TOTALİTER SOSYAL VE KÜLTÜREL İKTİDAR

İstanbul Kongre Merkezi’nde “sabıkalı”  Ensar Vakfı’nın  38. Genel Kurulu’na katılan  Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, “14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda pek çok eksiğimiz bulunuyor” demişti. Bu acı dolu ve “sosyal ve kültürel iktidar”la ilgili itirafları biraz geç de olsa değerlendireceğiz. R.T.Erdoğan’ın konuşmalarını değerlendirirken kullandığım “hayali diyaloğ yöntemi”mi bir kez daha kullanacağım. Ama, yazıya “Giriş” olarak 25 Aralık 2012 tarihli  Aydınlık gazetesinde yayımlanan  KİŞİYE ÖZEL (ISMARLAMA)  DEMOKRASİ adlı yazımı okumanıza sunacağım:

[KİŞİYE ÖZEL (ISMARLAMA)  DEMOKRASİ

Ayakkabının, giysilerin ısmarlaması (kişiye özeli) iyidir. Özellikle giysiler için “Haute couture” deyimi kullanılır. Bedelini ödemeye para yetmez. İş demokrasiye gelince, tam tersi olur. “Hazır giyim” (konfeksiyon) olanı iyidir. Bedeli, bedelleri yüzyıllardır ödendiği için her keseye uygundur. Zaten kişiye özel giysi gibi, kişiye özel demokrasi de halka göre değildir. Tuzlu oturur, pahalıya patlar!

YIL 1993

AKP’nin başbakanı demokrasi treninde birden fazla durak olduğunu sanır ve “teokratik dikta” durağında inmek ister. Ama demokrasi treninde demokrasi durağından başka ara duraklar yoktur. Treni herhangi bir yerde durdurmak için imdat kolu da yoktur, gerekli görülmemiştir.

1993’te yayınlanan “2.Cumhuriyet Tartışmaları” (Başak Yayınevi) adlı kitapta, “Bize göre demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız,  bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler gelir, düzenler gider” (s.419), diyordu.

Yani demokratik bir düzende demokratik bir anayasa bulunacağını, bu anayasanın başka bir düzenin seçimle gelmesine izin vermeyeceğini anlayamıyordu. Ama o, seçimle iktidara gelip anayasaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez maddelerine  karşın teokratik bir düzen kurmayı hayal ediyordu. Bayanlar ve Baylar, laik düzene karşı olan kimse bir numaralı demokrasi düşmanıdır. 1993 yılının R.T.Erdoğan’ı kişiye özel, laik olmayan bir demokrasi (!), yani teokrasi istiyordu ve bunu gizlemiyordu.

YIL 2012

17.12.2012 günü, “Konya Ekonomi Ödülleri 2012” toplantısında konuşan AKP başbakanı R.T.Erdoğan 10 yılı iktidar koltuğunda geçen 20 yıl içinde dirhem değişmediğini itiraf ediyor:

“Şehir hastaneleri projesi de yargı ve bürokratik oligarşi nedeniyle hayata geçirilemedi. Hâlâ bunu aşamadık, bitiremedik. Niye? Bürokratik oligarşi ve yargı bunlara takılıp kalıyor. Dışarıdan bakan ‘326 tane milletvekiliniz var, gene mi bahane’ diyor, ama işte bu kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya o geliyor sizin önünde bir engel olarak dikiliyor.” (Milliyet, 18.12.12)

“Yetmez ama evetçiler”in demokrasi kahramanı R.T.Erdoğan işte bu düşüncelerle karşınızda! Bu cümleleri duydular ama gıkları çıkmadı.

“Kuvvetler (Erkler) Ayrılığı”nı “olay” olarak tanımlayan AKP Başbakanı’nın devletin tüzel kişiliğinden haberi yok. Bu saptamayı yaptıktan sonra sözü konunun uzmanı Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Beta Yayınevi tarafından yayınlanan ders kitabı “Anayasa Hukuku”na bırakacağım:

“Devlet tüzel kişisinin iradesini açıklayan, her biri belli görevleri yerine getiren değişik organları vardır. Devlet organlarının farklılığı, buna karşılık olarak, devlet fonksiyonlarının  da farklılığını ortaya çıkarmaktadır… Devletin egemenliğine dayanan hukuki

faaliyetleri üç grupta toplanır: YASAMA, YÜRÜTME, YARGILAMA… Yargılama erki ve mahkemelerin bağımsızlığı, klâsik demokrasinin temel ilkelerinden biridir. Günümüzde de, bağımsız yargı, çoğulcu demokrasinin onsuz olmaz koşullarından biridir.” (s.366)

Demek ki,  kuvvetler (erkler) ayrılığı, Başbakan’ın sandığı gibi bir olay değil, demokrasinin temel ilkesiymiş. Ama Başbakan, yargı erkini temsil eden mahkemeleri hükümete (kendisine) bağlı devlet dairesi sanıyor. Oysa, çağdaş demokratik yönetimlerde, yargı, yürütme organı hükümetten emir almaz, sadece anayasaya ve yasalara uyar. Bu bu kadar basit bir gerçektir.

Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin kendi aralarındaki ilişkiye gelince:

Yasama Meclisi, yasa yapar ama onun yaptığı yasaları Yargı Erki’nin bir organı olan Anayasa Mahkemesi denetler. Denetleyerek, Yasama Meclisi’nin erkini sınırlar.

Demokratik ülkelerde Yürütme Erki’ne sahip hükumet parlamentoyu (yasama erkini temsil eden meclisi) feshedebilir ama bu meclis tarafından da  güvensizlik oyu ile düşürülebilir. Hükümetin işleri ve uygulamaları yargı erkini temsil eden Danıştay ve İdari Mahkeme tarafından denetlenir ve iktidarı sınırlandırılır.

Yargı Erki’ni (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, İdari Mahkeme ve mahkemeler) gelince: Ne Yasama Erki (TBMM), ve Yürütme Erki (AKP hükümeti) tarafından denetlenemez, yetkisi sınırlandırılamaz. Ama AKP’nin başbakanı Yargı Erki’nin temsil eden organların  yetkilerini sınırlandırmak, yok saymak istiyor. Ama Yargı Erki, Yasama ve Yürütme karşısında, hukukî açıdan, primus inter pares’tir; yani eşitler arasında birincidir.

Cumhuriyeti temsil eden yargı erkininin bağımsız organları, hükümetin işlerini ve uygulamalarını denetleme gücüne sahip oldukları için, hukuki açıdan hükümetin üzerindedir.

Hükumet, yasa çıkartarak herhangi bir mahkemeyi kaldırabilir ama onun vermiş olduğu kararları değiştiremez.

KİŞİSEL İKTİDAR

“Kişisel iktidarlarda, tüm yetkiler, gasp ya da zorbalıkla bir kişi tarafından ele geçirilmiş olabileceği gibi, bir hukuki metinle de öngörülmüş olabilir. Kişisel iktidar aslında diktatörlükle eş anlamlıdır. Devlet faaliyetlerinin yöndendirilmesi bir kişinin iradesine ya da kaprislerine bağlıdır.” (Anayasa Hukuku, S.373)

AKP çoğunluğuna sahip Yasama Erki’ni (TBMM) mutlak denetimi altında tutan Başbakan, bağımsız yargının da hükümetin iktidarını sınırlandırmasını istemiyor. Belki farkında değil ama Erkler (Kuvvetler) Ayrılığı’na karşı çıkarak mevcut anayasayı tanımamış oluyor ve demokrasi treninin güzergâhı üzerinde benzersiz bir şey yapmak, “Teokrasi İstasyonu” açmak istiyor. Böyle bir girişim ve kalkışma ülkeyi dönüşü olmayan bir kaosa götürür.

Hiç belli olmaz, üyelerini kendiniz seçmiş olsanız da, bu ülkede hâlâ bir Anayasa Mahkemesi var! (AYDINLIK, 25 ARALIK 2012,   SALI)]

***

Sosyal ve kültürel iktidarımız sıkıntılı[i]

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, “14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda pek çok eksiğimiz bulunuyor” dedi. İstanbul Kongre Merkezi’nde Ensar Vakfı 38. Genel Kurulu’na katılan Erdoğan özetle şunları söyledi:

[R.T.ERDOĞAN: “Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Elbette çok sevindirici, ümit verici şeyler yaşandı, yaşanıyor. İmam hatiplere olan ilginin artması tüm okullarda Kuran-ı Kerim, Osmanlıca gibi derslerin seçmeli olarak okutulması başlı başına çok güzel şeyler. Bununla birlikte ülkemizin ihtiyacı, milletimizin talebi, bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hâlâ pek çok eksiğimiz bulunuyor. Dilimizden tarihimize kadar birçok alanda ecdadımıza ve kültürümüze duyulan husumetin ürünü bir yaklaşımla hazırlanmış olan müfredatlar daha yeni yeni değişiyor.”

 ÖZDEMİR İNCE: Biraz önce okuduğunuz yazımın sonunda yazdıklarım ne yazık ki gerçekleşti. Güvendiğimiz dağlara kar yağdı ve bu ülkede Anayasa Mahkemesi olmadığı anlaşıldı ve de  ülkede kişisel iktidara giden yolun kapısı ardına kadar açıldı. Açıldı ama “Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” diye yakınan AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan[ii] bereket versin siyasal iktidarla  toplumsal ve kültürel iktidarın örtüşmediğini anlamış durumda. Ama bu konuda da bilmediği şeyler var. Hegel ile Niyazi Berkes  sanki R.T.Erdoğan’a ihtiyacı olan cevabı veriyorlar:

“Düşün karışıklığının altında yatan ve anlamı bilinmeyen kavram, aslında Alman Filozofu Hegel’den  gelen tarihsiz uluslar’ kavramıydı. Ona göre tarihte ‘ulus’ olarak var olabilen halklar daima bir devlet egemenliği kuran halklar olmuştur. Bu görüşün örneğini kendi konumuza uygularsak, şu iki gözlemi elde ederiz:

1-Osmanlı Devleti ulussuz bir devletti.

2-Türk halkı devletsiz bir halktı.”[iii]

Doğrudur: Türk halkı tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti ile kendi devletine sahip oldu. Bunu çok iyi anlamak ve değerlendirmek gerekir. Cumhurbaşkanlığı forsunda yıldız olarak bulunan devletlerden hiçbiri Türk halkının devleti değildir. Osmanlı Devleti de Türk halkının gerçek devleti değildi. Çünkü devletinin dili kendi dili değildi ve Türk halkı kendi kurduğu devlette reayadan başka bir şey olamamıştı. İşte bu nedenle Türk halkı kendi adını taşıyan Cumhuriyet’in kurulmasına ve Cumhuriyet devrimlerinin yapılmasına karşı çıkmadı. Buna karşın bazı Osmanlı artığı asker ve  sivil ile bazı ulema tayfası ve hoca takımı mensubu karşı çıktı. Ve Devrim doğal olarak bunları ezdi.

Siyasete girdiğinden bu yana Cumhuriyeti ve toplumunu bir eldiven gibi tersine çevirmek isteyen R.T.Erdoğan’ın anlayamadığı işte bu gerçek: Osmanlıya ve onun kültürüne sahip çıkmayan halk Cumhuriyet’e ve onun kültürüne sahip çıkıyor. Seçim ve referandum sonuçlarına boşverin, AKP’nin 15 yıldır iktidarda olmasını da unutun; Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk halkının en azından % 85’i AKP’nin çağ dışı iktidarına direnmektedir. İmam-Hatip medreselerine karşın direnmeyi sürdürecektir. Cumhuriyet bu direngen ve kişilikli toplumu 1923-1938 arasında 15 yılda kurdu. R.T.Erdoğan bu toplumu 15 yılda boyunduruk altına alamadı. Gerçek bu ve bunu düşünmesi gerekir!

Bu takıntılı Ur-Faşist (İlksel Faşist) hayallere 1994 (Dünya Kitap dergisi, Temmuz 1994) yılında, yani bundan 23 yıl önce şöyle cevap vermişim:

[8 haziran 1994 tarihli Milliyet gazetesinden iki alıntı yapacağım: İzmit’te “Kardeşliğe Çağrı” şöleninde biri şunları söylemiş:

“Zalim düzenin halkımızla aramıza ördüğü duvarları yıkmalıyız. Kendimizi sevdirmeliyiz, nefret ettirmemeliyiz. Dış görünüşümüze bakarak bize “gerici” diyorlar, oysa yüz yıldır ne değişti? Bir âlim yetişti mi? Bizler değil, asıl boynuna kravat takıp kendini ilerici görenler gericidir. Bu şekilde düşünenlerin en büyük hatası siyaset için düşünmeyi yirmi beş yaşından sonra öğretmeleri. Oysa biz yavrularımıza yedi yaşından sonra bu şuuru veriyoruz”. (Altlarını ben çizdim.)

Yukardaki paragrafta “biri” dediğim kişi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın “zalim düzen” simgesiyle tanımladığı düzen hangi düzendir? “Oysa yüz yıldır ne değişti?” diye sorduğuna göre Tanzimat’tan bu yana içinde bulunmaya çalıştığımız pozitivist, rasyonalist aydınlanma düzenidir genel anlamda, özel anlamda ise Cumhuriyet düzenidir. Böyle bir düzende Erdoğan’ın murat ettiği anlamda bir “bilgin” çıkmadıysa, suç düzende değil İslamcı ideolojinin kendisindedir. Bizim açımızdan ise, 14 mayıs 1950’de iktidara gelen karşıdevrim çağdaş bilgin yetiştirmeye aday bir düzeni iğdiş etmiştir; buna karşın “bilgin” eksik değildir Türkiye’de. Erdoğan’ın ilginç itirafı ise son cümlede toplanıyor. Hangi yaşta başlarsa başlasın (ama yirmi beş yaş epeyce geç bir yaştır) siyaset ancak özgür ve çoğulcu ortamda öğretilir ve öğrenilir. Yedi yaşındaki bir çocuğa ise kendi iradenizin seçtiği ilkeleri ezberletirsiniz ve onu mahkûm edersiniz. Sonuçta yetiştirdiğiniz özgür bir insan değil, programlanmış bir militan ya da Alamut Kalesi’nin Hasan Sabbah “fedaisi”dir. Bir fedai ise programlandığı ilkeler doğrultusunda “öldürür” ve kendini feda ederek “ölür.” “Yavrularımıza” yedi yaşında verilen bilinç ne demokrasi bilincidir, ne siyaset bilincidir, verilen bilinç ölme ve öldürme bilincidir. Bu bilinç değil, insanı robotlaştıran zihinsel, ruhsal koşullanmadır.

Tayyip Erdoğan, çeyrek oyla seçilmiş olmasına karşın, demokrasiye inanmayan bir insandır. Bakın neler söylüyor:

-Sanat adına Allahsızlığa prim verdirmem,

-Sanatı şehvet sömürüsüne alet edemem,

-Tiyatro adına çadır tiyatrosu oynatmam.][iv]

Çerçeveyi tamamlamak için  bir de Umbero Eco’nun  Faşizmi Tanımak (Reconnaitre le fascisme)  adlı kitabından bir alıntı yapalım: “İrrasyonalizm[v]  (Usa aykırılık, usdışılık) eylem için eylem tapıncına da bağlıdır. Eylem kendinde (bizatihi) güzeldir, öyleyle düşünmenin bir gereği yoktur, hemen uygulamaya geçmelidir. Düşünmek bir tür iğdiş etme biçimidir. O halde,  eleştirel bir tutumla özdeşleştiği için  kültür kuşku uyandırıcıdır. Goebbels’e atfedilen (“Kültür lafını duyduğum zaman tabancama davranıyoum”) demecinden başlayarak, pis entellektüeller, yumurta kafalılar, radikal snoplar, üniversiler komünist yuvasıdır türünden sık sık kullanılan deyişlere kadar entellektüel dünyaya karşı kuşku her zaman  Ur-Faşizmin (İlsel-Faşizmin) bir belirtisi olmuştur. Resmi faşist entellektüellerin temel dayanakları ise çağdaş kültürü ve  entellijantsiyayı geleneksel değerleri terketmekte itham etmekten ibaretti.” (Umbero Eco, Reconnaitre le fascisme)[vi]

Recep Tayyip Erdoğan, demokrasiyi tramvaya benzettiği söyleşiden (1993)[vii] bu yana hiç değişmedi:  Aradan 24 yıl geçmiş, şimdi de “Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.” diye yakınıyor.  O böyle yakınıp dururken, yandaşları, Cumhuriyet aydınlarını geleneksel değerleri terketmiş olmakla suçluyor. Bu türden gelenekçiliğe “olgun faşizm” denir. Oysa çoğulculuk olmadan demokrasi olmaz. Kültür ve topluma kendi “yeşil” üniformanızı giydiremezsiniz. Çünkü sizin bir “aydın” entelijantsiyanız yok! Yanaşma ve ücretli kâtipleriniz var. Entelijantsiyanın kaynağı din ve iman değil özgür düşüncedir.

R.T.ERDOĞAN: “Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hâlâ en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Bu durumdan da büyük üzüntü duyuyorum. Dün hedefimiz belki sadece bir avuç inançlı, imanlı, bilgili, birikimli nesil yetiştirmekti. Bugün ise hem bulunduğumuz yer çok farklıdır, hem de hedeflerimiz çok çok farklıdır. Elimizde böyle bir imkân varken, hâlâ pek çok yeri boş bırakıyor olmamız aklın ve vicdanın kabul edebileceği bir durum değildir. Tek eksiğimiz bunların hizmete dönüştürecek adanmış kadrolardır. Biz 80 milyon insanın tamamına ulaşmayı hedefleyen bir hareketiz. Bunun farkında olmamız gerekir.”

 ÖZDEMİR İNCE:  Önce, 1994 tarihli “Barbarlar”[viii] adlı yazımın bir bölümünü okuyalım:

[Kendisi uzun süredir özgün ve gelişmeye açık düşünceler üretemeyen sağ, Marksizmden esinlenen sosyalist ya da komünist yöntemlerle yönetilen ülkelerin bunalıma girip sistem reformlarına, sistem revizyonlarına girişmek zorunda kalmaları karşısında, uzun süredir yitirmiş olduğu özgüvenini kazanır gibi oldu. Dahası, kendini ne oldum delisi bir şımarıklığa kaptırdı. Bu saf ve kadim sağ sosyalist ülkelerin yaşadıkları, karşılaştıkları başarısızlıkları, dahası, bozgunları kendi kazanç hanesine geçirmek gibi gülünçlüklere bile düşüyor. Toplumsal yaşam bir futbol maçı olmadığı için, solun tartışılabilir yenilgisinin kendisine herhangi bir galibiyet sağlayamayacağını, nedense anlamakta güçlük çekiyor bu sağ.

Bu “anlama güçlüğü”nün somut kanıtını özellikle ülkemizde görüyoruz. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılmasının, bu iki ülkenin öteki sosyalist ülkelerle birlikte uyguladıkları ekonomik sistemi gözden geçirmek zorunda kalmalarının Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözmesinde, toplumsal sıkıntılarını aşmasında olumlu bir katkısı olmadığını anlamak gerekiyor.

Solun yaptığının tersini yapmayı geleneksel düşünce biçimine dönüştürmüş olan Türkiye sağ düşüncesi, bütün görünümleriyle tam bir bozgunu ve iktidarsızlığı sergiliyor. Bir ülkede politik sağın, seçim yoluyla olsa bile, iktidarda bulunması onun düşünsel, etik ve estetik iktidarı da elinde bulundurduğu anlamına gelmez. Sağ düşünce iki yüz yıldır el kesesinden geçiniyor, yani kendine rakip saydığı düşünce ve düşüncelerin göreceli başarısızlıklarıyla göneniyor; ama kendisinin herhangi bir başarısı yok.

Türkiye’de sağ düşünce sosyal bilimler alanında, başta felsefe, sosyoloji ve mantık olmak üzere, acınacak bir ilkellik ve gülünesi bir papağan tekrarcılığı içindedir. Edebiyatın sağı, solu olmaz, ama, sağ düşünceyi benimsemiş edebiyatçıların ne ulusal, ne de uluslararası düzeyde yapıt üretebildikleri görülüyor. İşin aslını bilmeyenler, T.S. Eliot’ın Hıristiyan mistisizmi etkisinde bir şeyler yapmaya çalışan sağcı şiirin bir aşama yapmakta olduğunu sanabilirler; ama bu şiir, içine İslamî deneyim ve kavramların katıldığı Hıristiyan ıngiliz şiirinin öykünmesinden başka bir şey değildir, çünkü kendine özgü bir zihinsel yapısı yoktur.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi iktidara geldikleri ya da yerel yönetimleri ele geçirdikleri zamanlarda tanık olduğumuz aynı acınası komiklikleri Refah Partisi’nin ve MHP’nin yönettikleri belediyelerin kültürel uygulamalarında görüyoruz.]

CUMHURİYET RÖNESANSI, CUMHURİYET AYDINLANMASI

Şimdi yazacaklarımı çok dikkatli okuyun ve asla unutmayın!AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan iyi anlamış: Toplumsal, kültürel ve sanatsal iktidarı yaratıp kurmaya siyasal iktidar yetmez. Cumhuriyet’in toplumsal, kültürel ve sanatsal iktidarını 1923-1946 arasında  cumhuriyetçiler  kurdu ve bu iktidarı iktidarda olmayan sol düşünce yarattı. Tuhaf değil mi, Nazım Hikmet hapishanedeydi ama Cumhuriyet’in kültürel ve sanatsal iktidarının temellerini güçlendiriyordu. Çelişki mi? Değil!

Cumhuriyet’in toplumsal, kültürel ve sanatsal iktidarını, peşlerinde polis dolaşırken, mapus damına girip-çıkarken 1910-1920-1930 doğumlu entellijantsiyanın aydın, yazar ve sanatçıları yarattı. Dil devrimini yerleştirerek Türkçenin yazı dilini bu kuşak yarattı. Şiiri, öyküyü, romanı, tiyatroyu, sinemayı, müziği, resim ve heykeli  siyasal iktidara sahip olmayan bu  kuşak, Demokrat Parti’nin antidemokratik, karşı devrimci siyasal iktidarına  rağmen, bu fedailer yarattı ve kurdu. Günümüzde de, AKP’nin totaliter tek adam rejimine karşın bu fedailer kuşağı ve ardılları hâlâ  iktidarda ve iktidarda kalmaya devam edecek. Bu kültürel iktidara karşı AKP’nin siyasal gerici iktidarı, hapisaneleri kullansa da hiçbir şey yapamaz. AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan’ın anlayamadığı işte bu gerçek. Gezi Parkı Gençliği’ni de bu fedailer kuşağı, ana-baba ve önder olarak, bu fedailer kuşağı yaratmıştır. Böyle bir kuşak imam-hatip okullarıyla, dogmatik medrese zihniyetiyle, din merkezli dünya görüşüyle, kabile asabiyetiyle ortaya çıkmaz. Ulusal bilinç gerekir! Ve bütün baskı ve yasaklara rağmen laik akıl yaratıcı egemenliğini sürdürür. Şu anda Müslüman ve Arap dünyanın kültür ve sanat zenginliğini ülkelerinde dinsel baskı altında yaşayan ya da diyasporayı seçmiş, çoğu Fransızca ve İngilizce yazan yazarlar temsil ediyor. Kendini ifade özgürlüğünün devlet başkanına “hakaret” sayıldığı bir coğrafyada bile laik akıl kendi iktidarını korur. AKP’nin militan aparatçikleri ise ancak kadınları çuvala sokar ve Ramazan ayında adam döver.

SON SÖZ:Trende Zagreus onun karşısında oturuyor. Her zaman  taktığı siyah fular yerine, çok açık renkli yazlık bir kravat   takmış. (Cinayetten sonra dairesine geri dönüyor. Hiçbir şey değişmiyor. Yalnızca yeni bir ayna koyuyor.)”[ix]

ÖZDEMİR İNCE

10 Haziran 2017

———————————————–

[i] Sosyal ve kültürel iktidarımız sıkıntılı (Hürriyet,29.5.2017)

[ii] AKP Genel Başkanı, çünkü bir Cumhurbaşkanı böyle konuşmaz.

[iii] Niyazi Berkes, Atatürk ve Devrimler, YKY 2016. S.224. “Toplum ve Devlet” adlı makale.

[iv] Özdemir İnce, Tarih Bağışlamaz, Varlık Yayınları, 1994; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004. “Peki Siz Neredesiz?” adlı yazı.

[v] Usa aykırılık, usdışılık

[vi] Umbero Eco, Reconnaitre le fascisme,  Ed.Grasset, 2017

[vii] Metin Sever-Cem Dizdar, 2.Cumhuriyet Tartışmaları, 1993

[viii] Özdemir İnce, Tarih Bağışlamaz, Varlık Yayınları, 1994; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004. “Barbarlar” adlı yazı.

 

[ix] Albert Camus, Defterler 1,İthaki Yayınları, 2002, s.91. “Mutlu Ölüm”.