TERS(İNE) YAZILAR

Şu günler, Ters(ine) Yazılar  adlı bir kitabın son okuma ve düzeltmelerini yapıyorum. Kitap, Tekin Yayınevi tarafından yayınlanacak. Tekin Yayınevi şu günlerde “Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım Masalı” ve “İmam-Hatip Saltanatı ve İmamokrasi” adlı iki kitabımı yayımlayacaktı ama bazı yayınevleriyle olan sözleşmelerim ve benim kusurum yüzünden yayınlanmaları biraz gecikecek.

“Ters(ine) Yazılar”dan iki yazıyı ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

9 Mart 2015

***

12 MART GÜNLERİ

11 Ağustos 1971 günü saat 17’de, Ankara Sıkı Yönetim Komutanlığı’nın talimatı ile, polis tarafından Bodrum’un Han Bar’ında göz altına alındım. Komiser bana hiçbir şey sormadı. Sadece bir polisin beni Ankara’ya götüreceğini, bu nedenle iki otobüs bileti almak için para istedi. Kendisine bir kuruş bile vermeyeceğimi, göz altına alındığıma göre artık devletin güvencesi altında olduğumu söyledim. Bunun üzerine komiser Milas’a telefon etti, “Bu adam televizyoncu, para vermem!” diyor dedi. O geceyi karakolda geçirdim.

Sabahleyin Milas’tan gelen bir siyah otomobil, polis Şaban’ın eşliğinde beni İzmir’e götürüp Güney Saha Deniz Komutanlığı’na teslim etti. Teslim ederken de, beni teslim alan subaya “Komutanım bunları acımadan sırtından vuracaksın!” dedi. (Yaşadıklarım, yazmakta oluğum “Seyir Defteri” adlı kitapta yer alacak.)

İzmir nezarethanesinde, göz altı süresinin Ankara’ya teslim tarihinde başlayacağını öğrenince inat etmekten vazgeçtim ve beni Ankara’ya götürecek iki jandarmanın da otobüs bilet parasını vermeyi kabul ettim. Ama biletlerin Varan’dan alınmasını istedim. Varan meseleyi anlayınca bilet vermemiş, fiyakaları bozulur diye. İki silahlı jandarmanın nezareti altında otobüse girdim. Yolcular kendi aralarında konuşuyorlardı: “Hırsız mı, anarşist mi?”

Gözaltına alınma nedenimi Yıldırım Bölge’de gazetelerden öğrendim: TRT Dış Haberler’in, her ay, Müdür ve TRT Yönetim Kurulu Üyesi Emil Galip Sandalcı yönetiminde yayınladığı “Dünya Sorunları” adlı hizmet içi bir yayın. Kurum içi olduğu için yıllardır “sansürsüz” yayınlanıyordu. İçinde her şey vardı. Ben de Dış Haberler’de çalıştığım sırada Dünya Sorunları’na çeviri yapıyordum. Televizyona geçince işi sürdürdümdü. “Madame” Esin Talu Çelikcan, Nili Tlabar, Nuri Çolakoğlu editördü. “Madame” da gözaltına alınmıştı. Hangar gibi koğuşta Emil Abi’nin ranzasının alt katına yerleştim.

25 Ağustos 1971 günü sorguya alındım. Binbaşı rütbeli savcının masasında, evde ve televizyondaki odamda yapılan aramalarda elde edilen ganimetler vardı: Telefon defterleri, kartvizitler, pasaportum, 1965 yılından kalma Fransız polisinin verdiği oturma izni belgesi, mektuplar, el konulan kitapların listesi,vb.

Savcı görevimin ne olduğunu falan sorduktan sonra Dünya Sorunları’nı unuttu. Telefon defterimde bazı insanların (Mümtaz Soysal, Sevgi Soysal ve ötekiler) numaralarının neden bulunduğunu sordu. Türkiye İşçi Partisi ve Dev-Genç’le ilişkim? Deniz Gezmiş’i tanıyor muyum?  Gereken cevapları verdim. “Bulgar, Macar ve SSCB diplomatlarının kartvizitlerinin ne işi var sizde?” “İşim gereği. Ama Fransız, İngiliz, ABD diplomatlarınkiler de var!”. “Ama onlar başka.” Savcı binbaşı sonunda şöyle dedi: “Siz ya çok safsınız ya da çok profesyonelsiniz, yakalayamadım sizi”. “İkisi de değilim” dedim.

Kırk gün sonra serbest bıraktı ama bu arada Fransız Televizyon’u ORTF’in verdiği bir yıllık staj bursu yandı. 2005 yılına kadar yurt dışına çıkma ve pasaport sorunum oldu.

Ancak bu 12 Eylül’de başıma gelseydi tırnaklarımı sökerlerdi. Şimdi  olsaydı, günümüzün Mamak’ına gönderirlerdi. Bereket versin o günlerde  bilgisayar ve telefon dinleme olanakları yoktu.

(Hürriyet, 16 Mart 2011)

***

SAVRULMAK

Memet Fuat “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”nin (Adam Yay.) giriş bölümünde benimle ilgili olarak şunları yazar: “Özdemir İnce ilk kitaplarını 1960’larda İkinci Yeni akımının coşkulu günleri geçtikten sonra yayımlamıştı. Batı şiiriyle ilişkileri, siyasal etkinliklerin hızlandığı bu dönemde aşırılıklara düşmesini önledi. Şiirde toplumsal sorunlara yönelmenin belli bir anlayışa bağlanamayacağını biliyordu. Onun için de, düşünce dünyasındaki gelişmeler, şiirinde bir uçtan öbür uca savrulmasına neden olmadı.” (Cilt 1. s.49) Antolojinin 2.cildinde şair Özdemir İnce’yi tanımlarken de aynı bakışı sürdürür:

“Şiire İkinci Yeni anlayışının en etkili olduğu günlerde başlamıştı. Ama bu anlayışa kaynaklık eden Fransız şiirinin gelişmelerini biliyor, Fransız şairlerini çevirilerinden değil, asıllarından okuyordu. Onun için de, 1960’ların sonlarına doğru Türkiye’de toplumsalcı şiir ağırlık kazanınca, bu yola girebilmek için, şiirini bütünüyle değiştirmek gereğini duymadı.” (Cilt II, S.845)

Ben solla, kimileri gibi, kolej sıralarında kitaplar aracılığı ile buluşmadım. Sınıflar ve bireyler arasındaki eşitsizliği, insanın insanı sömürüsünü kitaplardan öğrenmedim. Gündelik hayatta yaşadım, iplik ve dokuma fabrikasının banko ve kelep tezgahlarında bizzat yaşadım. Babamın yanında, işçilerin “Sanduka” dedikleri işçi sendikasının ne anlama geldiğini öğrendim. Bu nedenle Marks’ı, Engels okurken hiç şaşırmadım. Benim hayattan öğrendiklerimi bilgece yazıyorlardı. 1960’tan sonra kitapları Fransızca’dan okumaya başladım. Louis Althusser’le 1966’da tanıştım. Gene şaşırmadım.

1965’te Paris’te Güney Amerikalı devrimcilerin, İspanyol sürgünlerin arasına düştüm. 1966’da peşlerine takılıp Güney Amerika’ya gidebilirdim. Maceracı değildim ve kesinlikle kahraman olmak gibi bir tutkum yoktu. Bir “eylemci-devrimci”de olması gereken özelliklerin çoğu  yoktu bende. Anlamış ve karar vermiştim. Öte yandan emir almaktan ve emir vermekten hoşlanmıyordum. Bunu ve bunları anladığım zaman içim rahatladı, kendimle barıştım. Kimse benim önderim ol(a)mayacaktı, kimsenin önderi olmayacaktım. Paris’te kalıp kendime, kendimize başka bir hayat kurabilirdim. Doktora yapmak istedim. Dönemin iktidarı Adalet Partisi koyduğu engellerle buna izin vermedi.

Dört-beş bavul kitapla Türkiye’ye döndüm. Kendime bir şair ve yazar hayatı kurdum. Bu hayat içinde Memet Fuat’ın saptadığı gibi herhangi bir modaya kapılıp asla savrulmadım, kendime açtığım küçük patikada inatla yürüdüm. Elli yıldır devrimci cumhuriyetin toprağında inatla yürüyorum.  Yetmişli yıllarda epeyce (Türk) Marx, Engels, Lenin ve Stalin ile,  epeyce  (Türk) Mao, Castro, Che  ile tanışıklığım, arkadaşlığım oldu. Hepsi devrim yapıp iktidarı ele geçirmek ve “önder” olmak istiyorlardı. İktidarı ele geçiremediler, hayat ve dünya değişmedi, tepeden tırnağa kendileri değiştiler. Şimdi AKP’nin kurduğu düzene bir “komprador” gibi hizmet ediyorlar. Bana, “kâtip”e gelince:  Kendi açtığım ıssız patikada yürüyor ve hâlâ dünyayı, hayatı değiştirmeye ve bu yolda değişmemeye çalışıyorum.

Yazıcı ve politikacı uzlaşır! Ama yazar asla uzlaşmaz! Uzlaşarak değişmez! Ne düzenle ne de kendisiyle! “Uzlaşma”nın adı “değişim” değildir!

(Hürriyet, 23 Mart 2011)

***

NOTA BENE:

1.Cumhurbaşkanı tutum, davranış ve konuşmalarıyla anayasaya ve yasalara karşı bir siyaset gütmektedir. Dolayısıyla gayri meşrudur!

2.Eski cumhurbaşkanı Gül’ün AKP’den milletvekili adayı olması her bakımdan etik kurallarına uymamaktadır. Cumhurbaşkanları görev başındayken nasıl tarafsız olmak zorundaysa emekli olunca da tarafsızlığını, partisizliğini sürdürmek zorundadır. Tarih bu tuhaf durumu da mutlaka değerlendirecektir. Çünkü çok ayıptır!