TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (7)

TÜRKİYE BİR ETNİK MOZAİK DEĞİLDİR

Uyanığın biri bir zamanlar, Türkiye’nin bir etnik mozaik olduğunu söylemiş ve Başbakan Erdoğan gibi saymaya başlamış: Laz, Kürt, Zaza (kimileri saymıyor), Arap, Arnavut,  Boşnak, Çerkes, Pomak (saymayanlara Ülker çok kızıyor)…

Ardından bir yığın saftirik,  Panurge’ün koyunları gibi kendini safsata denizine atmaya başlamış. (Sıralamayı yapanlar neden Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri, Levantenleri bu kafileye katmıyorlar? Irkçılıktan mı aceba?)

Elbette bu ülkede herkes Panurge’ün koyunu değil. Adı Ali Tayyar Önder olan bir yazarımız “Türkiye’nin Etnik Yapısı”  (Fark Yayınları) adında bir kitap yayınlamış. Yeni koyunların kendilerini budalalık denizine atmaması için. “Hayır arkadaş, bir ülkede etnik nüfusun genel nüfusa oranı yüzde 35 olmazsa, mozaiklik durumu söz konusu olmaz” diyor.

İsterseniz, etniklik konusunda sakız gibi çiğnenen hurafe ve önyargıları bir yana bırakıp kitabı birlikte okuyalım. (Siz de okuyun gecekondu üniversitelerin cahil eğitmencileri!)

Parantez içindeki cümleyi ağır mı buldunuz? O zaman şu cümleyi gelin birlikte okuyalım:

“Anayasa eşik bence. Özellikle ırkçı vurguların ayıklanması ve 66.Madde’nin değişmesi önem arz ediyor. Bu madde ‘Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ diyor. Oysa Kürt, böyle hissetmiyorsa onu yasa maddesiyle zorla Türk yapamazsın. Bu durumda sosyoloji tekzip eder.”

Adının önünde “Prof.Dr.”  yazan adamın adını verip de ne yapayım?  Ülkede bunlardan mebzul miktarda var.

Söyledikleri  baştan aşağı yanlış. Ne oradaki “Türk”ün ırkçı vurgusu var. Ne de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir Kürt’ün ya da Arap’ın kendini “Türk” hissetmemesinin herhangi bir önemi var. Bu etnisitesi Kürt ya da Arap olan vatandaş, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir nüfus müdürlüğünün verdiği kimliği ve emniyetten aldığı pasaportu taşıyor mu, taşımıyor mu? Yabancı sınırdan geçmeden önce, doldurmak zorunda olduğu kağıdın  üzerinde “Nationalité”, “Nationality” yazan yerin karşısına “Türk”, “Turkish”, “Turc (Turque)” diye yazıyor mu,  yazmıyor mu?

Akıl ettim Hususi Pasaport’uma (Special Passport)  baktım. Fotoğraflı sayfada “Uyruğu/Nationality” sütununun altında “TUR” yani “TÜRK” yazıyor. Bu sıfatı Altan Tan ister içine sindirsin ister sindirmesin, kendi bileceği iş. Ancak yeryüzünde var olmak için o “Türk” sıfatına muhtaç!

Yasa kimsenin  hislerini dikkate almaz. Kimliğinde ve pasaportunda yazan “Türk” sıfatını içine sindiremeyenlerin yapacakları ilk iş kestirmeden bir Kürt devleti kurmak. Devlet ciddiyeti diye bir şey var!

Gümrük kapısında, Fransız polis “Türkler bu kapıdan” dediği zaman, Türk pasaportu taşıyan ama kendini Türk hissetmeyen bir Kürt ne yapacak? “Benim Türk pasaportu taşıdığıma bakmayın, ben kendimi Türk hissetmiyorum. Ben Kürt’üm mü?” diyecek.

Ayıptır gecekondu ünivertenin eğitmeni, ayıptır!

“Tekrar belirtmek gerekir ki, temel ilke olarak,, bir ülkenin etnik yapısının değerlendirilmesinde öncelikli şart ülkedeki etnik grup sayısından çok, ülkedeki toplam etnik nüfusun genel nüfus içindeki % 35 oranıdır.” (s.14)

“Türkiye’de, etnik grup sayı ve nüfuslarını belirtmek amacıyla, 1927 yılından 1965 yılına kadar TUİK (eski adıyla DİE) tarafından Genel Nüfus Sayımları’nda anadil tespiti yapılmıştır. Bu tespitler  ve sonrasında, günümüze kadar bu konuda yapılan bilimsel nitelikli araştırma ve anketler ile konuyla ilgili göstergeler,  % 0,1 (binde bir) oranıyla dahi, Türkiye’de anadil temelinde anlamlı büyüklükte bir nüfusa sahip etnik grup sayısının hiçbir zaman 6’yı ve bu grupların toplam nüfusunun % 14’ü aşmadığı, bu oranın 1955 yılından günümüze yaklaşık % 10 dolaylarında olduğu açık bir gerçek olarak ortaya koymuştur.(2006 itibariyle; Türk, yüzde 90.06, Kürt % 6.76, Zaza % 1.08, Arap % 1.08, Çerkes % 0.34, Laz % 0.27, diğerleri % 0.41)” (S.15)

“Bugün, Fransa’da, anlamlı büyüklükte nüfusa sahip 16 etnik grubun varlığına rağmen, bu grupların toplam nüfusunun, ülke nüfusunun % 20’si olarak, % 35 oranın altında olması nedeniyle, Fransa, kendisini ne etnik bir mozaik olarak görür ne de böyle tanıma izin verir.” (s.15)

“Bu tespitlere, AB-Avrupa Komisyonu’nun Eylül 2005 tarihli Avrupalılar ve Diller (Europeans and Languages) başlıklı raporunda yer alan Eurobaromater anketi verileri de dahildir. Bu ankette, anadili Türkçe olan nüfus yüzde 93, anadili Türkçe dışında başka bir dil olan tüm etnik grupların toplam nüfusu yüzde 9 olarak tespit edilmiştir.

Eurobarometer’in, bu verilerinin ortalamasıyla Türkiye’deki toplam etnik nüfus % 7  kabul edilebilir ki, bu oran genel kabul olan % 10’un altındadır.

Tüm bu veriler karşısında, toplam etnik nüfusu % 35’in çok altında olan Türkiye’yi etnik bir mozaik olarak tanımlamak mümkün değildir.” (s.15,16)

Fransa’nın kendisini etnik bir mozaik olarak kabul etmemesinin elbette bir politik  nedeni vardır kuşkusuz. Fransa ile Türkiye’nin durumları benzeşiyor.

Sözünü ettiğim kitapta Türkiye’nin etnik nüfus dağılımı şöyle verilmiş (s.40):

Türk: 66.650.00 (%90.06), Kürt: 5.000.000 (% 6.76), Zaza : 800.000 ( % 1.08), Arap: 800.000 (% 1.08), Çerkes: 250.000 (% 0.34), Laz: 200.000 (% 0.27), Diğer: 300.000 (% 0.41), Toplam 74 milyon.

Ancak mahalle kahvesi tevatürlerine, gazete yazıcılarının cehalet verilerine göre Türkiye’de 20 milyon dolaylarında Kürt varmış. Bilimsel araştırmaların verilerine göre 5-6 milyon kabul edilen Kürt sayısı, Anayasa’dan pay isteme hakkı verir mi? Uluslararası sözleşmelerin vermediği hakkı silah zoruyla almak kabul edilebilir mi? (Aydınlık, 5 Nisan 2013)

***

TÜRKİYE  ÜÇE  BÖLÜNMELİYMİŞ…

Lisede sınıf arkadaşımdı. Tolstoy’un “Savaş ve Barış”  romanının kahramanı Piotr Bezukhov’a benzerdi. Son sınıfta birden ortadan kayboldu.  Afrika’da bir kabile reisinin kızıyla evlenmiş olduğunu duyduk. Aradan yıllar geçti. 1966 yılı haziranında, Karadeniz vapuruyla Marsilya’dan İstanbul’a gidiyordum. Bizimkini gemide gördüm. Afrika dışında bir yığın şey konuştuk. Gemiden Napoli’de indi.

Aradan yıllar geçti. 1970’lerin ortasında Milliyet Sanat dergisi aracılığıyla Frankfurt’tan bir kart gönderdi. Üzerinde adres yoktu.

Birkaç gün önce ABD’den bir e-mail göndermiş: “Lan Oğlum, Türkiye üçe bölündü senin haberin yok!” diye yazıyor. “Lan oğlum, şunu anlat hele” diye bir mesaj attım. Mesaj geri geldi.

Sen kalk, bu ülkeyi 60 yıl önce terk et, dünyanın dört bir yanında sürt, sonra da bana ülkenin üçe bölünmüş olduğunu müjdele. Acaba,başta  “Askerin Vesayeti, Dinin Vesayeti” yazılarım olmak üzere,  yazılardan mı çıkarmıştı bu sonucu?

Ben yıllardır ne diyordum?  Tanzimat’a (1839)  kadar şeriatla yönetilen Osmanlı devleti, bu tarihte şeriatın çağın gereklerine uymadığını keşfetmeye başlamıştı. 13.12.1876’da ilan edilen I.Meşrutiyet ile şeriatın otoritesi epeyce sarsıldı. Ama 18.02.1878’de II.Abdülhamid Meclis’i dağıttı ve 1908’de  II.Meşrutiyet’in ilanına kadar ülkeyi  istibdatla yönetti. Bu süre içinde, şeriat aleyhine seküler yasa girişimleri oldu. 1908, ülke toplumunun İslamcılar ile Seküler düzen yandaşları arasında fiilen ikiye bölünmesinin başlangıç tarihi olarak kabul edilebilir. Doğal olarak, gerici şeriat anlayışının II.Selim’den itibaren her türlü yenileşme girişimlerine karşı çıktığını unutmadan…

Cumhuriyet’in çıkardığı laik yasalar bu bölünmeyi iyice pekiştirdi. İslamcılar eğer bir Müslüman olarak laik düzende yaşamayı kabul etmiş olsalardı bu bölünme söz konusu olmazdı. Kabul etmediler ve eski düzeni restore etmeyi hep hayal ettiler. 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle  restorasyon umutlarını yavaşca  gerçekleştirme olanağı buldular. AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle dinsel yönetimin restorasyonuna fiilen başladılar. Şu anda bu süreç devam etmektedir. Bu sürecin sonunda ya Osmanlı’dan miras dinsel yönetim ülkeye tamamen egemen olacak, ya da cumhuriyetin çağdaş laik düzenine geri dönülecek. Bu da İslamcıların laik cumhuriyet düzenini gönül rızasıyla kabul etmelerine bağlı. O zamana kadar ülke “laik devrimci” ideal ile “karşı devrimci”  İslamcı tepki arasında ikiye bölünmüşlüğünü sürdürecek.

1806 yılında Baban Aşireti ayaklanmasıyla başlayıp PKK’ya gelen 34 Kürt ayaklanması. Bu ayaklanmaların yedisi Osmanlı döneminde olmuş. Yirmi yedisi, Cumhuriyet döneminde:

Simko (Ismail Ağa) (1919-22) ; Ali Batı  (1919);  Mahmut Berzenci  (1919); Koçgiri İsyanı (6 Mart 1921); Beytüşşebab (1924); Şeyh Said İsyanı  (3 Şubat 1925); Nehri  (1925); Reşkotan-Raman (1925); 1. Sason (1925); 1. Ağrı (1926); Hazro  (1926); Koçuşağı  (1926);  Mutki  (1927);  2. Ağrı  (1927);  Bıcar (1927);  İt Resul  (1929);  Tendürek  (1929); Savur  (1930);  Zilan  (1930); Oramar (1930);  3. Ağrı  (07.09.1930); Pülümür  (1930);   2. Mahmut Berzenci (1930);  Şeyh Ahmed Barzani  (1931);  2. Sason  (1930);   Dersim İsyanı (21 Mart 1937); 34. PKK (1984).

1919’dan 1937 yılına kadar 26 isyan. 27’ncisi PKK ayaklanması.

Bu isyan ve ayaklanmalara bakarak, bazı önemli sorular sorulabilir: Ülke 1919 yılında Kurtuluş Savaşı’na hazırlanırken Kürtler beyleri ve şeyhleri  neden isyan etmiştir? Bu isyanlar nasıl açıklanabilir? Yunan’la savaş devam ederken Yunan ve İngiliz kışkırtmasıyla 6 Mart 1921’de neden  Koçgiri İsyanı olmuştur?  Neden isyancılar bağımsız Kürt devleti kurmak istemiştir?  3 Şubat 1925 tarihinde başlayan  Şeyh Said İsyanı, irtica ve ayrılıkçılık kökenli değil midir?  Bu isyanlar arasında, İngiliz kışkırtmasıyla başlayan üç Ağrı isyanı ayrılıkçı değil midir?

Cumhuriyet, Kürtlere demokratik haklarını vermediği için isyan etmek zorunda kaldıkları iddia ediliyor. İddia edilebilir! Peki, taa 1918’de kurulan Kürdistan (Kürt) Teali Cemiyeti’nin  önderliğinde, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesinden itibaren, 1919’da bile,  isyana kalkışan ve dış kışkırtmalarla durmadan ayaklanan  isyancılara Cumhuriyet nasıl güvenebilirdi?  6 Mart 1921 tarihli Koçgiri İsyanı’nın hesabı verilebilir mi?

Ve  en önemli soru: İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, dünyanın neresinde Kürt tipi isyanlara, isyanların çıktığı ülkeler hoşgörülü davranılmıştır?  Anavatan dışı sömürgelerde bile bağımsızlık  1947’den itibaren verilmeye başlandı.

Kürtlere neden demokratik haklarının verilmediği ancak 1950’den sonra, 14 Mayıs 1950’de ilk demokratik seçimi kazanan Demokrat Parti iktidarından itibaren düşünülebilir.

Şimdiye kadar, “Kürt sorunun çözümlenmesi için Kürt Üçlüsü’nün (Öcalan, PKK ve BDP) ne istediğini açıkça dile getirmesi gerekmektedir” diye yazdım.  BDP artık ne istediğini yeni anayasa önerisinde açıklıyor: “Yasama yetkisi Türkiye Millet Meclisi’ne ve Bölge Meclisleri’ne aittir.”

Buna adıysa sanıyla federasyon denir.

BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel İslamcı ortaklarının koruyucu kanatları altında ve barış adına (!) Türkiye’yi tehdit ediyor:

“Türkiye ya kendi sorununu çözecek ya da kendisi çözülecek. Bu kadar net. Kürtler devrim yapıyor… Eğer gerçekten Türkiye’de demokratik özgürlükçü bir anayasa geliştiremezse tekrardan başa dönülebilir ve daha kötü şeyler yaşanabilir.” (Aydınlık, 07.04.2013)

Buna da adıyla sanıyla savaş ve bölme tehditi denir. (Aydınlık, 9 Nisan,2013)

***

İNSAF BE YAHUUUU!..

22 Nisan 2013 tarihli Sözcü gazetesi ondan fazla Kürt asıllı  Türk siyasetçisinin fotoğrafını yayınlamış ve üzerine şöyle bir manşet atmış: “Bu ülkede Kürt sorunu değil, PKK sorunu olduğunun ispatıdır. Meclis’te 150’ye yakın Kürt vekil var. Bu ülkede Kürtler’den cumhurbaşkanı da, iş adamı da, sanatçı da çıktı!”

Sözcü’nün yayınladığı fotoğraflar: İsmet İnönü, Turgut Özal, eski başbakanlardan Ferit Melen, Tarım Bakanı Mehdi Eker, Bülent Arınç, Zafer Çağlayan, Mehmet Şimşek, Cüneyt Zapsu… Sonra şarkıcı ve türkücü adları, sinemacılar. İş adamları.  Sadece sayısı kalabalık gansterler ve kabadayılar eksik.

Gazetenin verdiği bilgiye göre günümüz TBMM’de AKP sıralarında 70, CHP’de 35, MHP’de 8, BDP’de 25 adet Kürt asıllı milletvekili varmış. 25 kişilik AKP kabinesinin 9 bakanı Kürt asıllı imiş.

Bu memlekette bir yığın “teneke” şöhret vardır. Özellikle de basıncılık mesleğinde.  Adları usta, üstad ve kıdemli anlamına gelen “Duayen” (doyen)’e çıkmıştır ama kendileri ancak bir “muayen” (moyen)’dir. Yani sıradandırlar.  Eskiden bunlara Bâb-ı Âli’de “Şöhret-i Kâzibe” (yalancı şöhret) denirdi.

Akil Adamcılar Ege Bölge Heyeti Başkanı Tarhan Erdem, “Kardeşsek, aynı haklara sahip olacağız, aynı imkâna, aynı eğitime, aynı yönetime katılma hakkına sahip olacağız. Çözüm süreci bunu temin etmekten ibarettir”  demiş. Bu müthiş (!) cümleyi söylerken yanında olmadığım için “demiş” diyorum. Demiştir!

Kürtler, Tarhan Erdem’in sözünü ettiği haklardan Kürt oldukları için mi yoksunlar ki Tarhan Erdem böyle konuşmuş. O cümle bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla ilgili olmak zorunda. Kapitalizmin egemen olduğu ülkelerde ne yazık ki vatandaşlar arasında eşitlik söz konusu değildir ve bu eşitsizliği bizzat kapitalizm yaratır.

Aynı Tarhan Erdem 22 Nisan 2013 tarihli Radikal  gazetesinde  Akil  Adamcılık’a yaraşır şeyler yazıyor.  (“Adam” sadece “erkek”  anlamına gelmez, kadını ve erkeği de içerir. İnsan’ın eş anlamlısıdır.)

Bir vakitler  Cumhurbaşkanlığı’na vekâlet eden Kürt asıllı senatör Sırrı Atalay, Sözcü gazetesinin anlatmak istediği şeyi söylemiş. Galiba “Bu memlekette Kürtler her şey olabiliyor” demiş.

Bunun üzerine ezelden beri hak ve adalet savaşçısı olan Tarhan Erdem, Sırrı Atalay’a “Sırrı Bey, Kürt olduğu için senatör seçilmedi ki Türk olarak seçildi ve bir türlü de Kürt olamadı” deyivermiş. Tarhan Erdem bu, Sırrı Atalay’a böyle bir şey söyledi mi söylemedi mi bunun hiç önemi yok. Şimdi yazması önemli!

Bu cümle gösteriyor ki Tarhan Erdem’in Türklük’ten, Kürtlük’ten hiç mi hiç haberi yok. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kamu    hizmeti görecek olanların (memur, asker, polis, milletvekili,vb.) “Türk” yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması zorunludur. Başka bir ülkenin uyruğunda olan kimseler Türkiye’de kamu hizmeti göremezler. (Çift vatandaş olanların durumu hakkında bilgim yok!).

Yasalar “Türk Irkı”ndan olanlar demiyor. Demediğine göre T.C nüfus kağıdına sahip olan herkes kamu hizmetinde görev alabilir. Hıristiyan azınlıktan olan T.C vatandaşlarının bazı kamu hizmetlerinden görev alamamaları Cumhuriyet’i yönetenlerin en büyük ayıbıdır.  O başka!

Ama başka olmayan bir şey var ki o da şu: Kürt asıllı Sırrı Atalay, “Kürt olarak” ancak bir Kürt devletinin senatörü olabilirdi. Türkiye Cumhuriyeti Senatosu’na da ancak bir Türk olarak girebilirdi. Resmi Türklük ya da Kürtlük, kafa kağıdı ve pasaportla ilgilidir.

Yıllar önce Sofya’da kadim dostum ve kardeşim, dönemin Bulgar Yazarlar Birliği başkanı şair Lubomir Levçev’e, Hasan Karahüseyinov, Naci Ferhadov ve Fehim Hüseyinov’u kastederek “Türk şairleri gördün mü?” diye sormuştum. O da “Şu anda Sofya’da senden başka Türk şair yok!” demişti.

Anladikos bre more!

 Kafkas Kültür Dernekleri Başkanı Oğuz Berk, 23 Nisan 2013 tarihli Yeni Şafak’ta “Ben Türk değilim. Annem de Çerkes, babam da Çerkes, dedemin nüfus cüzdanı da Çerkes… Ne yapayım, Allah beni Türk yaratmadı yani istesem de değiştiremiyorum. Allah aciz değil, isteseydi beni Türk yaratırdı” diyor.

Kendisinin de dediği gibi Oğuz Berk’in kafası karışık: Dedesinin nasıl Çerkes nüfus kağıdına sahip olduğunu anlamak mümkün değil. Bir Çerkes devleti mi vermiş o kimliği dedesine? Nerede o Çerkes devleti?

Çerkeslik Kafkas halkları için bir üst kimlik olarak kullanılır ve bu üst kimlik altında birçok etnos yer alır. Bunlardan hangisine mensup Oğuz Berk?

Diyelim ki Çeçen!  Çeçen olduğu ne malum? Milyonlarca yıllık insanlık tarihinde Türk gerçekten Türk mü, Kürt gerçekten Kürt mü, Fars gerçekten Fars mı, Bulgar gerçekten Bulgar mı? Bilimsel olarak, Türklük, Kürtlük, Çerkeslik, Bulgarlık, Farslık bir varsayımdır, sanaldır?

Bir zamanlar Urfa’da, Antakya’da, Kudüs’te Haçlı Seferleri artığı Hıristiyan devletler vardı? Bunların Hıristiyan halkları ne oldu?  Yeniçeri kökenli ailelere ne oldu? Haçlı seferleriyle gelen yoksul Franklar, Cermenler, Normanlar, Brötonlar, Saksonlara ne oldu, hepsi geri mi döndü? Anadolu’nun yerli halkları atomlarına mı ayrıldı?

Bilim adamlarına göre Oğuz Berk’in sözleri varsayımsal bir iddia. Kökenin ne olduğunu kanıtlaması için bir gen raporu getirmesi gerek.

Artık bilime göre ırk diye bir şey yok. Irkların tamamı sahte! Bana inanmayan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan “İnsanın En Güzel Tarihi”ni (Eylül 2000, s.43) okur. Artık bilim alanında “Irk” sözcüğü kullanılmıyor. Bunun yerine sanal “etnos” kullanılıyor ki bu sözcük kültür alanıyla sınırlı. Genetik olarak ırk ve soy yok. Herkes Osmanlı sülalesi kadar melez! Sanal Türk olmak istemeyen ya kendi devletine gider ya da kendi devletini kurar! (Aydınlık, 30 Nisan 2013)

 

 

 

 

 

“TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (7)” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.