TARIK AKAN VEDA ETTİ!

Bu sabah e-postamı açtığımda karşıma aşağıdaki ileti çıktı ve gözyaşlarım kurudu, boğazım düğümlendi. Bu yazı bitince doya doya, doymaya doğmaya ağlayacağım.Tarık benim sayısı beşi geçmeyen has arkadaşlarımdan, dostlarımdan biridir. Kale gibi, fırtına türünden yoldaşımdır.Geçen yıl bu zamanlar  konuştuğumuzda, akciğerini bir bölümünde tümörümsü bir şeyler olduğunu söylemişti. On gün kadar öncc telefon ettiğimde kemoterapideydi. Sesi yorgundu ama ölüm düşüncesi yoktu kafamda. Kefaluka’ya gelmesini, kumsalda  sohbet etmemizi düşünüyordum.

[TARIK AKAN VEDA ETTİ!

Sanatçı olmanın dünyaya güzellikler sunmak olduğunu gösteren güzel insan,

Efsane filmlerin unutulmaz oyuncusu,

“Anne Kafamda Bit Var”ın yazarı,

Ülkesinin ve halkının barış, demokrasi, özgürlük mücadelesinin militanı,

“Ekmek, gül ve özgürlük günleri”nin yorulmaz savaşçısı,

Ülkesinin güzel yarınlarına kucak kucak emek taşıyan,

Nâzım Hikmet sevdasını, Nâzım Hikmet Vakfı’nın kuruluşundan bugüne yönetim kurulunun her dönem en aktif üyesi olarak gösteren

Sevgili arkadaşımız Tarık Akan,

16 Eylül 2016 Cuma sabahı aramızdan ayrılmıştır.

Işıklı anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Halkımızın başı sağ olsun.

NÂZIM HİKMET KÜLTÜR VE SANAT VAKFI]

Tarık, “Tarık” olarak birçok yazıma vesile ve esin kaynağı oldu. Tarık, tam anlamıyla bir Aydınlanma ve Cumhuriyet entellektüeli idi. Yüksek düzeyde bir öğretmendi. Onun bu özellikleri öne çıkardığım zaman sayısız mukabız köşemenin saldırısına uğradım. Bir aktöre “düşünür bir eylem adamı” olmayı yakıştıramıyorlardı. Oysa düşünen eylem adamı sıfatı ona çok yakışıyor ve onunla yakışıklı oluyordu.

Kimseye başsağlığı dilemiyorum. Çünkü Tarık yaşıyor, Tarık hayy!

Aşağıda onunla ilgili birkaç yazı var!

Özdemir  İnce

16 Eylül 2016

***

TARIK AKAN’A ÖVGÜ

26 Eylül tarihli Milliyet gazetesinde, Derya Sazak’ın sinema aktörü (dostluğundan onur duyduğum) Tarık Akan’la yaptığı bir söyleşi yayınlandı. Derya Sazak’ın soruları kavrayışlı, anlayışlı ve sakin sorular. Yanıtlar ise Tarık Akan’ın ne denli çağının çağdaşı bir insan olduğunu  gösteriyor.  “Çağının çağdaşı olmak”, her bağlamda, benim için en önemli insanlık erdemidir.

Tarık Akan “Ben bir sinema oyuncusuyum… siyasetçi ya da partili değilim, ülkemin daha demokratik, çağdaş olabilmesi için zorluklara göğüs gererek kendi görüşlerime uygun filmler yapmış bir sanatçıyım” diyor.

Laf lafı açıyor ve sıra 28 Şubat’a geliyor. Tarık Akan, 28 Şubat’ı onayladığını söyleyince de Derya Sazak  böyle durumlarda menüye eklenen klasik soruyu soruyor:

“Demokrasilerde askerin sivil yönetime müdahalesi savunulabilir mi? Darbe sola karşı olunca karşı çıkacaksınız, ‘şeriat’a karşı  diye ‘post modern darbe’de bir sakınca görmeyeceksiniz. Burada çelişki yok mu?”

Tarık Akan bu tuzak soruya harika bir yanıt çıkartıyor:

“Ben 28 Şubat’ı askerin müdahalesi olarak görmüyorum. Devletin iradesiydi!”

Bu konuda şimdiye kadar söylenmiş en müthiş saptama ve tanım: “Devlet iradesiydi!”

Derya Sazak’ın her zaman zuladan çıkartılan sorusuyla ben de kozumu paylaşmak istiyorum: Demokrasilerde askerin sivil yönetime müdahalesi kuşkusuz savunulamaz. Aslında sorunun “Demokratik ülkelerde” adresiyle sorulması  gerekirdi.  Zuladan çıkan tuzak sorunun tersinden anlamı şu: “Demokratik olmayan rejimlerde asker sivil yönetime müdahale edebilir.” Benim için bu da yeterli bir gerekçe değil.

Türkiye’de askeri müdahalelerin yapıldığı dönemlerin yönetiminin demokrasi kantarında kaç okka çektiğini tartışmayacağım. Ben askeri müdahaleye muhatap olan hükümetlerin  Cumhuriyet rejiminin temel niteliklerine ne ölçüde bağlı olduklarını; bu temel nitelikleri (demokrasi, laiklik ve sosyal hukuk devleti) ve Cumhuriyet’in devrimlerine karşı tutumlarının niteliğini soracağım ve bunun yanıtı kendim vereceğim:

Askeri müdahaleye muhatap olan bütün hükümetlerin Cumhuriyet rejimiyle ve onun kurumlarıyla sorunları olmuştur. Rejimin temel ilkeleriyle uzlaşmazlık sorunları olan bir iktidarın ve siyasal partinin meşru ve demokratik olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz!

Bu nedenle Türkiye’de yaşadığımız askeri müdahalelerin sağa ya da sola karşı olması, yorum olarak bir yan ürün düzeyindedir, dolayısı ile ikincil, üçüncül sıradadır.

Sanıldığı ve iddia edildiği gibi askerin müdahaleleri Türkiye’yi elli-yüz yıl geri bırakmamıştır; tam tersine demokratikleşme yolunda Cumhuriyet’in ilke ve değerlerini öne çıkartarak soyut demokrasiye kapsamlı bir içerik kazandırmıştır.

Tarık Akan’ın, Türkiye’de pek az kimsenin farkettiği “Devlet iradesi” işte budur!

(Hürriyet, 4 Ekim 2005)

***

ÇAĞININ ÇAĞDAŞI TARIK AKAN

Dünkü yazımda da belirttiğim gibi, Derya Sazak’a verdiği yanıtlarla Tarık Akan ne denli çağının çağdaşı bir vatandaş olduğunu kanıtlamıştır.

Tarık Akan’ın yanıtlarını ve yanıtlar bahanesiyle kişiliğini sarakaya alan bir “Köşemen”  (Ahmet Hakan, Hürriyet, 27 Eylül 2005) çağının çağdaşı aktöre “Sen bir garip Çingenesin gümüş zurna neyine!” muamelesi yapıyor. Ve Tarık Akan’ın yanıtlarını kendi ideolojik kantarında tartıyor.

Köşemene göre Tarık Akan’ın ideolojik özellikleri şunlar:

1.Atatürkçülük… Vurgusu yüksek bir laiklik taraftarlığı…

2.AKP karşıtlığı… Kürtçe eğitime karşı çıkış…

3.12 Eylül karşıtlığı… İkinci Cumhuriyet karşıtlığı…

4.CHP’lilik… Şeriat karşıtlığı…

“Köşemen”, bu özelliklere sahip bir vatandaşın “Komünist”, “Fena halde aykırı solcu sanatçı”, ve, sıradan “solcu” olamayacağı belirttikten sonra Tarık Akan’ın kendisine uygun bir ideolojik sıfat bulmasını tavsiye ediyor. Ve:

Tarık Akan, “Genç kızların sevgilisi Ferit” günlerine geri dönmeli buyuruyor.

Köşemen’in yazısı, Derya Sazak’ın sorularının kapsam ve boyutlarını, Tarık Akan’ın yanıtlarının derinliğini ve çağdaşlığını anlayamamış, daha doğrusu eksik çaplı, özürlü bir karalama.  Aslında söyleşinin ana fikrine ocaktan karşıt! Neden?

1.“Atatürkçülük… Vurgusu yüksek bir laiklik taraftarlığı”:  Bir vatandaşı, en azından, İslâmcıların, şeriatçıların, tarikatçıların, Fethullahçıların, Yeni Osmanlıcıların,  İkinci Cumhuriyetçilerin karşısına yerleştirir ki, bu duruşun adresi (Marksist olmasa da) “SOL”dur!

  1. “AKP karşıtlığı”: Cumhuriyet ve devrimleri ile sorunu olan, rejimi sinsice değiştirmek isteyen bir partiye karşı olmak her cumhuriyetçinin, her çağının çağdaşı vatandaşın görevidir.

3.“Kürtçe eğitime karşı çıkış”:  Anayasal hak ve sorumluluktur. Çünkü Türkçeden başka bir dilde öğretim Anayasa’ya ve üniter devlete aykırıdır.

4.“12 Eylül karşıtlığı”: 12 Eylül, en azından Laik Cumhuriyet’in temellerinden olan “Öğrenim Birliği Yasası”nı (1924) tarumar etmiştir. Karşıt olmak için bu bile yeter.

5.“İkinci Cumhuriyet karşıtlığı”:  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ne ise İkinci Cumhuriyetçilik odur. İkinci Cumhuriyet, 1923 Cumhuriyeti’nin evrimi değil onun karşıtıdır!

  1. “CHP’lilik”: Tarık Akan, CHP’li olduğunu değil, daha uygun bir parti olmadığı için CHP’ye oy vereceğini söylüyor. Ayrıca CHP’li olmak bir siyasal ayıp mı?

7.“Şeriat karşıtlığı…”: Şeriata karşı olmadan ne Cumhuriyetçi, ne Demokrat, ne Özgür,  ne de Çağının Çağdaşı İnsan olmak mümkündür.

Tarık Akan’ın, “Köşemen” tarafından sarakaya alınan niteliklerinin, çağının çağdaşı bir cumhuriyetçinin en belirgin özellikleri olduğunu söyleyebiliriz. “Köşemen” (Ahmet Hakan), Tarık Akan’ı bahane ederek Cumhuriyet ve sol ile dalga geçmeye kalkışmaktadır.

Tarık Akan’ın özellikleri “Köşemen”e göre solcu olmasına yetmiyor ama bu, bence, onun tam anlamıyla bir “Adam” olduğunun inandırıcı kanıtları.

(Hürriyet, 5 Ekim 2005)

***

BİR BALON PATLATMAK

Değerli arkadaşım Tarık Akan’ı bahane ederek yazdığım iki yazıda Derya Sazak’tan (Milliyet, 26.09.05) aktardığım  soru cümlesini isterseniz birlikte anımsayalım:

“Demokrasilerde askerin sivil yönetime müdahalesi savunulabilir mi? Darbe sola karşı olunca karşı çıkacaksınız, ‘şeriat’a karşı diye ‘post modern darbe’de bir sakınca görmeyeceksiniz. Burada bir çelişki yok mu?”

Yani: “Neden bazı darbeler iyidir de bazı darbeler kötüdür?” vecizesi!

 Kuramsal olarak hiçbir askeri müdahale, darbe iyi değildir, kuşkusuz. İşi somuta indirgeyelim: Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’de sivil yönetime müdahale etmiştir. Varsayılan bir ortak kanıya göre: Bu müdahaleler  Türk demokrasisini zedelemiş, siyasal ve ekonomik gelişmesini onlarca yıl geriye götürmüştür. Bu varsayım bağlamında, benim gibi  bozguncular dışında, kimse bu tabu düşünceyi irdelemek cesaretini gösterememiştir.

Bir bozguncu ve yapıbozumcu (yapısökümcü, dekonstrüksiyonist) olarak bu varsayımın balonunu patlatmaktan büyük bir zevk duyacağım:

“Askeri müdahale demokrasiyle bağdaşmaz!” anlamında “Demokrasiyle yönetilen ülkelerde askeri müdahale olmaz, olmamalıdır!” cümlesi doğru bir hüküm cümlesi midir? Evet, doğru bir hüküm cümlesidir. İnsanlar genellikle bu cümlenin sınırlarını aşamazlar. Ben aşmalarına yardım edeceğim. Dilbilim mantığına göre her hüküm cümlesinin içerdiği hüküm kendi tersini de onaylar. Yani : “Demokrasiyle yönetilmeyen ülkelerde askeri müdahale olabilir!”

Demek ki: Dört askeri müdahalenin yapıldığı sırada Türkiye gerçek demokrasi ile yönetilmiyordu. Bu nedenle askeri müdahale yapıldı. Bu müdahalelerin haklı ya da haksız olmasının hiçbir önemi yok. Kimilerinin onayladığı askeri müdahaleyi kimileri onaylamamıştır.

Bu nedenle, askeri darbelerle ilgili soruyu sadece “sol”a sormak sıradan bir mugalatadır. “Sol”a sorulan soru kuşkusuz “sağ”a da sorulabilir. Bu nedenle Tarık Akan’ı sıkıştırmak için sorulan soru patlatılması gereken bir balondan başka bir şey değildir.

Örnekleyecek olursak: 27 Mayıs 1960 ile 28 Şubat 1997’yi onaylamayan İslâmcı sağ, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’den hiç de şikayetçi değildir. Bu da doğal bir tepki. Ama bu türden balonları Sol’un eline tutuşturmasınlar. Ve yapılmayan bir şey yapıp, askeri müdahaleye maruz kalan iktidarları ahlak, adalet, ekonomi, politika, Cumhuriyet ve demokrasinin teşrih masasına yatırsınlar. Ama bu bilimsel ve politik cesaret ister.

“Askeri darbeler olmasaydı Türk demokrasisi dünya birincisi olurdu!” hüküm cümlesinin hiçbir dayanağı yoktur. Bu cümle doğruysa “27 Mayıs müdahalesi olmasaydı Adnan Menderes diktatörlüğünü ilan edip TBMM’ini kapatacaktı!” cümlesi çok daha doğrudur. Çünkü Menderes diktatörlüğün el ve ayak alıştırmalarına çoktan başlamıştı!

(Hürriyet, 7 Ekim 2005)

***

TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNU

BİRGÜN (13.08.06) gazetesi memleketin aydınlarına, üniversite hocalarına, sanatçılarına “Memleket’in Başındaki 5 Dert”i sormuş. Çoğunluğu en başta “Kürt Sorunu”nu sayıyor. Sonra gayet seçkinci döküm yapıyorlar. Prof.Dr.Türkel Minibaş dışında hiç biri “Şeriatla ilgili gelişmeleri”,  Metin Üstündağ ve Tarık Akan dışında hiçbiri “Eğitim”i sorun olarak görmüyorlar.  Aydın vatandaş, üniversite öğretim üyesi kişi şeriat gibi, eğitim gibi sıradan işlerle ilgilenmez. Şeriat  fesadı zaten paranoyadır.

Ben de kendilerine “Kürt Sorunu”nu paranoya haline getirdiklerini söyleyeceğim. Çünkü Türkiye’nin özgün ve özel  bir  Kürt sorunu yoktur. Bağlamdan PKK Fesadı ile Kürtçü Fesadı’nın çıkardığınız zaman geriye Türkiye’nin toplu sorunları içinde çözümlenecek bir bölgesellik kalır.

Aynı soruları beşi öğrenci, biri eğitimci, biri satış elemanı olmak üzere yedi genç hanıma  sormuşlar, hepsi şu ya da bu şekilde eğitimi en önemli sorun olarak gösteriyor.

Eğitim Türkiye’nin en önemli sorunudur, çünkü dünyanın ve Türkiye’nin bütün sorunları eğitim dünyasında, eğitim kurum ve kuruluşlarında neden ve sonuç olarak yer almaktadır: Fırsat eşitsizliği, eğitim düzeyi, küreselleşme, kapitalizm, liberalizm, demokrasi, özelleştirme, emek-ücret dengesizliği, kültür emperyalizmi, Türkiye’nin geleceğinin planlanması…

Türkiye’nin geleceği kavgası 1950’den bu yana eğitim alanında veriliyor. Aslında Köy Enstitüleri’nin kapatılmasından bu yana diyeceğim ama bu türden aydınların çoğu  Kemal Tahir’in Tahiri  tarikatına mensup oldukları için Köy Enstitüleri’ni küçümserler, ilkel bulurlar.

İsterseniz söyle biraz geriye çekilelim, eğitim alanının içerdiği sorun ve fesatları üstünkörü sayalım:

1.Bütün kademelerde (ilk, orta, yüksek) öğretmen ve öğretim elemanlarının  seçimi ve birer cumhuriyetçi olarak yetiştirilmesi. “Toplum Mühendisliği”nden sakın söz edilmesin. Danıştay saldırganının babası gibi eğitim müfettişleriyle bu iş yürümez. (Bu konuda yarın yazacağım.)

2.Klasik liseler ve meslek okulları ayrımı sistemi, yani ilk ve orta öğretimin yeniden  düzenlenmesi.

3.Klasik liseler için olgunluk sınavı. Meslek okulları mezunlarının yüksek öğrenim akışının düzenlenmesi. Yani Avrupa Birliği standartlarına uyum.

4.İmam-Hatiplerin, Öğrenim Birliği Yasası’nın buyurduğu gibi sadece din hizmetleri için eleman yetiştirmesi. Mesleklerin İslamcılar tarafından ele geçirilmesi ve İslamileştirilmeleri ancak böyle önlenir.  İmam-Hatip mezunlarının dilediği fakülteye gidebilmesi hakkı Türkiye’nin başına örülmüş en büyük fesattır.

5.Şeriat fesadı ancak eğitimin gerçekten laikleşmesi sayesinde çözümlenebilir. Ama bizimkilere göre her alanda olduğu gibi eğitimde de laik dikkat ve bilinç hali  bir paranoyadır.

Ancak, Kürtçü fesadını “Kürt Sorunu” sanan ve bunu Türkiye’nin en önemli sorunu olarak beş kez tekrarlayan bir bilim adamıyla bunları tartışmanın bir yararı olamaz: Anayasa ve Kopenhag Kriterleri bağlamında bu işin sorun olmaktan çıkacağını kabul ettiremeyiz. İlkin, örneğin “Anadilin özgürce öğrenilmesi” ile “Anadilde öğretim” arasındaki farkı anlamak, savunmak ve Kürtlere anlatmak gerekir. Ama onların böyle bir niyeti yok !…

(Hürriyet, 18 Ağustos 2006)

***

ÖZEL OKULLARIN KOYUNU

Umberto Eco “A Paso di Gambero” adlı kitabında yer alan “Özel Okul Nedir ?” başlıklı makalesinde okurlarına soruyor:

“Demokratik bir ülkede, her aileye çocuğuna istediği eğitimi aldırabileceği bir olanak sunan özel okul sistemi kurmanın meşru (yasal) olup-olmadığını, birine soralım. Cevap mutlaka evet olacaktır. Yoksa demokrasi ne işe yarar ?”

 Şu “Yoksa demokrasi ne işe yarar ?”  sorusu kim bilir herkese ne kadar doğru geliyordur. Acaba öyle mi ? Umberto Eco bu soruyu sorduktan sonra, sözü ABD’deki okullara getiriyor ve güzel bir gırgır geçiyor. ABD özel okullarının bile dünya sıralamasında 35-40 arasında yer alması ayrı bir konu. Yirmi yıldır ABD’de yaşayan Tanbey’in “ABD dışardan yetişmiş göçmen almasın on yılda çöker” demesi de ayrı bir şey.

Umberto Eco ironisi, sözü bizde pek konuşulmayan bir alana getiriyor. Madem ki Katolik ve laik okullar var, o zaman Müslümanlara, Budistlere, komünistlere, masonlara da aynı hak tanınmalı diyor. Marx-Engels, Hitler okulları ne güzel olur(du), öyle değil mi ?

Bu satırları okurken, okulların tıpkı ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de cemaatlere bırakılmasını öneren Taha Akyol’un kulağını çınlattım. Bu konuda yanılıyorsam, kendisinden şimdiden özür dilerim.

Gördüğünden göz kirası, duyduğundan kulak kirası istemekle olmaz : Demokrasi her vatandaşa fırsat  eşitliği sunar, öyle değil mi ?

Devlet okulları Cumhuriyet’e, laik ideal ve ideolojiye uygun eğitim-öğretim verirler; cemaatler de kendi inançlarına göre, cumhuriyet karşıtı ve İslâm şeriatına uygun programlar uygularlar. “İşte bu olmaz mı ?” diyorsunuz, demokrasilerde asıl sizin  dediğiniz olmaz (!).

Madem ki cumhuriyet okulları tek tip, tornadan geçmiş, birbirine benzer sürahiler üretiyor, bırakın cemaat okulları da Karamürsel sepeti ve Avanos testisi üretsinler.

Ama bu kadar demokrasi de gerçek demokrasi değildir. Fethullah cemaatinin okulları var zaten, onlar demokrasiden bol bol yararlanıyorlar. Bütün Sünni tarikatlar kendi  okullarını açmalı. Bu da  yetmez, Aleviler de, Şii tarikatlar da, Komünistler de, Ateistler de çocuklarını kendi okullarına gönderebilmeli. Feministleri, vejetaryenleri de unutmamalı. Kürtler, Lazlar, Çerkesler, Romanlar, Boşnaklar, Araplar var, var oğlu var ! Öyle değil mi ?

Bu kadar da olmaz mı, diyorsunuz. Yani sadece zorunlu din dersli laik devlet okulları olsun, bir de onun karşısında dini ağırlığı olan cemaat okulları olsun, diyorsunuz.

Nerede o yoğurdun bolluğu, hani eksiksiz,vesayetsiz demokrasi istiyordunuz. Cemaat okulları olursa, satanist okulları, ateist okulları da olur. Yoksa ateistler cemaat değil mi ?

Bitirmeden bir başka yalanın balonunu patlatmak istiyorum : Madem ki Cumhuriyet okulları tek tip insan yetiştiriyor, peki Cumhuriyet tornasından nasıl oluyor da Mehmet Ali Aybar, Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Necmettin Erbakan, Özal biraderler,  Behice Boran, Nilüfer Göle, Tarık Akan, Korkut Boratav, Burhan(ettin) Kuzu, R.T.Erdoğan, Abdullah Gül’ler yetişmiş ve yetişiyor. Taha Akyol Yozgat Lisesi’ni bitirmiş, ben Mersin Lisesi’ni bitirmişim. Ama birimiz ötekine göre bir “Fotoğrafın arabı” durumunda. Bu nasıl bir tek tip tornadır ki bu kadar imalat hatası üretmekte. Fethullah cemaatinin okullarına gelince, tek tip robot üretimine hatasız devam etmekte !… Elbette etsin mi ?!

(Hürriyet, 18 Haziran 2009)

***

ŞAM’IN ŞEKERİ

Ben bütün Türkleri sevmem. Bazılarını severim: Hepsini değil ama bazı şairleri ve yazarları; dünyanın en büyük ressamlarından Alaettin Aksoy’u, Nebahat Çehre,Tarık Akan, Rutkay Aziz ve Çiçek Arif’i; Hürriyet gazetesinde Ayça Aktan ve Doğaner Gönen’in şahsında yazıişleri mensuplarını; telefon santralında ve ulaştırmada çalışanları severim.

Zeynep ve Ali Erten’i severim.

Çocukluğumun Mersinlilerinden Mersinli Ahmet’i, Bombacı İlhan’ı, Araliktan Nusret’i, Deli Kadir ve anasını, Deli Cemil’i, Cilveli Cennet’i, Kont Ahmet’i, Fedai Mustafa’yı, Saraç Mahmut’u severim. Türk dünyasının geri kalanından  nefret etmem elbette.

Sağsolcuları sevmem ama 68’in otlaklarında otlayan dinozor arkadaşları çok severim.

Eski Araplardan  başta İmriülkays olmak üzere Yedi Askı şairlerini, Hallac ve Niffari’yi, Al Maarri ve Abû Nuwâs’ı; yenilerden Venus Khoury Ghata’yı, Adonis’i, Abdellatif Lâabi ve Tahar Bekri’yi, Abdalwahab Meddeb ve Muhammed Bennis’i severim. Ayrıca eski şarkıcı ve dansözlerden Behiyye Şıkşık, Tahiyye Karyoka, Abdelwahab, Ferid El Atraş’ı severim.

Sevdiğim Fransızlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar, Yunanlar, Güney Amerikalılar, Asyalılar, Afrikalılar, Avustralyalılar  ve Okyanusyalılar vardır.

Yüreğim ve sabrım o kadar geniş değildir. Bu nedenle herkesi sevemem.

10 Haziran günü İstanbul’da düzenlenen Türk-Arap İşbirliği Formu’nda konuşan Başbakan Erdoğan, “Türkiye’nin Batı’dan koptuğunu iddia edenler art niyetli, kötü niyetli bir propagandanın taşeronlarıdır. Yüzyıl boyunca Türkiye ile Arap dünyası, işte bu art niyetli propagandanın bir neticesi olarak birbirine sırtını dönmüş, birbirinden uzak kalmıştır. Türk-Arap dostluğu geçmişe dayanır. İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleri bu gerçeği ortaya koyar: Türk Arapsız yaşayamaz; kim ki yaşar der, delidir. Arabın Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir” (Hürriyet, 11.06.10) demiş.

Oysa Türk milleti Arapsız yaşayabileceğini yüz yıla yakındır pek güzel kanıtladı.

“Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü!” sözünü Türklerin ataları acaba ne zaman söylemiş olabilir? Araplar bu deyişi biliyorlar ve çok kızıyorlar.

Aklı başında bir Arap’ın da Türklerin Arapların sağ gözü ve sağ eli olmasını  kabul edebileceğini sanmam. Hamas işte bu nedenle Türkiye’nin değil de Mısır’ın arabuluculuğunu kabul etti. Emir Hüseyin ve Wahabi isyanlarını, 1914-1918 arasında İngiliz Lawrence’in peşinde yedikleri herzeleri unutalım. Sayın Başbakan, Türkleri sağ göz ve sağ el olarak kullanan Araplara bir talimat verse de Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’ni resmen tanısalar bari.

Başbakan yaptığı konuşmada Arapça “al caar, kabl ed daar” da demiş. “Ev alma komşu al” anlamına geliyormuş. Ancak, Arapçada bir de “Men dakka duka” (Çalma elin kapısını çalarlar kapını) diye bir deyiş de vardır. Ve çok daha derin anlamlıdır.

Pek yakında sevdiğim Arap dostlarımı göreceğim. Kendilerine soracağım, bakalım, Türklerin Arapların sağ gözü ve sağ eli olmasını kabul  ederler mi? Sol gözün ve sol elin ne günahı var? Arap meftunu  ya da  İsrail taşeronu olmadan da bir  başka dünya mümkündür!

(Hürriyet, 18 Haziran 2010)