TEK KİŞİLİK TARİHLER

Sanat yapıtının okur, seyirci, dinleyici tarafından alımlanma evresinde kazandığı toplumsal bireysellik niteliği, kaynağındaki bireysel toplumsallıkla çeliştiği zaman, ortaya doğuştan özürlü bir yapıt çıkıyor.

Yaratının bireyselliği ve yaratı evresindeki sanatçının oynadığı “yeri doldurulmaz” rol, sanatçıya sınırsız bir davranış özgürlüğü veriyor mu? Yani, sanatçı yalnızca kendi “ben”ine göre mi yapıtını oluşturuyor? Bir ölçüde belki öyle. Ama sanat yapıtının niteliğini de, sanatçının “ben”i ile öteki “ben”ler (sen, o, biz, siz, onlar) arasındaki ortak payda saptıyor. Bu ortak payda yoksa, sanatçının eylemi, bir ben içincil (egocentrique; ben merkezli) çemberin içine kapanıyor; sanatçı, kendisi ile kendi dışında olanları ayıramadığı, özne ve nesne ayrımı yapıp, özne nesne diyalektiği kuramadığı için, yapıtı, iletişimsizliğe mahkûm bir kapalı yapıt olarak ortaya çıkıyor. Bilinci dışlayan ben içincil bir “ben”in ürününe sanat yapıtı adını vermekten sakınmamız gerektiği kanısındayım.

Sanatçının “ben”i ile öteki “ben”ler arasında bir ortak payda varsa, sanatçının “ben”i, kendisine emanet edilmiş bir “ortak vicdan”a dönüşüyor.

Evrensel sanatın gerçek yatağını, bu ortak vicdanların yapıtları oluşturuyor; ta Homeros’tan günümüze kadar.

Burjuvazinin limonluklarında yetişen bireycilik, yukarıda sözünü ettiğim ben içincil çembere tam anlamıyla oturduğu için, ben içincil “ben” de, belli oranda bir yasallık kazandı yazın ortamında. Ancak bu “ben”, özellikle toplumların bunalımlı dönemlerinde, kendini savunmak için, saldırganlık yöntemini seçiyor. Hep yeniliyor, ama nesnel gerçek bilincinden yoksun bulunduğu için, yenildiğini anlaması olanaksız.

Sanatçının kendi insanından (artık “birey” demek istemiyorum) yola çıkarak yaratması elbette kaçınılmaz; ama sanatçıdaki insan, kendi “ben”ine yenik düştüğü zaman, yukarıda sözünü ettiğim sakatlanma başlıyor. Bu durum, sanırım sanatçının yapıtla, nesnel düzlemde değil de öznel düzlemde özdeşleşmesinden kaynaklanıyor ve yaratı ister istemez kişisel doyum aracına dönüşmüş oluyor. Yani sanatsal yaratının öznesi, nesnenin yerine geçiyor. Kimi zaman, bu yerine geçmenin de aşıldığı ve sanatsal yaratının nesnesinin, öznenin (sanatçının) hizmetine girdiği görülüyor. Bu tür olayları, yazınların çocukluk çağlarında ve hastalık ya da çöküş dönemlerinde görüyoruz.

Yapıt, sanatçının “alibi”si (suçun işlendiği anda başka yerde olduğunu kanıtlama) durumuna indirgendiği anda, her şey bitmiştir: ne derin boyutlu içerikler, ne de çok yetkin düzeyde biçimler, bir estetik değer yaratabilirler. Estetik değermiş gibi görünen şeyler, ölü bezeklerden başka bir şey değildir.

Sanat yapıtı, elbette sanatçıyı da yansıtır bir ölçüde, ama onun yansıttığı sanatçının insanlığında bulunan (mündemiç) nesnelliktir, evrenselliktir. Tıpkı Yaşar Kemal’in Kimsecik’lerindeki bireysel korkuların “evrensel korku”ya dönüşmesi gibi.

Daha önceki yazılarımda, “Şiir şairine benzer”, “Şiir şairin ve toplumun parmak izidir” gibi tanımlamalar yaptığımı anımsıyorum. Ama bu, “şair = şiir”, “romancı = roman”, “yönetmen = film”, “ressam = resim” anlamına gelmez. Daha çok, insansal ve toplumsal bir uyuşum (correspondance) söz konusu.

Böyle olmasaydı, sanatçının durumu, kendini dünyanın merkezi sanan çocuğun durumuna benzerdi. Çünkü bir çocuğa göre, güneş onu ısıtmak için doğmaktadır. Ya da bir çocuk, annesine şöyle bir soru sorabilir: “Anne beni sen doğurmasaydın kim doğururdu?” Dış, yani nesnel gerçeklerin henüz bilincine varmamış bir çocuk için, her şey kendisi sayesinde ve kendisi yüzündendir. Bir çocuğun böyle bir tasarım yapmasının, yapıntıyla, kurguyla hiçbir ilişkisi yoktur. Onunki bir tasarım değil, bir yanılsamadır.

Böylesine “çocuksu” bir eylemin sonucu olan sanatsal yaratının “bireyci” olarak tanımlanması doğaldır. Bu tür yaratılarda, yönlendirici güç tasarım ve bilinç değil, içgüdü ve yanılsamadır. Estetik değeri yaratan ise, tasarım ve bilinçtir. İçgüdü ve yanılsamanın yarattığı sonuç ise, birbiriyle örtüşmemiş, uyuşmamış “içerik” ve “biçim”dir. Bu tür içerik ve biçimler, ancak başka bir sanatçının konusu olabilir.

Bir sanatçının, özel yaşantı ve deneyimlerinden bir yapıt “çıkarması” elbette mümkündür (Rilke’den Gorki’ye, Orhan Kemal’den Sait Faik’e binlerce örneği var), çünkü “çıkarmak” eylemi, sanatsal yaratının en vazgeçilmez niteliği olan “yapıntı”ya, gerçeğin yeniden üretilmesine, yaşamın yeniden kurulmasına (restitution) olanak sağlar.

Ama bir sanatçının özel yaşantısını, bireyselliğini hiç dönüştürmeden sanat yapıtına aktarması, belki ve olsa olsa, bir belgesellik niteliği içerir. Doğal olarak, ayna ne kadar belgesel ise o kadar. Bu, gerçekte bir itiraf tutanağıdır. İtirafın ilginçlikler içermesi, metnin bir estetik değere sahip olması için yeterli değildir. Neden mi? Estetik ulam, bireyselliği içermez. Daha açıkçası, estetiğin kapsamına girmesi için insan ve sanata ait her türlü olgunun (duygu, düşünce, vb), evrensellik içermesi gerekir.

Şimdi bu kuramsal düzlemde söylediklerimizi, isterseniz güncelleştirelim, olaylaştıralım:

Diyelim ki, bir insan bir eyleme karıştı, bir dünya görüşü, bir ideolojisi vardı, yani bir bireysel ve toplumsal “kod”u vardı. Zor bir durum. Karar vermek çok güç: bu “kod” bir bilince mi, yoksa bir içgüdüye mi ya da ortak bir öykünmeye mi, bir yanılsamaya mı dayanıyordu? Bunu yanıtlamak, o evrede biraz güç. Ama bu dürtülerin içinde ne olursa olsun, “bilinç” yoksa, söz konusu kişinin inancı, “mümin” inancıdır. Yapacağı her eylem, sahip olduğu mümin dogmasının yörüngesindedir. Ama, inandığı şeyi dogma haline getiren kendisidir; bilinç ve “akıl”la yanaşsaydı, o “şey”, o ideoloji dogmaya dönüşmezdi. Dönüştü, çünkü “haklı” olmayı seçmiş bir mümindi, yani bir “çocuk”tu.

İdeolojiyi, imanla ve imanın içerdiği bütün yanılsamalarla karıştırmamak gerek: ideoloji, içinde bilinç, akıl, kuşku, bilim varsa “insanca”dır.

Varsayımımızı sürdürelim: diyelim ki, bir zamanlar hayatı pahasına bir şeye inanmış (inandığını sanan) bu insan, kendi içinden değil de dışından gelen bir “müdahale”nin sonucu olarak, bunalıma düştü, bir süre önce inandıklarını yadsıdı. Bu yadsıma olayında, inancın kendisine bağlı bir diyalektik kuşku bulunmadığı için, bu insanın ciddi bir içsel ve zihinsel bunalım geçirmesi olanaksızdır. Bundan dolayı, değişim, bir düşünsel ve duygusal evrimin sonucu değildir, bir yer değiştirme söz konusudur: tıpkı kapının yanında duran masanın, pencerenin yanına taşınması gibi. Bu insan, bir trajedi ve bunalım yaşamadığı için, hiçbir evrim de geçirmemiştir; olsa olsa, dünkü dogmalarını bugüne taşımıştır. Dün haklıydı; türlü nedenlerle yer değiştirdi ve bugün de “haklı”dır. Haklıdır, çünkü “mümin”dir; haklıdır, çünkü biraz önce sözünü ettiğimiz “çocuk”tur. Hatta, ana rahmine “haklı” ayrıcalığıyla düşmüştür.

Diyelim ki, bu “mümin”, engin bir zenginlik sandığı bireysel tanıklığını bir sanat yapıtına dönüştürmek istedi. Bu durumda ne olacak?

Çok şey olur! İlkin, söz konusu insanın geçirdiği bunalım, bunalım diyalektiğine uymadığı için, yani bizzat inanç bir karşıinanç yaratmadığı, karşıinanç sanılan mekân ve zaman değişikliği, bir dış müdahalenin (“silah”ın müdahalesi bunlardan biridir, vb) ürünü olduğu için, insansal bunalımdan kaynaklanan trajedi oluşmamıştır. Tez/antitez ilişkisi söz konusu olmadığı için, bağnaz müminin inancı hoşgörüye dönüşmemiş, bağnazlık, bir mekândan başka bir mekâna taşınmıştır. Yani geçmişteki bağnazlığı şimdiye taşınmıştır; geçmişteki mümin bağnazlığına, gene bir mümin bağnazlığıyla bakmaktadır bugün; böyle bir bakışta, bilinciyle inanmış bir insanın hoşgörüsüne yer yoktur. Bu bakış bir itiraf ise, belgesel bir niteliği varsa, belki ilginç olabilir, ama sanatsal eleştiri, sanatsal yaratı olarak ortaya çıkarsa, ilkelin sınırlarını aşamaz. Çünkü bir yaratıcıya dönüştüğü yanılsamasına kapılan insan, gerçekte şöyle düşünmektedir: “Eskiden doğruyu biliyordum ve haklıydım; oysa doğruyu bilmiyormuşum ve haklı değilmişim; çünkü şimdi doğruyu biliyorum ve bu yüzden haklıyım.”

Böyle bir insan, ruhsal ve düşünsel yapısıyla sanatın yaratıcı öznesi değil, ancak konusu, nesnesi olabilir. Bunun en güzel örneklerini, Paul Nizan’ın Fesat adlı romanında, Michel del Castillo’nun Karar Gecesi romanında, Jorge Semprun’un senaryosunu yazıp, Alain Resnais’nin filmini yaptığı Savaş Bitti’de görüyoruz.

Ülkemizde, bu tür trajedileri yaşadığı sanılan sanatçıların yaratılarına baktığımız zaman, hiçbir dönüşüm göremiyoruz, sürüp giden haklılık yanılsamasından başka. Haklı olduklarını sandıkları için, bir bunalım yaşamalarına gerek yok. Öyle ki, bir futbol takımından, başka bir futbol takımına transfer olan bir profesyonel futbolcu, bunlardan daha çok tedirginlik duyabilir.

Sanat yapıtı, sanatçının savunma avukatı değildir. Sanat yapıtı ne sanıktır, ne savcıdır, ne yargıçtır, ne de cellat. Tek tek bunların hiçbiri değildir. Ama belki de bunların hepsi, bir töz olarak, sanat yapıtı denen o evrensel vicdanın içinde yer alırlar. Yer alırlar ama, sanatçı adına değil, adı sanat yapıtı olan o zihinsel ve duygusal göz adına. Kendisini yaratan sanatçı ve alımlayan okur (seyirci, dinleyici) karşısında bağımsızdır yapıt. Bir tek evrensel vicdana hesap verir ve bu yükümlülük, onun etik çerçevesini oluşturur.

Bunun tersi, yani bireyin sanatsal yaratıda hem özne, hem de nesne olması, yalnızca “mümin”de görülüyor, yani tek kişilik tarihler yanılsamasında.

(Yeni Düşün dergisi, mart 1987; Söz ve Yazı, Varlık Yayınları 1992; Yazmasam Olmazdı,  Doğan Kitap 2004)

Özdemir İnce

26 Nisan 2015