TÜRBAN DARBESİ

 

30 yıldır yazdığım yazıların neredeyse tamamında haklı çıktım. Ben haklı çıktıkça Türkiye battı. İmam-hatipler konusunda, tevhid-i tedrisat konusunda, İslamcılar ve İslamcılıklar konusunda, cumhuriyet devrimleri ve karşı devrim konusunda, demokrasisiz demokrasi ve cumhuriyetsiz demokrasi hakkında ve nihayet günümüzün konusu türban hakkında…

Dediklerim, yazdıklarım, baktığım falda gördüklerim gerçeklesti diye göbek atıp şıkır yıkır oynayacak değilim.

Yaptıkları ve yapacaklarını tahmin ettiğim şeyler yüzünden AKP’ye ve tarikatın şeyhi R.T.Erdoğan’a kızmıyorum. Kafalarındaki programı uyguluyorlar. Adet olduğu üzere muhalefete de kızmıyorum. Benim öfkem AKP’ye oy vermeyen yüzde bilmem kaçlık kitleye karşı. Bu kitle hala Hürriyet, Milliyet, Sabah, Akşam ve benzeri modern havalı gazeteleri okumayı sürdürüyor; Haber-Türk, CNN-Türk, NTV ve SKY gibi afyonlu haber kanallarını izlemeyi sürdürüyor. Kendini ve haklarını savunmak için parmağını oynatmıyor. Sanki ölü toprağı serpilmiş üzerine.

İnsanlık onuruna sahip, çağının çağdaş laik bilincine sahip hiç kimse, okulların imam-hatipleşmesi, 18 yaş altında türban dayatması karşısında yerinde tepkisiz duramaz.

Türbanın dinsel hiçbir kaynağı yoktur. Türbanın Kuran tarafından zorunlu kılındığı yalandır. Bunu yıllar önce kanıtladım. İsterse Kuran’da yazıyor olsun, laik bir cumhuriyette cumhuriyetin yasaları geçerlidir. İlk ve ortaöğretimde türban istilasına yol açmak anayasaya ve devrim yasalarına aykırıdır.

Şu anda evimden, kitaplarımdan uzaktayım. Bilgisayarda bir tarama yaptım ve geçmişte Hürriyet gazetesinde yayınlanmış bazı yazılar buldum. Ve bu yazıya ekledim. Okunmasında fayda var.

Eski yazılarımdan birinden yaptığım alıntıyı okuyun, bin kez okuyun!

“Değerli okurlar, 26 Aralık 2007; 22, 23, 29 Ocak 2008; 2, 8, 9, 23, 30 Şubat 2008 ve 5 Mart 2008 tarihli yazılarımda yabancı dillerden de örnekler vererek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örnek olarak aldığı, Nur Suresi’nin 31.ayetinin Türkçeye yanlış çevirilmiş olduğunu kanıtladım. Ayette herhangi bir şekilde “başınızı türban gibi bir örtü ile sıkı sıkı örtün” denilmemekte, ama İslam öncesinden kalan geleneksel örtünün memelerin üzerine indirilmesi buyurulmaktadır. “Wal yadhribna bi khoumourihinna âla jouyoubihinna”. Bunun Türkçe anlamı şöyle: “(Söyle inanan kadınlara:) örtülerini göğüsleri üzerine indirsinler”. Fransızcası da şöyle:  “Dis aux croyantes: de rabattre leurs voiles sur leurs poitrines.” (Le Coran II, Traduction de D.Masson, Gallimard, Folio classique, S.434). Söz konusu ayetin İngilizce, Almanca, İtalyanca çevirilerine bakın. Yukarda yazdığım gibidir!

Sonuç olarak: Diyanet İşleri Başkanlığı, yanlış bir çeviri ve yoruma dayanan geçersiz fetvasını en kısa zamanda kaldırmak zorundadır. Çünkü yıllardır görev kusuru işlemektedir!”

***

Türban konusunda doğru ve gerçekleri yazdığım için ölümle tehdit edildim. “Beni neden öldürmek istiyorsunuz, nasıl olsa ölmeyecek miyim?” diye şaka yollu yazılar yazdım. Onlarca kez ceza ve tazminat davalarına muhatap oldum. Aşağıda bunun örneklerinden birini göreceksiniz. Onu da okuyun: 

İNCE VE HÜRRİYET’E SUÇ DUYURUSU!

Gündem – 20 Ekim 2010 19:13

Adalet Platformu, başörtüsü ve başörtülülere ağır hakaretlerde bulunan Özdemir İnce ve gazetesi Hürriyet hakkında suç duyurusunda bulunuyor.

Adalet Platformu, başörtüsü ve başörtülülere ağır hakaretlerde bulunan Özdemir İnce ve gazetesi Hürriyet hakkında suç duyurusunda bulunuyor.     Özdemir İnce, geçtiğimiz hafta Hürriyet’te yer alan “Türban Fesadı” başlıklı yazısında “Kur’an’da başörtüsüne yer verilmediğini, başörtüsünün İslam’la ilişkisinin olmadığını, İslam öncesi dönemde Arapların ve Yahudilerin güneşten sakınmak için başlarını örttükleri bir giysi parçası” olduğunu iddia etti. İnce, başörtüsü konusundaki asıl düşüncesini de şöyle açıkladı: “ Daha iyi anlaşılması için yazıyorum: Türban, kahverengi faşist gömleği gibi, gamalı haç gibi bir simgedir. Daha önce de arz etmiş idim!” Adalet Platformu üyeleri yarın saat 10.30’da Beyoğlu Adliyesi’nde İnce ve Hürriyet gazetesi hakkında, kutsal değerlere hakaret, halkı kin-nefret ve düşmanlığa sevk etmek, milleti inancından dolayı alenen aşağılamak suçlarının işlendiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunacak.

***

Sitenin okuru her geçen gün giderek azalıyor. Bu ülkenin insanı gaipten gelen ilhamla öğrenmek ve bilmek istiyor; beyninin tükrük bezi gibi bilgi salgıladığını sanıyor. Gazetelerdeki komik yazıları okuyarak gazını boşaltıyor. Atatürk rozetleri, Atatürk fincanları alarak cumhuriyeti ve devrimlerini savunduğunu sanıyor. Yazık ki ne yazık! Kendi düşen ağlamaz, iki gözü birden çıkar! Ve bir de görür ki AKP & ISID koalisyonu ülkeye selefi rejimi getirmiş.

Sonrası mı? Sonrası yandı gülüm keten helva durumu!

Özdemir İnce

25 Eylül 2014

***

TÜRBANLI DEMOKRASİ

 

TANAR araştırma şirketinin yaptığı araştırma anketini yanıtlayan 2256 kişinin yüzde 79’u “Cumhurbaşkanı’nın eşinin türban taşımasını laikliğe aykırı bulmuyor”muş… Bence de aykırı değil. Arkasında  eğer Milli Görüşcü siyasal partiler olmasaydı, üniversite öğrencisi hanımların türban takması da Cumhuriyet’i bunca tedirgin etmezdi.

Aslına bakarsanız, Bayan Erdoğan türban taşımasaydı da Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması aynı yoğunlukta tepkiye hedef olurdu. Sorun Bayan Erdoğan’ın  türbanı değil, Başbakan Erdoğan’ın, AKP’nin ve Milli Görüşçü parti tabanının zihniyeti. Bayan Erdoğan’ın türbanı kendi saçlarını gizlediği  gibi sorunun özünü de gizlemekte.

Başbakan Erdoğan, Makedonya’dan dönerken uçakta Cumhurbaşkanlığı konusunda verdiği demeç bazı iş çevrelerini, hukukçuları ve politikacıları rahatlatmış. Başbakan şöyle konuşmuş:

“Cumhurbaşkanının ülkemizde barışa, sevgiye, birliğe, beraberliğe, dostluğa zemin hazırlayacak, bu zemini iyi koordine edecek, tabii ki lider özelliği olan bir insan olması lazım. Bunun gayreti içinde bizler, vakti geldiğinde AK Parti grubu olarak bu ismin kim olacağına oturup karar veririz ve Meclis’teki demokratik haklarımızı da en ideal şekilde kullanırız.”

Başbakan’ın bu cümlesini duyup da içleri rahatlayanlar, kusura bakmasınlar, ya AKP militanı kimliği taşıyorlar ya da siyasetten anlamıyorlar.

Başbakan’ın sözlerinin yarısının içi boş. Yarısının içeriği var: “… AK Parti grubu olarak bu ismin kim olacağına oturup karar veririz ve Meclis’teki demokratik haklarımızı da en ideal şekilde kullanırız.”

Başbakan demokratik haklardan söz ediyor ama demokratik görev ve sorumlukları ağzına almıyor.

Başbakan inandığı, savunduğu demokrasi, demokratik etiğe uygun olmayan bir seçim sistemi sayesinde kazandığı milletvekili sayısıyla sınırlı.

Bir iktidarın seçimde kazandığı oy oranı ve çıkardığı milletvekili sayısı o iktidarın meşru olması için yeterli değildir.

Başbakan’ın ve partisinin Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkelerine saygılı olmadığı konusunda somut örneklere dayanan bir kaygı söz konusu. Anayasa’nın ilk dört maddesini önlerinde engel olarak gördükleri için hukuk devleti çerçevesinde meşruiyetlerini yitiriyorlar.

Anayasa ile sorunları olan birinin cumhurbaşkanı değil milletvekili bile olmaması gerekir. Anayasayı değiştirmek istemek başka onu yok saymak başka.

Başbakan kimliğiyle Anayasa yargısına karşı olduğunu ve yargı bağımsızlığını çiğnemeye hevesli olduğunu onlarca kez kanıtlayan birinin Cumhurbaşkanı olmasını sakıncalı bulanların düşüncelerini dikkate almak gerekir. Aslında, Anayasa ve Cumhuriyet ilkeleriyle sorunu olan bir kimsenin Cumhurbaşkanı olması sakıncalıdır ve böyle bir girişimi demokrasi kaldıramaz.

Hukukçular, anayasacılar ve politikacılar Bayan Erdoğan’ın türbanını unutup bunu tartışsınlar!

(HÜRRİYET,18 HAZİRAN 2006)

***

LAİK, ANTİLAİK, TÜRBAN-MÜRBAN

Kesinlikle bıkmak, kızmak yok ! Alimler saçmaladıkça ben iz sürmeyi sürdüreceğim ! Yeni Mürtecilerin saçmalıklarıyla baş edebilmek için haftada 5 yazı değil 50 yazı bile az gelir

Ülkemizin 24 ayar solcularından Ahmet İnsel 27 Mayıs 2007 tarihli Radikal 2’de CHP-DSP uzlaşmasını yerden yere vurduktan  sonra hüküm veriyor:

“CHP, AKP’ye karşı yürüttüğü ve tüm çatışmayı laik-anti laik kamplaşmasına hapseden ve AKP’yi milliyetçi kulvarda yarışmaya zorlayan tavrı, Türkiye’de özgün bir demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi sol sesin ortaya çıkmasını büyük ölçüde engelledi.”

Galatasaray Üniversitesi profesörü Ahmet İnsel öteki Yeni Mürteciler gibi gerçeklere fesat karıştırıyor.

Bir kez daha anlatayım: Türkiye’de laik-antilaik kamplaşmasını Anayasa, Devrim Yasaları ve laiklikle ilgili vatandaşlık hukuku zorluyor. Ahmet İnsel “Neden?” diye sormadan yanıtlayalım: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasa ve yasalar gereği laik bir varlıktır. Bunun zorunlu sonucu olarak her siyasal parti Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde kalmak zorundadır. Bu demokrasi kuralı dünyanın bütün demokratik ülkelerinde geçerlidir.

AKP, öteki Milli Görüş partileri gibi Cumhuriyet’in laiklik kuralını yok farzediyor, yeniden yorumlamak ve bu kurala İslamcı bir içerik kazandırmak istiyor.

AKP’nin tartışma konusu yaptığı, kapısını zorladığı, Cumhuriyet’in 4 temel niteliğinden biri. Ahmet İnsel bilmiyor mu? Bilmiyor ya da umursamıyor, önemli değil. Sonuçta AKP’nin suç ortağı oluyor. Ve,ve, AKP’nin ekonomik ve politik yıkıntıları saklamak için antilaik politika yürüttüğünü anlamıyor. Türkiye’de demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi sol sesin ortaya çıkmasına, laik cumhuriyeti savunarak, CHP engel olmuş…

Felaketler türlü türlü, bunlardan biri de galiba Ahmet İnsel’in öğrencisi olmak.

Nilüfer Göle’nin “Türban” maddesindeki kuntluğu devam ediyor. Nilüfer Göle “Çağdaş olmak nedir ?” (Sabah, 28 Mayıs 2007) diye sorup kendisi yanıtlıyor: “Eğitimli olmak, modern olmak, çoğulculuğa açık olmak, demokrasiye, insan haklarına ve bireysel haklara saygılı olmaktır. Burada ise çağdaşlık tanımı başörtüsüzlüğe indirgeniyor…. Müslüman kesimler de bugün çağdaş değerlere sahip oldukları için, eğer çağdaşlık tarifinden bakarsak onların da bu değerlere sahip çıkmasını, Türkiye’de modernliğin bir başarısı olarak görebiliriz.”

Nilüfer Göle, kendisiyle söyleşi yapan Belkıs Kılıçkaya hanımla birlikte bir Paris  kahvehanesinde oturmuş ahkam kesiyor. Sanki Türkiye’nin AKP’si tam anlamıyla eksiksiz bir moderniteyi temsil ediyor, Cumhuriyetçiler bunu görmeyip İslamcının, Milli Görüşcünün başındaki türbana takmışlar. Bunun adı da sosyolojik yorum.  Nilüfer Göle, Cumhuriyetçileri kör ve sağır sanıyor ve budala yerine koyuyor. Sanki Cumhuriyetçiler sosyolojik yorum yapmıyormuş gibi. Dilerim bu yılın Ramazan ayında Nilüfer Göle Türkiye’ye gelir, Paris’te giydiği yazlık kıyafetlerle Anadolu kentlerinde dolaşmak ve karnını doyurmak için açık bir lokanta aramak zorunda kalır. Ve uykusu kaçacağı için, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öteki Devrim Yasalarının gerekçelerini, günümüzdeki uygulama ve sonuçlarını düşünür.

 

(HÜRRİYET, 23 HAZİRAN 2007)

***

TÜRBAN TOTEMİ

Türbanın, komünistlerin orak-çekiçi, Nazilerin gamalı haçı gibi bir totem olduğunu daha önce de yazmıştım. Put olduğunu da yazmıştım. Ama totemin tarihsel anlamı konusunda bir açıklama yapmamıştım. Bu yazıda bu eksikliği gidereceğim.

Totem : İlkel topluluklarda, bir insan ya da bir insan topluluğuyla dinsel-büyüsel ilişkisi olduğuna ve o insanı ya da topluluğu koruduğuna, kader birliği kurduğuna inanılan hayvan, bitki, cansız nesne, doğasal olay… Totemciliğin (Totemizmin) ilk din olduğu kabul edilir.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında, Bayan Gül’ün türban tutkusunun kökenini araştırırken, bu tutkunun kaynağının İslam dini olamayacağını yazmıştım. Çünkü din âlimlerinin bir bölümü türbanla örtünmenin İslamî bir zorunluluk olmadığını söylüyorlardı (söylüyorlar).

Laik bir rejimde, herhangi bir eylemin herhangi bir dine uyup uymadığı dikkate alınmaz. Özellikle de kamusal alanda. Çünkü kamusal alan dinlerden arınmadan zaten laiklik söz konusu olamaz. Bu, laikliğin âmentüsüdür.

Ama, bir laik olarak, dinsel bir tavrı kendi içinde denetlemeye, kendi içinde tutarlıklık sınavına sokmaya hakkımız vardır. Buradan yola çıkarak, Bayan Gül’ün faizde parası olabileceğini, hatta dince haram sayılan faizden yararlanmış olabileceğini yazmıştım. Aslında Bayan Gül’ün ve arkadaşlarının tutarsızlığı sadece faiz değildi (değildir). Türban takanların gerekçeleri dinsel inançları ise, bu kimselerin, Cumhuriyet’in bütün devrimlerine özellikle de hukuk (aile hukuku, ceza hukuku, kamu hukuku, borçlar hukuku,vb.) devrimlerine karşı olmaları gerektiğini yazmıştım.

İslamcı yazıcılardan ve AKP lejyonerlerinden herhangi bir tepki gelmedi. Belki de yazımın anlamını kavrayamadılar. Ama İlhan Selçuk Cumhuriyet gazetesinde faizin haram olduğunu söyleyen âyetleri de yazınca kıyamet koptu. Hep birlikte İlhan Selçuk’a karşı saldırıya geçtiler. Faize bir kulp buldular diyelim, yabancı erkeklerle el sıkışmak neyin nesi ?

AKP’nin tanınmış lejyonerlerinden Fehmi Koru “AK Parti faizi kaldırsa, ‘laiklik elden gitti diye ilk bağıracaklardan biri Selçuk olacaktır” diye yazdığını Nazlı Ilıcak’tan öğrendim (Sabah, 6.11.07). Böyle bir  savunmaya ancak gülünebilir. Sorun faizi kaldırmak ya da kaldırmamak değil, faiz İslama göre haram mı değil mi ? Sorun bu ! Bazı Müslümanlar faizcilik yapıyor mu yapmıyor mu ? Elbette faizcilik yapanlar ve faiz yiyenler vardır Müslümanlar arasında. Kâr payı dağıtan İslamî bankanın icadı da dalavereden başka bir şey değil. AKP sıkıysa faizi kaldırmayı denesin, kapitalizm adamın gözünü kaşıkla oyar.

Türban totemi kamusal alanda laikliğe aykırıdır ! Ama Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk TSK’nın laiklik konusunda taraf olmaması gerektiğini ileri sürer. AB ve ABD Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliğini neden takıntı haline getirmiştir ? Fesadın giriş kapısı buradadır. Totemler simgeleşirler sonunda. Gamalı haç, orak çekiç, ıstavroz, yedi kollu şamdan ve türban olurlar. Türban sadece “bez parçası türban” değildir. Türban totemi, laik ve demokratik cumhuriyete karşı teokratik bir isyanı simgelemektedir !

(HÜRRİYET,17 KASIM 2007) 

***

TÜRBAN FESADI

Türban bir fesadın (komplo, conspiration) simgesidir. İsteyen ne yaparsa yapsın, CHP ne derse desin, bu saptamamdan bir milim geri adım atmam. İmam-hatiplerle birlikte Türkiye’yi bölen paylardan biridir. Üç bilinenli denklemin bir bilineni!

Türbancılar, kendilerine yakıştığı için taktıklarını söyleseler ağzımı açıp konuşmam. Bireysel tercihtir. Siyasal tercihin simgesi olarak sunsalar, o zaman tartışma başka boyut kazanır. Aslına bakarsanız, yakışma gerekçesini ileri sürseler de inandırıcı olmaz. Tek tip başlığın, kefen benzeri tek tip beden sargısının yakışması mı olur? Zevkler elbette tartışılmaz(!).

Ama işe dini inançlarını, Kuran’ı, inanç özgürlüğünü, insan haklarını karıştırıyorlar. Ve AKP iktidarı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı arkalarına alıp insanı enayi yerine koyuyorlar. Türbanın Kuran’a dayalı hiçbir dayanağı bulunmadığı tarafımdan onlarca kez kanıtlanmıştır. Önümüzdeki günlerde kanıtlamaya devam edeceğim.

Kuran başlarını örtsünler demiyor; cinsel organlarını (farj, furuj) saklasınlar, göğüslerini (yakalarını, memelerini) örtsünler, diyor. Başlarını, saçlarını örtsünler demiyor. Harama bakacak gözler, boyalı dudaklar, pembeleştirilmiş yanaklar açıkta, ama saçlar kapalı. Saçlar mı cinsel, yüzler mi cinsel? İnsan aklına hakaret edilmesin lütfen?

Kuran’a göre göğüslerini ne ile örtecek dikkatsız mümine (inanan)? Hımar (çoğulu: Humur) ile örtecek. Hımarın İslamla herhangi bir ilişkisi var mı? Yok! İslam öncesi dönemde Arapların ve Yahudilerin güneşten sakınmak için başlarını örttükleri bir giysi parçası.

Buyursunlar, imamlar, hacılar, hocalar, imam-hatipliler, ilahiyatçılar yazdıklarımın tersini kanıtlasınlar. Benim için işin dinî yönü demir kapı ile kapanmış ve mühürlenmiştir.

Buyursun siyaset bilimciler, tartışalım: Türban simgesi insan hakları, özgürlükler bağlamında tartışılabilir mi? Tartışılamaz! Bakın neden? Türban, kamusal alanda bir dinsel simge olarak Sünnî İslam anlayışının, Müslüman olmayan azınlıklar ve Sünnî olmayan Müslümanlar üzerinde bir baskı aracıdır. İnsan haklarına aykırı bir durum. Laik bir toplumda, kamusal alanın din ve inanç özgürlüğü bağlamında nötr olması gerekir. Oysa türban, bu nötr alana yapılan saldırıdır (tecavüz, ihlal, violation). Ve laiklik saldıranı değil saldırılanı korur. Laiklik, zaten bireyi ve toplumları dinlerin saldırısına karşı korumak için ortaya çıkmıştır.

Gelelim modern mahremcilerin abrakadabrasına: Onların sosyolojik saptamalarına göre, mutaassıp, muhafazakâr ailelerin kızları türban sayesinde evden dışarı çıkıp kamusal alanda boy gösterebiliyor ve üniversiteye gidebiliyormuş. Yoksa evden dışarı adım atamazlarmış! Şecaat arz ediyorlar: Hani türban kızların özgür tercihleri idi? Çoğu Cumhuriyet karşıtı ailelerin 18 yaşından büyük vatandaşlara yaptıkları baskının özgürlük ve insan hakları ile neresi örtüşmekte, tepeden tırnağa ihlal değil mi? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, AİHM kararlarına gönderme bile yapmadım. Buyurun sofraya!

Daha iyi anlaşılması için yazıyorum: Türban, kahve rengi faşist gömleği gibi, gamalı haç gibi bir simgedir! Daha önce de arz etmiş idim!

(HÜRRİYET, 12 EKİM 2010

***

ABRAKADABRACILIK

1 Ekim 2010 tarihli Vakit gazetesi “Oku Kemal Oku!” diye kendinden emin bir manşet atmış, gevrek gevrek gülüyor. Serdar Arseven imzalı haber şu satırlarla devam ediyor:

“CHP lideri Kılıçdaroğlu, başörtüsü sorununun çözümü konusunda ehliyeti olmayan kişi ve kurumlardan görüş almaya çalışırken, Atatürk’ün hazırlattığı Devrim Yasası da sorunun çözüm adresi olarak Diyanet’i işaret ediyor.”

Vakit muhabiri kıs kıs gülerek, kasım kasım kasılarak 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye Vekâletlerinin İlgasina Dair Kanun”un 1.maddesine gönderme yapıyor. Yapıyor da kıs  kıs gülme sırası bizde: 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı yasa, çok önemlidir ama Anayasa’nın 174.maddesi tarafından korunan 8 devrim yasası (inkilap kanunları) arasında yer almaz. Ancak onlar kadar önemlidir. Bu yasayı, bir numaralı Devrim Yasası olan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu izler. 429 sayılı yasaya sahip çıkacaksın ama 430 sayılı yasanın (ve öteki 7 yasanın) yeminli düşmanı olacaksın. İşte bu olmaz! Vakit gazetesinin söz konusu Devrim Yasaları’nı referans verdiğine ilk kez tanık olmaktayız ki haydi hayırlısı.

Günümüz Türkçesi ile 429 sayılı yasanın 1.maddesi şöyle : “Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bulunmak Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Onun kurduğu Hükümete aittir. İslam dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri, dini kuruluşların idaresi, Cumhuriyetin başkentinde yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının ilgi ve yetkisine bırakılmıştır.”

Aslında 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunu refarans gösteren Diyanet İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik. Bu daha güzel, karşımızda bir gazeteci değil yüksek sorumluluk ve yetkisi olan bir kişi var. Devlet Bakanı Çelik, türban fesadıyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aldığı bir kararı gösteriyor. Diyanet İşleri Başkanlığı türban takma zorunluluğunu ünlü Nur Suresi’nin 31.ayetine dayandırıyor.

Değerli okurlar, 26 Aralık 2007; 22, 23, 29 Ocak 2008; 2, 8, 9, 23, 30 Şubat 2008 ve 5 Mart 2008 tarihli yazılarımda yabancı dillerden de örnekler vererek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örnek olarak aldığı, Nur Suresi’nin 31.ayetinin Türkçeye yanlış çevirilmiş olduğunu kanıtladım. Ayette herhangi bir şekilde “başınızı türban gibi bir örtü ile sıkı sıkı örtün” denilmemekte, ama İslam öncesinden kalan geleneksel örtünün memelerin üzerine indirilmesi buyurulmaktadır. “Wal yadhribna bi khoumourihinna âla jouyoubihinna”. Bunun Türkçe anlamı şöyle: “(Söyle inanan kadınlara:) örtülerini göğüsleri üzerine indirsinler”. Fransızcası da şöyle:  “Dis aux croyantes: de rabattre leurs voiles sur leurs poitrines.” (Le Coran II, Traduction de D.Masson, Gallimard, Folio classique, S.434). Söz konusu ayetin İngilizce, Almanca, İtalyanca çevirilerine bakın. Yukarda yazdığım gibidir!

Sonuç olarak: Diyanet İşleri Başkanlığı, yanlış bir çeviri ve yoruma dayanan geçersiz fetvasını en kısa zamanda kaldırmak zorundadır. Çünkü yıllardır görev kusuru işlemektedir!

(HÜRRİYET,13 EKİM 2010)

***

TÜRBAN SADECE TÜRBAN DEĞİLDİR!

Türban fesadı konusunda yazdığım yazılar kimilerini çıldırtıyor. Gazetelerindeki köşelerinde, televizyon ekranlarında beni hedef gösterip hakkımda “Vur emri” veriyorlar. Benim bu konuda yetkim olmadığını ileri sürüyorlar: Arapça bilmiyormuşum, ilahiyat eğitimi almamışım. Bu durumda benim “Fransız dili ve edebiyatı” dışında hiçbir konuda yazı yazmamam gerekiyor. Oysa yazıyorum ve çok iyi yazdığımı biliyorlar. Kuran’ı Kerim’i Türkçe, Fransızca ve İngilizcelerinden okuyorum. Yabancı dil bilenlere, Kuran’ı bildikleri yabancı dilde okumalarını salık veririm. Çünkü bu çevirilerde hiçbir aşırı yorum yok. Oysa Türkçe çevirilerin çoğu sapmalarla, saptırmalarla dolu. Din konusunda  dünya çapında bilgin Arap danışmanlarım var. Demek ki: Bu konuda yazanların yüzde 99’undan  daha yetkiliyim.

Değerli okurlar, türbanla saçları örtme zorunluluğu konusunda Kuran metninde hiçbir dayanak yok. Bu durumu iyi kavramak için, Prof.Dr.Suat Yıldırım’ın “KUR’ÂN-I HAKÎM’in açıklamalı MEALİ” adlı çevirisinin 359. sayfasında yer alan NUR SÛRESİ’nin 31.ayetinin tamamını birlikte okuyalım: “Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korunmalarını söyle! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Ziynet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocukları dışında kimseye göstermesinler.”

24/31. ayette yer alan baş örtüsü (hımar) Arap yarımadası kavimlerinin binlerce yıldır çöl güneşine ve rüzgârların savurduğu kumlara karşı korunmak için başlarına taktıkları geleneksel örtü. Kuran, bu örtülerin uçlarının göğüsleri örtecek şekilde salınmasını söylüyor. Türkiye’de 21.yüzyılda güneşten sakınmak için başka çareler var ve zaten çöl kumlarından korunmanın da gereği yok. Çok uzun zamanlardan bu yana kadınların göğüslerini örten, saklayan giysiler ve başka şeyler var. Bütün Müslüman kadınlar pek güvenli olmayan örtünün dışında başka giysiler ve parçalarıyla göğüslerini örtüyorlar.

Peki, Nur (24) Suresi, 31.ayet, kadınların mahrem yerlerinden habersiz çocuklar ve erkeklikten kesilmiş hizmetçiler de aralarında olmak üzere, kadınların kendilerini sakınmak zorunda olmadıkları da yazıyor. “Kadınların mahrem yerleri” nereleri acaba? Demek ki günümüz kadınları  1400 yıl öncesinin kadınlarına göre çok daha korunaklı, çok daha iffetli!

Gerçek bu! Türbanın herhangi bir kutsallıkla hiçbir ilişkisi yok. Bunu yazarak kadınlara hakaret etmek mümkün değil. Söz konusu ayetin Türkçe çevirisi yukarıda yer alıyor. Aklı olan, gerçeği kolayca anlar. Ancak türban, İslamcı militanların gözünde sadece türban değil, Cumhuriyet’e karşı bir başkaldırı simgesi. Demokrasiyle, insan haklarıyla, herhangi bir bireysel özgürlükle hiçbir ilişkisi yok! Yazdıklarımın tamamı belgeli, kanıtlı. Kuran’a saygısızlık söz konusu bile değil. Tam tersi! Yazılarıma saygı duyulması gerekir!

(30 EKİM 2010, CUMARTESİ)

***

TÜRBANIN GERÇEK KAYNAĞI

Güney Kore ziyareti öncesi havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı ve eşinin “İlköğretimde baş örtüsünü yanlış” bulduklarını açıklamalarının hatırlatılması üzerine, “Ben özgürlüklerin tanımı noktasında bireysel açıklama noktasında değilim. Çünkü, özgürlüklere olan inancım çok farklı” demesi türban fesadının artık ulusal tehlike noktasına (!) geldiğinin trajik bir kanıtı. (Bu “nokta” sözcüğü konusunda özel bir yazı yazacağım.) Bu nedenle “türban” konusunda bir kez daha sondaj yapacağım:

İlk yapmamız gereken türban ile başörtüsü arasına geçirimsiz bir Çin seddi çekmek. Bir çağdaş simge olan türban “türban”dır. Geleneksel ve töresel başörtüsü ile hiçbir hısımlığı ve akrabalığı yoktur! Bir çağdaş simge olan türbanın insan haklarıyla, bireysel özgürlüklerle, demokrasiyle, dinle ve kitapla hiçbir ilişkisi yoktur. İslamî cihadın simgesi  olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi türbanın soyağacını yazalım:  Vahhabilik – Selefilik- Müslüman Kardeşler – Milli Görüş – (Fransa, Almanya) İslami Cemiyeti ve Türban.

Yukarıda yazdığım silsilenin temel amacı toplum içinde toplum, yani paralel toplum yaratmaktır. Yani bir Hıristiyan ya da laik toplum içinde, aidiyetin vatandaşlık değil fakat İslami inanç olduğu bir kavga (cihad) toplumu yaratmak. Bu toplumda cami toplumsal ve dinsel hayatın merkezi olacaktır. Türban da bu hareketin simgesidir.

Bilindiği gibi yukarıda belirttiğim silsilenin her ülkede özel siyasal partileri vardır ve Taliban, Hizbullah, Hizb ut-Tahrir, El Kaide gibi örgütler bütün dünyayı ele geçirmeyi ve İslamlaştırmayı hedefleyen bir toplu hareketin silahlı vurucu gücüdür.

Vahhabilik konusuna birkaç özel yazı ayırmak gerekir ama şimdilik siz kendiniz araştırma yapabilirsiniz. Ben sadece Vahhabiliğin XVIII yüzyılda Abdülvahab bin Muhammed tarafından kurulan ve Osmanlı’nın başına bela olan bir siyasal tarikat olduğunu söyleyeceğim. Bu tarikat kendisinin dışında kalan Müslümanları kâfir saydığı için şiddet kullanmayı mubah görür. Vahhabilik, Suudi Arabistan devletinin resmi inancıdır. Bu devlet Vahhabi-Selefi inancını dünyaya yaymak için petro-dolarlarını dünyanın dört bir tarafında kullanır. Bütün İslami terör örgütlerinin parasal kaynağı Suudi  hazinesine dayanır. Bu para legal planda “islami eğitim” ve “islami bankacılık” alanlarında yatırım ve destek olarak kullanılır.

Türbanı kendi inançları için taktığını, bireysel özgürlüklerinin gereğini yaptığını ileri süren kızlarımızın, kadınlarımızın bu kirli ilişkilerden haberli olduklarını sanmıyorum. Ancak türbanı bir fesat simgesi olarak kullanan kişi ve örgütlerin uluslar arası şer şebekelerinin içinde yönetici olarak yer almamaları mümkün değil. Türban programı şimdi ikinci evresine gelmiş bulunuyor: Yediden yetmişe bütün kadınları türbanlamak! Bundan sonraki hedef ise Laik Cumhuriyet ile silahlı ya da silahsız hesaplaşmak. Bizim türbanlılar kendi adlarına Cumhuriyet’e direndiklerini sanıyorlar. Vahhabilik tarafından kullanıldıklarının farkında bile değiller.

(HÜRRİYET, 17 KASIM 2010)

***

TÜRBANIN ALTINDA GİZLENEN GERÇEK

Televizyonlara çıkan türbanlıların ve türbancıların muzaffer ve saldırgan edalarını hüzünle izliyorum. Zafer kazandıklarını sanıyorlar. Oysa, o duygu ile dolup-taştıkça tutsaklık ve çıkmazları giderek artmakta ama bunun hiç farkında değiller.

Türbanın dinsel inançlarının bir simgesi olduğunu sanıyorlar. Oysa türban, kadının ezilmesinin, posalaşmasının, sömürülmesinin, siyasal anlamsızlığının; kapitalizm ve emperyalizmin simgesi. Türbanın kadının özgürleşmesinin ve isyanının simgesi olduğunu söylüyorlar. Acaba öyle mi?

***

Daha önceki yazılarımda tavsiye ettiğim bir kitaptan (Faik Bulut, “Kadın ve Tesettür, Cumhuriyet Kitapları) bir alıntı yapacağım:

“Mısır Müslüman Kardeşler hareketinin önde gelen isimlerinden Muhammed Abu’l Fettuh, bir süre önce çıktığı el Cezire kanalında açıkladı: ‘1968’de Mısır’daydım. Tesettürlü hiçbir kadına rastlamadım. Şimdi ey kardeşlerim, Allah’ın açık ve inkar edilmez zaferine bakınız: Allaha hamdolsun ki evler, sokaklar, caddeler, salonlar ve işyerleri tesettürlü kadınlarla dolup taşıyor” (S.234)

Ama, Mısırlı kadın yazar Huveyda Taha, 18 Ekim 2006 tarihli “el Kuds el Arabi” gazetesinde yayınlanan “Tesettürün Örttüğü Gerçekler” adlı makalesinde şunları yazıyor:

“Evet, tesettür bir isyan yoludur. Ancak umutsuz kadınlarla erkeklerin isyanıdır bu. Ne ki, bu isyan ülkeyi, üzerinde savaşlar verilen yer altı ve yerüstü zenginliklerini savunan bir isyan değildir; ulusları ileri götürecek bir isyan değildir. Bu, gerçekte kendisine isyan edilmesi elzem olan (içi boş) bir isyandır.” (S.234)

***

Türbanlı ve türbancı kadınlarımızı dinledikçe, okudukça, bunların dünyayı anlayıp değerlendirmekte Arap ülkelerine dağılmış hemşirelerinin çok gerisinde kalmış olduklarını hüzünle fark ediyorum.

1970’ler türbanın, tesettürün yükselişe geçmesinin tarihidir. Çünkü 1970’ler Afganistan içsavaşıyla birlikte İslamcı direniş ve terörünün tırmanışa geçmesinin ilk yıllarıdır. Aynı yıllar Suudi petrol dolarının ortalığa yayıldığı yıllardır. Suudi Arabistan’daki monarşist rejim baskıcı erkekliğin de simgesidir. Suudi Arabistan zenginleştikçe kadın üzerindeki erkek baskısı da artmıştır. Bu monarşi, aynı zamanda (bir antitez olarak) erkeği hadımlaştıran bir rejimdir: İçeride, dışarıda ve bölge çapındaki siyasetlerinde bu sakatlanmış erkekliğin yansımalarını bulmak mümkün. Çünkü rejim sahiplerinin tamamı, erkek olmanın bilinciyle, her faaliyetlerinde bunu kanıtlamanın yol ve yöntemine başvururlar. Paranın tadını çıkartırlar: Parayı bastırıp kadını kullanırlar.

Yoksul erkeğin trajedisi daha çarpıcıdır: Yoksul ve abazan erkek, eline silah ve iktidar geçinde, engellenmiş,hadım edilmiş erkekliğinin tepkisi olarak kadını kapatır, kilit altına alır.

Yaptığı ilk iş budur! Afganistan’da, Irak’ta, Mısır’da, Cezayir’de, Hamas’ın Gazze’sinde bu böyle olmuştur. Bu nedenle bizim türbanlılara ve türbancılara içim acıyor: Sizin ne işiniz var Arap travmasıyla? Sizin koskoca bir Cumhuriyetiniz var!

(HÜRRİYET, 23 KASIM 2010)