TERS(İNE) YAZILAR

Ters(ine) Yazılar’in son okumasını ve düzeltmelerini yaptım, yarın Tekin Yayınevi’ne göndereceğim. Yayınevinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle, kitabı yayınlanması iki yıl kadar gecikti.

Son okumayı yaparken iki yazının günümüze pek uyduğunu fark ettim ve bu nedenle önsözle birlikte ikisini siteye koymaya karar verdim.

Bu arada, 18 Haziran  2014 günü faaliyete geçen sitenin abone sayısı 3 yıl 3 ay 10 gün sonra 1000’e ulaştı. Bininci abonenin adı Bayram Utku (bayram.utku@gmail.com), siteye adresini yazarsa kendisine iki imzalı kitabımı göndereceğim.

Özdemir İnce

28 Eylül 2017

***

TERS(İNE) YAZILAR ÜZERİNE

 Bu kitapta yer alan bütün yazılar onun amaç ve içeriğini, bildirisini özetleyen bir tür önsöz olabilir. Ama ben özellikle birini seçip sözümü onun üzerine kuracağım.Yazının adı “Karşı Devrimin İlk Zaferi”[i]         

[25-26 Şubat 2011 günlerinde İzmir’de yapılacak olan “Hasan Ali Yücel Sempozyumu” için içimi acıtan bir bildiri yazdım. Yaram bir kez daha  kanadı.

Hasan Ali Yücel, Köy Enstitüleri projesi ve uygulamalarıyla toprak ağalarının, mütegalibenin, karşı-devrimcilerin hedef tahtası olmuştu. CHP içinden ve Demokrat Parti saflarından üzerine benzeri görülmemiş bir kin ve nefret saldırısı başladı.

Hasan Ali Yücel 28 Aralık 1938 günü Milli Eğitim Bakanı olmuştu. 5 Ağustos 1946 günü istifa ederek bu görevden ayrıldı. Komünist olmakla, komünistleri korumakla suçlandığı için bakanlıktan istifa etmişti. 1947 yılında, Demokrat Parti İstanbul İl Başkanı Kenan Öner’i mahkemeye verdi. Üç yıl süren dava sırasında sanık Kenan Öner’in ve onun milliyetçi-Turancı-kafatasçı tanıklarının sanki kendisi sanıkmış gibi saldırılarına hedef oldu. Sanık ve tanıkların ırkçı ve antikomünist saldırılarına tek başına göğüs gerdi. Asla komünist olmamıştı!

Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet Devrimi’nin Karşı Devrim karşısında verdiği ilk kurbandır. AKP’yi iktidara getiren süreç Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’ndan istifa etmesiyle başlamıştır. Bu iddianın ip uçları 1 Aralık 1947 günü başlayan, CHP 7. Büyük Kurultayı’nda görülür. “Görüşmeler, daha önce kurulmuş olan Program Komisyonu’nun  hazırladığı taslak üzerinden yapılacaktı. Önce Komisyon’un taslak için bir gerekçe niteliği taşıyan raporu okundu. Bu raporda, II.Dünya Savaşı’ndan  sonra açılan yeni dönemin ortaya çıkardığı siyasal, ekonomik ve toplumsal gereksinmelerinin göz önüne alındığı belirtiliyordu. Ayrıca, CHP’nin dinamik bir kuruluş olduğu, bu nedenle ‘donmuş fikirler ve prensipler’den, soyut dogmalardan kaçınıldığı, gerçekçi olunduğu yazılıydı. Programın ana ilkeler bölümünde, bu nedenle ‘milliyetçilik, devrimcilik, laiklik umdeleri yeniden tarif edilmiştir’ denilmekteydi .[ii]                               

Rize delegesi Dr.Fahri Kurtuluş ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi CHP’nin karşı devrimcileri utanç verici konuşmalar yaptılar, yapılan devrim ve uygulamaları neredeyse komünistlikle suçladılar. Bu kurultaydan sonra imam-hatip okullarının kapısı açıldı ve köy enstitülerinin kazanı kaynamaya başladı. Behçet Kemal Çağlar’ın 7.Büyük Kurultay’da yaptığı konuşma ve kurultayın bütün tutanakları günümüz CHP yöneticileri tarafından mutlaka okunmalıdır. Çünkü günümüz için alınacak onlarca dersler var:

 “Bir kere şurasını açıkça belirtmeliyiz: Memlekette böyle temayüller farzı mahal ekseriyete hâkimse, Parti’nin bugünkü durumunu kurtarmaktansa memleketin yarınını kurtarmak için bu kurtarıcı prensiplerimize sımsıkı sarılmalıyız. Ahdine sadık ve şerefli, ekalliyette (azınlıkta) kalmak hepimizin tereddütsüz tercih edeceği tek yoldur.// Taassup, şehirlerin Sünnî ve Hanefî mahdut kalabalıklarında varsa vardır. // Veyl o gafillere ki kendi batıl zanlarını çok anlayışlı, çok görgülü bir milletin mutlak arzusu zan etmektedirler: Biz hepimiz Atatürk’ün çocuklarıyız. Kurtarıcı devrimleri beklemek için yaşıyoruz. Hayatımızın başka bir hikmeti yoktur.” [iii]                        

Hamdullah Suphi Tanrıöver 1950 ve 1954’te Demokrat Parti’den milletvekili seçildi.]

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) ile başlamıştı ama Cumhuriyet’e ihanet 1 Aralık 1947 günü başlayan, CHP 7. Büyük Kurultayı’nda bir başka evre ve ivme başladı: Cumhuriyet’in bedensel, ruhsal ve zihinsel direnci CHP içinde çatlaladı. Ardından ihanet virüsleri sırayla üremeye başladı: Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi yani AKP!

“Veyl o gafillere ki!…” diye haykıran Behçet Kemal Çağlar, Cumhuriyet öncesini bildiği için gaflete düşmenin gebe olduğu geleceği de görmekteydi: İşsiz ve işlevsiz kalmış ulema sınıfının, kapatılan tarikat ve tekkelerin, asalak ve dilenci din tüccarlarının, “masa”ya ve “kasa”ya hasret kalan mütegallibe ve feodal eşrafın, iktidarı ele geçirmek için yapacağı huruç hareketi Cumhuriyet’in tökezlemesini, suyun uyumasını beklemekteydi.

1950 ile AKP’nin iktidarı alma tarihi olan 2002 yılı arasında, Nakşibendi, Nurcu ve Fethullahçı tarikat ve cemaatler sayesinde, masa ve kasaya kavuşturacak hareketin alt yapısı kurulmuş, İmam-Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri kanalıyla, Fethullahçı yurt ve okulların desteği sayesinde iyi kötü kadrolar da ortaya çıkmıştı. Bu kadrolar, yetiştikleri kuran kurslarında, yurtlarda ve imam-hatip okullarında ruhsal ve zihinsel bakımdan sakatlanmış, Cumhuriyet ve Devrim düşmanı olarak yetişmişlerdi. Gözleri iktidardan başka hiçbir şey görmüyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı ile tarikat ve cemaatlere bağlı camiler de vasıfsız ve cahil elemanları ile Karşı Devrimci hareketin doğal neferi durumundaydılar. Nemalanacakları dinsel vesayetin saltanat dönemini beklemekteydiler.

Karşı Devrim partileri, cahil, yeteneksiz ve yetersiz olmalarına karşın işbilir kadroları, çiftbozan, suhte ve softa  oldukları için, vasıfsız, sınıfsız ve lümpen halk kitleleri arasında, üfürük ve hurafelerini din sanan, Müslümanlık sanan katmanlar arasında yuvalandılar. Buraya kadar her şey doğal karşılanabilir. Normal ve doğal olmayan, (aydın sıfatını kullanmak istemiyorum) mürekkep yalamışların, 2.cumhuriyetçilerin, liberallerin, liberal demokratların AKP’nin iktidara yürüyüşüne mekkarelik ve sakalık yapmaları ve AKP’nin iktidar döneminde “Yetmez ama evet”çilerin  Karşı Devrim’in hizmetine girmeleri idi. Oysa önlerinde 1950-2000 yılları arasında yaşanan trajik örnekler vardı; Milli Selamet, Refah ve Fazilet partilerinin şeraitçi girişimleri  vardı. Bu örneklere ve deneyimlere karşın AKP’nin Türkiye’ye bir dinsel diktatorya  değil de gerçek demokrasi getireceğini sandılar. Mürekkep yalamışların, solu psikiyatri kliniği sananların ihanetlerinde 12 Mart ve 12 Eylül rejimlerinin, dolayısıyla da TSK’nın büyük payı olduğu inkâr edilemez.

2000 sonrasında ,üniversite ve basın, Cumhuriyet dersinden çaka çaka başı dönmüş, belge alarak okulun arka kapısından mezun olmuştur. Burjuva olamamış sermaye ve işveren sınıfından gerektiği zaman demokratik tavır beklemek abestir. Nitekim tamamı, cahil ve görgüsüz iktidarın buyruğuna girmiştir.

1975’ten itibaren dergilerde, kimi zaman gazetelerde, Zola ve Sartre geleneğinden gelen bir aydın olarak eleştirel yazılar yazıyordum. 2000 yılında, arka kapısından sokularak Hürriyet gazetesinde yazı yazmaya başladım. Yazı deneyimi olmayan artizleri köşe yazarı yapan; yazmayı bilmeyen, haber yazmayı düşünce üretmek sanan muhabirlere köşe açan gazete yönetimi, beni önce Pazar Eki’nde, sonra Hürriyet Avrupa’da epeyce dolaştırdıktan sonra, Vuslat Doğan Sabancı’nın talimatıyla  ana gazeteye aldı.

Yazı İşleri toplantılarından çıkıp gündemdeki haberler üzerine, herkes gibi, yazı döktürmüyordum. Araştırmaya ve düşüncele dayalı, artık modası geçmiş (!) dinozorca yazılar yazıyordum. Şaşılacak bir şey oldu:  Her yazı okur çevresinde yankılanıyor, iktidar partisini çılgına çeviriyor ve onun talimatıyla yandaş basının silahşörleri üzerime saldırıyordu. Her gün, aralarında ölüm tehditleri de olmak üzere, türlü-çeşitli tehdit alıyordum. Sonunda AKP patronları Hürriyet’in patronlarına tehdit mesajları göndermeye başladılar. Adını vermek istemediğim, gazetenin önde gelen yöneticilerinden biri, yazılarımla AKP’nin ideolojisini çökerttiğimi söylüyordu. AKP iktidarı, yolsuzluk haber ve yazılarından  çok benim “düşünsel” ve “yalanbozucu”, cumhuriyetçi yazılarımdan gocunuyordu. Bu dönemde, gazete üst yönetimi “dikkatli olmam” konusunda ricada bulunmaya başladı. İsterlerse, gazeteden hemen ayrılabileceğimi söyledim. Bunu gerekli görmediler.

Bu dönemde yazdığım yazılar kitap halinde yayınlanmaya başladı: Pazar Yazıları (2002); Tersi Yüzü (2003); Yedi Canlı Cumhuriyet (2004); 100 Pazar Yazısı (2004); Fesatlar Sarmalında Türkiye (2007); Cumhuriyetsiz Demokrasi (2009); Demokrasisiz Demokrasi (2009); Direnen Cumhuriyet (2010); Demokrasi ve Diktatorya Arasında (2011); daha sınra, Cehaletin Rönesansı (2013); Egemenlik Cehaletindir (2014); Edebiyat Sadece Edebiyat Değildir (2015).

Bu yıl içinde ve önümüzdeki yıl,  Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım;  İmam-Hatip Saltanatı ve İmamokrasi;  Edebiyat ve Siyaset Olarak Hayat;  Aydınlanma Yazıları (3 Cilt) adlı kitaplar yayınlanacak.

 Elinizdeki Ters(ine) Yazılar,  1 Ocak 2011 –  1 Nisan 2012 tarihleri arasında Hürriyet gazetesinde yayımlanan son yazılardan oluşuyor. Kitabın sonunda, bazı cümleleri çıkartılarak yayınlanan ve yayınlanmayan yazılar yer almakta. Bütün kitaplarımda olduğu gibi Cumhuriyet Mucizesi’ni ve cumhuriyetin mucizelerini anlattığım; aklımı ve inancımı  Cumhuriyet’e kalkan ettiğim yazılar bunlar. Düzen bozan, devrimler yapan Cumhuriyet’in kendine düşmanlar yaratması ve bazılarını mağdur etmesi çok doğal. Ama doğal olmayan demokrat, çağdaş ve laik olması gereken bazı solcuların, bazı liberallerin, bazı demokratların, Cumhuriyet’e karşı, AKP gibi karşı devrimci, dinci, Selefi İslamcı ve intikamcı bir siyasal partinin yanında yer almaları. “Askeri vesayetten kurtulmak” bunun bahanesi olamaz. Bu hastalıklı tavrın kökeninde bir başka travmatik ve patalojik bir damar da var. Bu mutlaka incelenmesi gereken bir durum. Sosyoloğlara, psikoloğlara, romancılara, edebiyatçılara çok malzeme var.

Ters(ine) Yazılar’ı son kez okurken, gördüm ki : 2011’den, dahası 2002’den bu yana, AKP’nin devr-i saltanatında yani İmam-Hatip Saltanatı ve İmamokrasi  döneminde toplum ve siyaset dünyasında hiçbir şey değişmemiş; 12 Eylül Kenan Evren rejimi bütün yasalarıyla devam etmekte ve bu aşağılık rejimi destekleyenlerin gaflet uykusu sürmekte.

Ters(ine) Yazılar , bütün siyaset yazılarım gibi, her sözcüğünden, her satırından, her cümlesinden, her sayfasından gurur duyduğum cumhuriyetçi bir kitap. Bütün düzyazı kitaplarım gibi, önümüzdeki dönemde ve gelecek yıllarda, Karşı Devrim tarihini yazacak olanlara kaynaklık edecekler. Benim onurum kadar Hürriyet gazetesinin de onurunu kurtaracak yazılar ve kitaplar. AKP hükümetinin baskısı altında işime son verdiği için Hürriyet gazetesine kırgın ve kızgın olmadığımı, tam tersine, bana 12 yıl katlandığı ve tarihe tanıklık etmemi sağladığı için kendisine teşekkür borçlu olduğumu belirtmek isterim.

İyi okumalar!…

Özdemir İnce

10 Mart 2015

***

DEMEK Kİ !…[iv]

Demek ki dış siyaset Ermenistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Avrupa Birliği karşısında bozguna uğramamış; demek ki Irak, Suriye, Mısır, Libya, Tunus, Filistin ve Gazze gibi Arap ülkeleri noktasında (!) (yani konusunda) yürütülen korumacı önderlik siyaseti iflas etmemiş.

Demek ki demokratik haklarını arayan, eğitimde eşitlik ve özgürlük haklarını savunan öğrenciler biber gazlı ve coplu  şiddete maruz kalmamış.

Demek ki özlük hakları ile sendikal örgütlenme haklarını isteyen işçi sınıfı hükümetin polisinin biber gazı ve copları altında zulme uğramamış.

Demek ki 2002’den 2011’e işsizlik oranı yüzde 9.6’dan yüzde 15’e, işsiz sayısı 2,2 milyondan 6 milyona, ekmek 20 kuruştan 80 kuruşa, karşılıksız çek 502 binden 1.9 milyona çıkmamış.

Demek ki iç-dış borç 207 milyar dolardan 519 milyar dolara, kişi başı borç 3 bin dolardan 5.700 dolara, cari açık 718 milyon dolardan 60.5 milyar dolara, SGK açığı 7.9 milyon liradan 25 milyar liraya, benzin 1 dolardan 2.6 dolara, motorin 0.80 dolardan 2.34 dolara yükselmemiş.

Demek ki zamanın Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın 27 Nisan 2007 tarihinde yayınladığı bildiri Başbakan Erdoğan’a göre gerçek bir muhtıra değilmiş. 

Demek ki yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, iş adamları, üniversite öğretim üyeleri, öğretmenler, devlet memurları, yandaş ve besleme olmadıkları için, resmen tehdit edilmemiş.

Demek ki henüz basılmamış bir kitap yüzünden yazarı zindana atılmamış.

Demek ki bu ülkede 13 milyon yoksul yokmuş, milyonlarca insan hükümetin sadaka yöntemi ile onursuzlaştırılmıyormuş, açlık sınırında yaşamıyormuş, karnını doyurmak için çöplükleri şereflendirmiyormuş.

Demek ki bu ülkede yasa dışı yollarla telefonlar dinlenmiyormuş bu yöntemle elde edilen bilgiler şantaj malzemesi olarak kullanılmıyormuş, mahkemelerde yasal kanıt olarak kabul edilmiyormuş; hükümet bireylerin özel hayatını ve mahremiyetini şahin gibi koruyormuş.

Demek ki üniversiteye giriş sınavında 1 milyon 700 bin öğrenci genç YÖK ve ÖSYM’nin beceriksizlikleri ve şifreleri yüzünden haksızlığa uğramamış; 1 milyon 700 bin aile maddi ve manevi yıkıma uğramamış, itirazlar “hani bana, bana da yok mu?” yüzündenmiş!

Demek ki Türkiye, Uluslararası  Demokrasi Endeksi’nde  Malezya, Gana ve Bangladeş’ten sonra 89’uncu değilmiş; Ekonomik Özgürlükler Kategorisi’nde 67’inci değilmiş;  Basın Özgürlüğü alanında Arnavutluk ve Tanzanya’dan sonra 106’ıncı değilmiş; Kadın ve Erkek Eşitliği sıralamasında  70’inci İran’ın 13 basamak altında 83’cü değilmiş; İnsan Gelişimi Endeksi’nde Ermenistan ve Gürcistan’ın birkaç basamak altında  83. değilmiş.

Demek ki Koç ailesinin 80 yılda, Sabancıların 60 yılda eriştiği zenginlik ve para gücüne iman sahibi (!) yandaş sermaye 60-70 ayda erişmemişmişmiş.

Demek ki Türkiye Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’ne göre 134 ülke arasında 126. , kadınların ekonomik hayata katılımı ve fırsat eşitliğinde 131. değilmiş; 10 kadından 4’ü erkeklerin şiddetine maruz kalmıyormuş; son 7 yılda öldürülen kadın sayısı yüzde 1400 artmamış; siyasi katılımda 99’uncu, eğitimde  109. değilmiş.

Demek ki AKP azınlıkların, açların, yoksulların, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, ezilenlerin, lümpen proletaryanın partisiymiş (!). Durmak yok, yola devam!

(Hürriyet, 15 Haziran 2011)

***

50 YIL AKP İKTİDARI[v]

Yazım sadece halkla ilgili: Halk “kutsal” ve “aziz” değildir. Halk efsunlanabilir, halk duman altı olur, büyülenebilir. Halkı sadece seçimlerde adam yerine koyan madrabazlar ve münafıklar, Nemrut’un miskinleştirdiği, afyonladığı halkı eleştirenleri, onu küçümsemekle, cahil saymakla suçlarlar. Oysa, İslami anlamda, gerçekten Müslüman olmayan bu madrabaz ve  münafığı dindar Müslüman sanan kimseye elbette cahil denir ve o kişi küçümsenmeyi hak eder. Çünkü afyon yutturulmamış halk mal, mülk ve para aşkına, zenginleşme tutkusuna kapılanların (Kuran’a göre) şirk koştuğunu mutlaka görür ve anlar. Böyle gerekir!

15 haziran tarihli yazımda iç konjonktürü göz önünde tutarak AKP’nin 2023 yılını göremeyeceğini, ömrünü tamamlayacağını yazmıştım. Prof.Dr.Ersin Kalaycıoğlu, kendisiyle yapılan söyleşide (Vatan, 20, 21 Haziran 2011) “AKP’nin en az iki dönem daha iktidarda!” olacağını söylüyor. Yani Kalaycıoğlu’na göre, AKP en azından 2019 kadar iktidarda. Onun söylediği gibi AKP iki seçim dönemi daha iktidarda olursa, bunun anlamı, bu partinin en azından 50 yıl iktidarda kalacağıdır.

Prof.Dr.Kalaycıoğlu, Türkiye’de merkez sağ oy kalmadığını ve bütün muhafazakar ve sağ oyun “aşırı sağ”da, AKP’de toplandığını söylüyor. Bunun sonucu olarak AKP tıpkı daha önce Japonya’da Liberal Demokrat Parti, İsveç’te Sosyal Demokrat, Hindistan’da Kongre Partisi örneklerinde görüldüğü gibi, bir “hakim parti sistemi”ne geçecek. Aslında aşırı sağa yakın duran Türk-İslamcı MHP de bu süreç içinde AKP tarafından yutulabilir. Sistem, Kalaycıoğlu’nun öngördüğü gibi yürürse, AKP yolda kalsa bile onun yerini daha  keskin, daha İslamcı, daha aşırı sağda bir başka parti alabilir.

Bu koşullar altında ve bu konjonktür içinde CHP’nin alıp alacağı oy yüzde 30’u geçemez. Ve iki partili bir düzende, bu oy onun iktidara gelmesine yetmez.

2000 yılından önce yayınladığım kitaplarda (Yazmasam Olmazdı ve Mahşerin Üç Kitabı adlı kitaplarda toplanan 6 kitap) merkez sağın trajedisini tasvir etmiş ve bu kesimin başına gelecekleri 80’li, 90’lı yıllarda haber vermiştim: İslamcı ve aşırı sağ parti ve akımları limonluklarında, mutfağında, kucağında büyüten merkez sağ partilerinin yakın gelecekte bu kesim ve akımlar tarafından yutulacağını ilan etmiştim. Nitekim, İslamcı ve aşırı sağ oluşumları koruyup büyüten (ve aslında laik cumhuriyetçi olan) Demokrat Parti, AP, YTP ve ANAP gibi partiler, sonunda, Erbakan’ın partileri ve AKP tarafından yutuldular.

15-20 yıl önce, yutma operasyonunun, İmam-Hatip okulları ile Fethullahçı akım politikalarına  dayandırıldığını ve bu iki ocaktan yetişen bürokratların devlet kurumlarını ele geçireceğini yazıyordum. Yazdıklarım büyük ölçüde gerçekleşti. Adliye ve Mülkiye büyük ölçüde Cumhuriyet karşıtı aşırı sağın eline geçti. Ergenekon ve Balyoz abrakadabralarıyla Harbiye büyük ölçüde çökertildi.

Prof.Dr.Kalaycıoğlu, “Bu süreçte Türkiye demokratik rejim içinde mi kalır, yoksa otoriter bir sisteme mi geçer, bilemem!” diyor. Arif olan anlasın makamında! Türkiye ne İsveç, ne Japonya ne de Hindistan. Türkiye’nin Müslüman halkı İslam dininin ne olduğundan habersiz bir yığışım. Öyle olmasaydı (Kuran öğretisinin tersine) kendisini ezenlere duacı olur muydu; müslüman (!) olup da mal ve mülk yığanların, zenginleşenlerin peşinden gider miydi?

(Hürriyet, 29 Haziran 2011)

——————————————————–

[i] Hürriyet gazetesi, 16 Ocak 2011

[ii] Çetin Yetkin, “Karşıdevrim, 1945-1950, S.401 ve sonrası.

[iii] Age. S.415.

[iv] Gazete yönetimi tarafından yayınlanmdığı için yerine bir başka yazı gönderildi.

[v] Gazete yönetimi tarafından yayınlanmdığı için yerine bir başka yazı gönderildi.