsa, bir anlamı vardır. Ama genel konsepti bir yana bırakıp, ‘bunlar silah bıraksın, karşılığında biz onları affedelim’ yaklaşımıyla bunu dile getiriyorsa, bunun karşılığı olmadığını herkes biliyor. Bir bütün olarak barışçıl çözüm konsepti oluşturulur ve o temelde çözüm aranırsa, genel af çözüm için önemli ayaklardan biri olur ve tabii ki, dağdakilerin düz ovada siyaset yapmasının yolunu açan, toplumsal hayata katılmasını sağlayan yasal düzenlemeye ihtiyaç olacaktır. Ama şu anki söylem, bu ihtiyacı tam karşılamıyor.” (Cumhuriyet, 29.08.10)

BDP’nin Eşbaşkanları açılımın gazozuna olamayacağını söylüyor.  Acaba açılımın nasıl bir şey olduğunu sanıyordu Başbakan? Ha, Eşbaşkan  Gültan Kışınak, hükümetin Öcalan’la görüşmenin siyasi sorumluluğunu da yüklenmesini istiyor (Cumhuriyet, 20.08.10)

Ama bakarsınız, Başbakan, siyasi sorumluluğun hükümete değil devlete ait olduğunu da söyleyebilir. Devlet başkanı olan Cumhurbaşkanı bu açıklamaya acaba ne der, ne diyor?

Demek ki Başbakan’ın mucizeli “EVET!”i ne hamamı ne de tası değiştirebilecek.  (Hürriyet, 31 Ağustos 2010)

 

 

 

“TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (4)” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.