TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (5)

ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ!

İlkokul öğrencisiydim. Kevser Halamın kocası, “dede”m, Koca Çizmeli Ormancı Ahmet Efendi “Karagöz” adlı bir halk gazetesi okuturdu bana. Yüksek sesle. Karagöz ile Hacivat’ın diyaloğu, “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!”  diye biterdi..

Kimileri Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazılarımı tartışma açmak, idman yapmak için yazdığımı sanıyor. Ben yazılarımı pedagojik amaçla, öğretmek için yazıyorum. Bir kamusal hizmet. Anlayana ve anlamayana!

Dersimiz: Dersim! Adamlar Avrupa’da bir yerde Ermeni diyasporasına denk bir Dersim diyasporası ticarethanesi açmış.  400-500 yıllık Dersim tarihini es geçip 1937-1939 Dersim olaylarını bir tür Yahudi Soykırımı olarak sunmak istiyor. 1937-1939  yıllarının  “tedibâtı” (terbiyelendirme)  Dersim’in özel tarihinin ürünüdür. Bunun sonucu olarak, Dersim’i baskı altında tutan ve sömüren feodal düzen ortadan kalkmıştır. Dersimli’nin daha sonra CHP ile barışmasının nedeni işte budur! İsterseniz 1950’den itibaren seçim sonuçlarına bakalım:

1950: Demokrat Parti (DP) yüzde 55,20; CHP yüzde 39.60. 1950 seçimlerinde CHP iktidarda olduğu için Tunceli’nin yüzde 39,60’ı korkudan CHP’ye oy verdi, diyelim. Ama 1954’te DP iktidardaydı.

1954: DP yüzde 46,53; CHP yüzde 53,47. CHP’nin oyu yükselmiş.

1957: DP yüzde 34.80; CHP yüzde 53,52. CHP’nin oyu yükselmiş.

1961: DP’nin devamı Yeni Türkiye Partisi (YTP) yüzde 35.42; CHP yüzde 35,14.

1965: Adalet Partisi (AP) yüzde 26,85: CHP yüzde 33,50.

1969: AP yüzde 23,31; CHP yüzde 18,88.

1973: AP yüzde 14,34; CHP yüzde 69,96.

1977: AP yüzde 8.17; CHP 66,27.

1983: ANAP  yüzde 16,29; Halkçı Parti (HP) adı altında CHP yüzde 63,56.

1987: ANAP yüzde 19,08; SHP yüzde 54,83.

1991: ANAP yüzde  10,72; SHP yüzde 57,90.

1995: DYP yüzde 16,77; HADEP yüzde 16,94; CHP yüzde 23,39.

1999: DYP yüzde 15,56, Bağımsız yüzde 20,35; CHP yüzde 18.33.

2002: DYP yüzde 13,23, DEHAP yüzde 32,55; CHP yüzde 24,62.

2007: AKP  yüzde 12,27, 2 adet Bağımsız yüzde 59,96; CHP yüzde 16,58.

2007 seçimlerinde toplam oyların yüzde 59,96’sını alan iki bağımsızdan Şerafettin Halis şimdi BDP milletvekili, 11,515 oy almış; şimdi CHP milletvekili olan Kamer Genç 13,909 oy almış. Kamer Genç’in yüzdesi eklendiği zaman CHP’nin oyu yüzde 50’yi geçiyor.

Madem ki halkın oyu “muhterem”dir, Tunceli halkının yarıdan fazlası, 60 yıldır, Dersim olaylarının sorumlusu olarak CHP’yi görmüyor.

Yatılı okullarda okutulan Dersimli kızların cehennem hayatı yaşadığı propagandası yapılıyor. Oysa o okullarda okuyup hayatı değişen binlerce kız var, onlar da hayatlarından çok memnun.

Tunceli’nin referandum oylarını çok merak ediyorum: Tulum “Evet” çıkması gerekmiyor mu? (Hürriyet, 3 Eylül 2010)

***

DERSİM FİYASKOSU VE TUNCELİ GERÇEĞİ

12 Eylül 2010 Halk Oylaması’nın Tunceli sonuçları ancak “Dersim Fiyaskosu ve Tunceli Gerçeği” başlığı ile ifade edilebilir.

Yüzde 19.2 “Evet” oyu ile “Dersim Fiyaskosu” ortaya çıkmış, yüzde 80.8 “Hayır” oyuna “Tunceli Gerçeği” yansımıştır. 1950’den bu yana bu yüzde 80.8 oyu Tunceli gerçeği ve gerçekliği  için verilen en yüksek oy oranıdır.

Bu oran Tunceli’nin Cumhuriyetçi, devrimci ve laik niteliğini bir kez daha dünyaya ilan etmiştir.

Kuru deriden bal çıkarmak isteyenler bir süredir 1938 Dersim olaylarını gündeme getirmek, olayları bir tür soykırım olarak kabul ettirmek peşindeydiler.

Ataları soykırıma uğramış bir halkın halk oylamasında, doğal olarak, evet oyu kullanması gerekiyordu.

Evdeki pazarlık çarşıya uymadı. Nasıl uymadığına bakalım:

Toplam seçmen sayısı : 56 bin 393

Toplam kullanılan oy sayısı: 37 bin 621

Toplam kullanılmayan oy sayısı: 18 bin 772

Katılım oranı: Yüzde 66.7

Evet oranı : Yüzde 19.2

Hayır onarı: Yüzde 80.8

Halkoylamasına katılmayanların bir bölümü DTP’nin boykot talimatına uyanlar olmalı. Ama tamamı değil. Katılsalardı Evet oyu mu vereceklerdi?  Seçimlerde, halkoylamalarında böyle hesaplar yapıl(a)maz.

Daha sonra “Faşist Anayasa” olarak tanımlanan 1982 Anayasası, katılanların yüzde 91.37 oyu ile kabul edilmişti. “Faşist Anayasa” tanımlamasına sarılanların büyük bir çoğunluğu 1982 yılında “Evet” oyu vermemiş miydi? “Evet” oyu veren yüzde 91.37 gerçekten faşist miydi?

Başbakan Erdoğan, halkoylaması öncesinde, Eskişehir Odunpazarı Meydanı’nda düzenlenen mitingde “Dersim’i uçaklar bombalarken CHP neredeydi?” diye sormaktaydı.

Başbakan Erdoğan 1938’de hükümetin Dersim ayaklanmasını silah kullanarak bastırmasını suçlayarak tarihsel gerçekleri saptırıyordu. Böyle bir saptırma resmi tarihe (!) karşı olan özel tarihçilere yakışırdı ama 2010 yılının başbakanına yakışır mıydı?

Teori Dergisi Ocak 2009 ve Şubat 2010 sayılarında iki kez Dersim dosyası yayınladı. Okunması gerekir: 1938 Dersim  harekatından sonra Tunceli seçmen halkının  yüzde 80.8’i olan 37 bin 621 vatandaş “Hayır” oyu kullanıyorsa bunun ne anlama geldiğini iyi görmek gerekir. Halk Tunceli’de derebeylik ve haydutluk düzeninin sona erdirilmesinden, bu sayede özgürlüğüne kavuşmaktan son derece memnundur. Halk derebeylik düzenini değil Cumhuriyet’i seçmiştir. Günümüz Tunceli halkına, yüksek bilincinden dolayı, Cumhuriyet’in ve tarihin teşekkür etmesi gerekir.

Başbakan’a gelince: Sadece 1938 CHP hükümetini suçlamakla olmaz. Hükümet Dersim mağdurlarından özür dilemeli ve idam edilenlerin itibarlarını resmen iade etmeli! (Hürriyet, 29 Eylül 2010)

***

RESMİ TARİHE KÜÇÜK BİR KATKI (!)

Türkiye epeydir tuhaf bir ülke oldu! Bu ülkede, şeyhlerinin dışkılarını misk-amber yerine koklayanlar, kirli çoraplarını yıkayıp suyunu ilaç yerine içenler, Saidi Nursi ile Fethullah Hoca’ya toz kondurmayanlar vardır, ki bunlar Atatürk’ü, yapıtını, cumhuriyetini, geçmişini ve geleceğini, yedi göbek sülalesini hallaç pamuğu gibi atarlar, ama bir türlü doymazlar. Doymasınlar! Kimse Atatürk’ü sevmek zorunda değil. İddia edildiği gibi Atatürk’ü sevmemenin bir cezası da yok. Ancak, bir hukuk ülkesinde köyün delisine de küfretseniz onun bir cezası vardır, olmalıdır.

Atatürk’ü sevmeyenler, özellikle de İslamcılar ve soldan sınıfta kalıp belge alanlar, Atatürk’ün devlet kurma irade ve çabalarını hoş karşıladıklarını beyan ettikten sonra, “İyi de, Takrir-i Sükun Kanunu var, Dersim Harekâtı kırımları var, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmaları var!” derler;  mağrur ve kibirli bir gülümsemeyle yüzünüze bakarlar. Baksınlar!

Bu türden müntakim zevata verilecek tek bir cevap vardır. İster kabul ederler, ister etmezler, paşa gönülleri bilir: Takrir-i Sükun Kanunu, Dersim Harekâtı, Kürt isyanlarının bastırılması, söz konusu iki siyasal partinin kapatılması Kurtuluş Savaşı’na dahildir. Kurtuluş Savaşı, Lozan Antlaşması’yla, Cumhuriyet’in ilanıyla sona ermemiştir. Cumhuriyet devrimleri de Kurtuluş Savaşı’na dahildir.

Vatanı kurtarıp, yeni devleti kurup, ortamı gülistana çevirip, ülke saltanatçılara, halifecilere, mürtecilere, işbirlikçilere ve bölücülere mi teslim edilecekti? Aslına bakarsanız, geri vitesçi iktidarlara karşın Kurtuluş Savaşı hâlâ devam etmektedir ve kazanılıncaya kadar mutlaka devam etmelidir.

Erkeklerin Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve devrimci olmamalarını anlamak mümkündür. Olabilir! Ancak bir Türk kadınının Atatürkçü olmaması bir yana onun yeminli düşmanı olması, işbu kadının  zihinsel ve ruhsal bakımdan engelli olduğunun kanıtıdır. Atatürk düşmanı kadınlar hakkında yazmayı zaman israfı sayarım. Doktorlar böyleleri için “Ne yerse yesin, serbest!” derler.

Biz buradan işin özüne gelelim: İktidara gelmemek koşuluyla, her türlü fitne ve fesadın ifade özgürlüğü çorbasından içmesine engel olunamaz. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten her hükümet Cumhuriyetçi olmak ve Atatürk’ü benimsemek ve içine sindirmek zorundadır.  Tıpkı ABD’yi yöneten Başkanlık hükümetlerinin Kurucu Babalar’ın kurduğu Cumhuriyet’e ve onun niteliklerine karşı olamayacakları gibi. Kurucu Babalar yapısı değişmeyen bir Cumhuriyet kurmuştur. Bizimkilere sorarsanız değişmeyen yapı statükodur, anti demokratiktir. Bizim eski ve yeni mürteciler Anayasa’da değişmez maddelerin bulunmasını demokrasiye aykırı bulurlar. Hangi demokrasiye? Cumhuriyetsiz ve demokrasisiz bir demokrasiye (!). Yeryüzünde, Türkiye dışında, böylesine  müstehcen ve pornografik bir demokrasi yoktur. Kurtuluş Savaşı devam ediyor. Bu büyük savaşın cephede ve cephe gerisinde kadınlara çok büyük gereksinimi var. (Hürriyet, 16 Kasım 2010)

***

TÜRKLER İÇİN YÜZLEŞME VE ÖZÜR DİLEME KILAVUZU

Başbakan, CHP içindeki tartışmalarla ilgili olarak şunları söylüyor: “Neyi tartışıyorlar? Dersim meselesini tartışıyorlar? […] Buradan CHP’ye aynı şekilde kendi tarihiyle de artık yüzleşmesini tavsiye ediyorum. Bundan daha iyi bir fırsat olabilir mi? CHP’nin Genel Başkanı, Tuncelili yani Dersimli. CHP, Dersim katliâmıyla bu dönem yüzleşmeyecek de ne zaman yüzleşecek. […] CHP’nin, sadece Dersim katliâmıyla değil Milli Şef dönemiyle de hesaplaşması gerekir” (19 Kasım 2011 tarihli gazeteler).

Başbakan’ın sözünü ettiği dönem CHP’nin özel tarihi değil Türkiye’nin tarihidir!

Türkiye ilkin şuna karar vermelidir: “Dersim İsyanı” mı, yoksa “Dersim Katliâmı” mı?  Birinci Dersim Harekâtı 20 Mart 1937-Kasım 1937 tarihleri arasında; İkinci Dersim Harekâtı ise 2 Ocak 1938-Aralık 1938 tarihleri arasında yapılmıştır. Buna göre 20 Mart 1937-Aralık 1938 tarihleri arasında Dersim bölgesinde bir ayaklanma vardır ve bu ayaklanma TSK tarafından epeyce kan dökülerek bastırılmıştır. Bu bilinen bir şey!

“Dersim harekâtı” döneminde Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıdır. İsmet İnönü (1 Mart 1935-25 Ekim 1937); Celal Bayar (25 Ekim 1937-11 Kasım 1938) tarihleri arasında başbakandır. Şükrü Kaya İçişleri, Kazım Özalp Milli Savunma bakanıdır. Genel Kurmay Başkanı ise Mareşal Fevzi Çakmak’tır. Yani harekâtı CHP değil Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yaptı. Bu nedenle, bir yüzleşme ve  özür dileme söz konusu olacaksa bunu CHP Genel Başkanı değil, günümüz Cumhuriyet hükümeti yapmalıdır. Hem de lafla değil TBMM’de bir yasa çıkartarak.

Unutulmasın ki daha sonra Demokrat Parti’yi kuracak olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve daha niceleri Dersim İsyanı sırasında TBMM’de idi.

Şunu hemen haber vereyim ki Dersim için yüzleşmek ve özür dilemek zorunda kalacak olan mantık, aynı şekilde PKK terörizmine de uygulanmak zorundadır.

Ancak iş burada kalmamalı, Malazgirt’ten itibaren başlamalı ve günümüze kadar gelmeli. Dersim İsyanı’nın bastırılması için özür dileyecek mantık, Selçukluların ve Osmanlıların kazandığı bütün savaşlar, isgal ile kazanılan bütün topraklar için Safavilerden (İran), Irak, Suriye, Lübnan, Mısır için Araplardan, Libya, Cezayir ve Tunus için İslam âleminden ve Avrupa’dan; Bulgar, Romen, Yunanistan, Ukrayna, Kırım, Kafkasya, Sırbistan, Arnavutluk, Makedonya, Hırvatistan, Macaristan toprakları için bu ülkelerden; Viyana kuşatmaları için Avusturya’dan; deniz savaşları için İspanya, Venedik ve Cenevizlilerden; Kıbrıs, Rodos, Girit ve öteki Ege adalarının fethi için günümüz Yunanistan’dan özür dilemek gerekir. Unutulan varsa lütfen siz ekleyin.

Bu da yetmez, Osmanlı döneminde yıkılan Anadolu beyliklerinden  özür dilemek zorunludur. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı  dönemlerinde kanla bastırılan bütün halk isyanlarından da çok samimi özür dilenmesi gerekmektedir.

İsterseniz bu isyanları sayalım: Mazdak, Kutalmış Olayı, Büyük Oğuz Ayaklanması, Babaîler Başkaldırısı, Musa Çelebi Olayı, Şeyh Bedrettin  eylemi, Alevi kökenli eylemli direnişler (Şahkulu, Nur Ali Halife, Şeyh Celal, Atmaca, Zünnunoğlu, Kalender Çelebi); Celâlî eylemleri (Karayazıcı Halim Bey, Deli Hasan, Kalenderoğlu, Cennetoğlu, Karahaydaroğlu, Katırcıoğlu). Bu da yetmez Yavuz Sultan Selim’in yaptığı alevi katliâmları, Patrona Halil Ayaklanması, Kabakçı Mustafa olayı, Yeniçerilerin ortadan kaldırılması için de özür dilenmelidir.

Neden sadece, aralarında Dersim İsyanı da olmak üzere Kürt isyan ve ayaklanmalarının bastırılmaları için özür dileniyor?  Arapların şikayeti üzerine Osmanlı tarafından Musul’dan sökülüp atılarak Karadeniz, Aydın ve Mersin’e iskân edilen benim sülalemden (Çakırlı) de neden özür dilenmiyor? Ayrıca, geçmişten özür dileyen bireylerin ve hükümetlerin, “şimdiki zaman”da özür dileyecek işler yapmaması gerekir. (Hürriyet, 4 Aralık 2011)