TEKEL EMEKÇİLERİNİN SANATA YANSIMASI

1950’lerin en önemli tartışma konusu “Sanat toplum için midir, yoksa sanat, sanat için midir ?” sorusu idi. Sağcılar, tutucular ve biçimciler “sanat için sanat” formülünü ileri sürerler, solcular ise sanatın toplum için olduğunu savunurlardı. Sanatın hem kendisi hem de toplum için olduğunu savunan var mıydı ? Anımsamıyorum. Aslına bakarsanız, o dönemin bu türden tartışmalarından geriye dişe dokunur bir şey de kalmadı.
***
Sorunu somutlaştırmak için tekel işçilerinin direnişini ele alalım. Bir ayı aşkın süredir özlük hakları için mücadele eden bir kitle var ve bu kitle kendileriyle aynı konumda olan tekel işçilerini ve giderek bütün Türkiye çalışanlarını temsil ediyor. Temsil etmemiş olsa bile öyle varsayılabilir.
Tekel işçileri, bazıları pek bilincinde olmasa bile, dünyanın bütün çalışanlarını temsil ediyor ve simgeliyor. Dolayısıyla, bir özel dünyanın varlığı söz konusu. Bir duygusal ve zihinsel dayanışma. Bu dayanışma ruhuna kimileri ideoloji diyor. Eskiden ideoloji denince sadece komünizm ve sosyalizm anlaşılırdı. Tam polisiye bir durum. Kapitalizmin ve sağın herhangi bir ideolojisi yoktu sanki. Kapitalizm ve liberalizm insanlığın en doğal hali sayılırdı. Sol, sosyalizm falan, süne gibi mücadele edilmesi gereken zararlı böceklerdi. Hey gidi günler!
Diklenip, liberalizmin de kapitalizmin de bir ideoloji olduğunu ve bu ideolojinin “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar!” ile simgelendiğini ileri sürenleri yasa dışına atarlardı. Çünkü sadece kapitalizm ve liberalizmin anayasa ve yasalara uygundu. O günlerden bu günlere geldik. Geldik de geldiğimiz yer 1950’lerden hiç de iç açıcı değil.
Ama bu fırsattan yararlanarak ideolojinin tanımını yapalım : “Dünyanın nasıl olması gerektiğine dair ileri sürülen düşünceye ideoloji denir !”
***
Anımsıyorum : 70’lerde bir gün bir Adalet Partisi ileri geleniyle konuşuyorduk. Yasaklı siyasetçilerin yasaklarının kaldırılmasının halkoyuna sunulacağı günlerdeydi. AP ileri gelenine “Abi, dedim, yasaklar kaldırılır da sizler siyasete dönerseniz ve seçimi kazanıp iktidara gelirseniz, ceza yasasının 141 ve 142. maddelerini (bu maddeler her türlü sol düşünceyi yasaklıyordu) kaldıracak mısınız?
Abi dediğim siyasetçi şöyle cevap verdi: “Siz iktidara gelin ve bu maddeleri kaldırın. Eskiden olduğu gibi karşı çıkmayız!” Ben de, “İyi ama o zaman kendi 141-142’mizi kaldırır, size karşı bir 141-142 çıkartırız!” deyince, “Olur mu, bu ne biçim demokrasi” diye karşılık verdi. Bunun üzerine : “Ama abi, demokrasi haklarını alamayanlara haklarını vermek değil midir?” diye sordum. “Vallahi Özdemir, demokrasinin böyle bir şey olduğu hiç düşünmemiştik” dedi.
***
Tekel işçilerinin direnişinde onlarca, yüzlerce roman, öykü, tiyatro oyunu ve şiir teması var.
Çocuklarından, ailelerinden uzakta, sıfırın altında bir soğukta çadırlarda yaşayan insanlar. Türlü kökenden, türlü inançtan, türlü coğrafya ve gelenekten gelen binlerce insan. Bu insanların hepsi bu konumlarının dışına çıkıp bir sınıfsal ideal çevresinde birleşmişler. Kimileri de, belki, bu idealin ilk kez farkına varıyor ve kendini bir emekçi olarak hissediyor.
Bu insanların şiiri, öyküsü, romanı ve oyunu yazılmaz mı ? Haydi kalemleri ele alalım arkadaşlar ! (Genç şair Onur Caymaz, bana gönderdiği bir e-postada Tekel Emekçileri üzerine bir şiire başladığını haber veriyordu ve benim bu yazıyı yazdığımdan haberi yoktu. Aferin ona !)