TÜRK EDEBİYATININ ADAM OLMA İHTİMALİ ya da EDEBİYATTA AKP AHLAKI

İstanbul’a göçmeden önce (1988) Ankara’da oturuyorduk. Ataol Behramoğlu ile Çankaya’dan Kızılay’a inerken bana “Yahu ihtiyar memlekette doğru-dürüst bilen yok, imge nedir bir yaz da millet öğrensin!” diye talimat vermişti.  (Kendisine teşekkür ederim).Talimatını yerine getirdim ve Varlık dergisinin temmuz, ağustos, eylül, ekim ve kasım 1983 (Sayı:910-914) sayılarında yayımlanan  “İmge ve Serüvenleri”[i] adlı 50 sayfalık bir yazı yazdım. Benim, edebiyat teorisi (kuramı) alanında yazdığım ilk program yazısıdır. Arkası gelecektir. Bu kitabı, Tabula Rasa[ii], Yazınsal Söylem Üzerine[iii] ve Şiirde Devrim[iv] adlı kitaplarım izledi.

Bu dört kitap, bir Türk’ün kaleme aldığı,  edebiyat kuramı sınıfına giren ilk özgün kitaplardır. Çoğu Varlık, Adam Sanat, Yazko Edebiyat, Yarın, Broy, Yeni Düşünce dergilerinde, 1978-1993 yılları arasında yayımlandı. Şu anda ülkemizin üniversitelerinde  Türk Dili, Dilbilim, Fransızca ve İngilizce anabilim dallarında başvuru (referans) kitapları olarak kullanılmaktadırlar. Bu kitapların ortaya çıkmasında Mehmet Fuat üstadın ısrarlı teşviki etkili olmuştur.Kendisine binlerce teşekkürü borç bilirim.

Bu kitapları yazmama şu nedenler etkili olmuştur: Üniversite hocaları yapısalcılık, göstergebilim, postmodernizm gibi akımları Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca kaynaklardan  ham olarak (aynen) aktarıp hiç tartışmıyorlardı. Falanca şöyle demiş, filanca böyle demiş… Üstelik, karmaşık metinleri daha da karmaşık hale getirip zavallı okurlarının kafasını  iyice karıştırıyorlardı. Sadece okurlar mı, İlhan Berk gibi kart şairler bile, bir çözümleme ve değerlendirme yöntemi olan yapısalcılığı bir yaratı ve yazma yöntemi sanmaya başlamışlardı.

Sözünü ettiğim dört kitap, edebiyat ortamı (eleştirmenler, şairler, yazarlar) için  eğitici olması amacıyla yazıldı. Bu bakımdan ders kitabı sayılabilirler. Kitaplara ve dergilerde yayınlandıkları zaman yazılara, tek bir eleştirmen, şair ve yazar karşı çıkmadı, yerici ya da öğücü yazı yazmadı. Ama yazılarımı, çoğunlukla, adımı anmadan, referans vermeden babalarının malı gibi kullandılar. İmgenin ne olduğunu  ilk kez ayrıntılı olarak ben yazdım ama sanki ben bu konuda hiçbir şey yazmamışım  gibi yazılar yazdılar. Büyük bir çoğunluk sanki bu kitaplar yazılmamış gibi kendi beyinlerinin salgıladığı (!) zırvaları okura bilgi diye sundular.

KURAMSAL 1

Edebiyat ve sanatların içinde yer aldığı kültür bir ovaya benzer, akarsuların getirdiği alüvyon ile oluşur. Alüvyon denizi doldurarak karaya toprak ekler.Bütün sanatların, bilimlerin gelişmesi ovanın oluşumuna benzer. Newton yerçekimini bulmasaydı Ay’a gidilmez, uzay bilimi gelişmezdi. Bilimde, her ciddi bilim adamı, alanında, kendisinden önce yapılan çalışmaları bilir, bilmek zorundadır. Bilimin var olan duvarına kendi tuğlasını, demiryoluna kendi rayını ekler. Biri belli bir konuda bir şey yazar, bir başkası bunu okur, bir katkısı olacaksa  kendi yazısını bir ekleme olarak yazar. Okuduğu yazıyı geliştirir. Yazısında okuduğu yazının yol gösterici payı vardır. Ya da eksik ve yanlışlarını eleştirir, ki bu da bir katkıdır. Bir ülkenin bilimsel ve yazınsal varlığı böyle oluşur.

Edebiyat ve sanatta da olan olması gereken budur. Bildiğim ülkelerde böyle oluyor ama Türkiye’de  olmuyor. Bir zamanlar “Gelenekten Yararlanmak” diye bir saçmalık vardı. Halk şiirini, Divan şiirini kabaca öykünürseniz, Osmanlıca ya da yerel sözcük kullanırsanız, gelenekten yararlanmış oluyordunuz. Bu şematik kolaycılıkla mücadele etmek için Hilmi Yavuz ve tilmizleriyle yıllarca boğuştum.

Anlam, söylem, yüzey yapı, derin yapı, dil ve anlam, söylem, yazınsal söylem, şiir dili, nesnel karşılık konularında yapılan ve tekrarlanan yanlışları düzelttim. Tamı tamına 950 sayfa. Ama bu dört kitabın dışında öteki kitaplarda da yer alan yüzlerce sayfa yazı var. Bu yazıları beynim salgılamadı, beyin denen aküyü doldurmak için kitaplar satın aldım ve binlerce öro para ödedim. Neden ?

KURAMSAL 2

Uygar ülkelerde çalışmalar birbirine ekleniyor, bu sayede Kültürel Yapı yükseliyor, ilerliyor. Sanki bir bayrak yarışı. Bizde böyle olmuyor: Şair önünde yükselen ve uzayan şiir binasını görmüyor, işe sıfırdan başlıyor ve sıfırdan öteye gidemiyor. Üzerine oturduğu bir temel yok. En iyi yaptığı şey İkinci Yeni şairlerinin yaptıklarını daha alt düzeylerde tekrarlamak. Kuram ve Poetika alanlarında da böyle. Bu alanlarda bir Türk’ün kalem oynatabilmesi için en azından Fransızca, İngilizce ve Almanca dillerinden birini çok iyi düzeyde bilmesi gerekir. Bilmiyorsan bilenlerin  kitaplarını okuyacaksın ve varsa başkalarını. Dil bilenler ve akademiksiyenler de örneğin Özdemir İnce’nin yazdıkları doğru mu yoksa üfürük mü, araştıracaklar.

Türk Edebiyat alanı, Türk siyaset alanı kadar sefil. “Modern Türkçe Şiir Antolojisi” diye adı saçma bir antoloji yayimlandı, benden başka itiraz eden çıkmadı. Hatırlarsınız, ben noter kanalıyla, yeni basımda şiirimi yasakladım. Şairlik, yazarlık, sanatçılık (şarkıcılk değil) şövalyeliğe benzer. Gerektiğinde kurallı düello yapacaksın. Yürek ister. Küçük adamların, dilencilerin işi değildir.

Benim yaptığım şey meslek etiğinin alfabesidir. Edebiyatın etiği olmazsa, herkes sıfırdan başlar ve çizdiği çemberin içinde kalır.

***

Söylem nedir? Siyasetçilerin, gazetecilerin sandığı gibi “söylenmiş söz (laf)” gibi bir anlamı yoktur. Dil içinde yer alan özel bir dildir: Edebiyat Söylemi (Yazınsal Söylem), Hukuk Söylemi, Felsefi Söylem… Her mesleğin neredeyse kendi söylemi vardır. “Her mesleğin kendi dili vardır” desek olmaz mı? Elbette olur ama “söylem” desek daha iyi olur.

Ha, bir de üslup var. Araya, sonuç olarak üslup girince sıralama şöyle oluyor: Dil—- Söylem (Özel Dil)—–Üslup (Kişisel dil). Üslup (kişisel dil) söylemin (özel dilin) içindedir; söylem (özel dil) dilin içindedir.

Sözel ve yazılı iletişimde, söylem bir başka söylemin yerini alamaz. Bir duruşmada yer alan yargıç, savcı ve avukat hukuk söyleminin yerine yazınsal söylemi kullanamaz. Kullanırsa gülünç olur. Bundan dolayıdır ki insanlar dava yargılamalarında kendilerine avukat tutarlar.

Söylem bundan daha açık nasıl anlatılır bilmiyorum.

Mikhail Bakhtin Söylem’in bir toplumsal olgu olduğunu söyler ve şöyle tanımlar:

“Toplumsal öbeklerin, kuşakların, dönemlerin özel bir bilgi ya da iletişim alanında kullandıkları özel dile söylem denir.”[v]

Benim tanımlamam bir başka türlü. Ancak Bakhtin “kuşaklar” diyerek zaman faktörünü eklemiş. Söylemin değimez olmadığını işaret etmiş. Şimdi, bu bağlamda kendimden bir alıntı yapacağım:

[DİLİN YAZINSAL (SANATSAL) İŞLEVİ[vi]

YAZINSAL SÖYLEM ÜZERİNE

Yazınsal metinde dilsel bildirinin kendine yönelik olduğu cümlesinin Türkçeye aktarılmasından bu yana kendilerini biçimci sanan, ‘dilci’ yazarlar arasında büyük bir şenlik başladı. Bu cümlede kendilerine bir dayanak bulduklarını sanmaya başladılar. Hele bu cümleye Roland Barthes’m “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz”[vii]  cümlesi de eklenince kendileri gibi düşünmeyenlere iyice yukarıdan bakmaya başladılar. ‘Niçin yazmalı?’ sorusunun pabucu dama atıldı, ‘Nasıl yazmalı?’ sorusu cankurtarana dönüştü. Roland Barthes, başka durumlarda yaptığı gibi, sonradan bu görüşünden caydı mı, bilmiyorum. Ancak, bu iki soruyu birbirinden ayırmak ve dahası karşı karşıya getirmek, bence, militanca bir davranış. Bir yazarın kendi kendine, ‘Niçin yazıyorum?’ ya da ‘Niçin yazmalı?’ sorusunu sorması niçin edebiyat dışı bir soru olsun? Dikkat ederseniz, halka hizmet, dünyayı değiştirmek, yoksulların hakkını savunmak gibi birtakım savlar ileri sürmüyorum. Ama böyle bir tutuma herhangi bir yazarın uzak durması gerektiğini de söyleyemem. Toplumsal içeriği olan bir metnin, yazınsal metin olamayacağını ise hiç kimse söyleyemez. Yazar, nasıl yazacağını biliyorsa, ürünü niçin yazınsal olmasın? Roland Barthes’ı ve bu soruları yanıtlamayı Roman Jakobson’a bırakıyorum: “Yazınsal dil kuramı, ancak, şiir bir toplumsal olgu olarak ele alınırsa, yazınsal bir lehçebilim (dialectologie) yaratılırsa gelişebilir.”[viii]  “Ne Tynianov,  ne Mukarovsky, ne Chklovski, ne de ben sanatın kendi kendine yeterli olduğunu savunuyoruz. Tam tersine, sanatın toplumsal yapının bir parçası olduğunu, başkalarıyla (başka bileşenlerle) bağlantılı (ilişkili) bir bileşen, değişken bir bileşen olduğunu gösteriyoruz, çünkü sanatın alanı ve onun toplumsal yapının öteki alanlarıyla ilişkisi eytişimsel olarak durmadan değişir. Bizim belirtmek istediğimiz şey, sanatın ayrılıkçılığı değil, fakat estetik işlevin özerkliğidir.” [ix]

Sanat toplumsal yapının bir parçası ise (ki öyledir), yazın toplumsal yapının içinde yer alıyorsa, yazar kendisine ‘Nasıl yazmalı?’ sorusunu da, ‘Niçin yazmalı?’ sorusunu da sorabilir.

Biz burada biraz duralım ve yazınsal işlevin egemen olduğu bildiride, bildirinin kendisine yönelmesini bir örnekle irdeleyelim:

Deniz kıyısında bir arkadaşınızla birlikte bir kahvede oturduğunuzu düşünün. Sizin sırtınız denize dönük. Bir ara, arkadaşınız, “Eyvah, iki tanker çarpışacak!” diye haykırınca, hemen denize dönüp çarpışmak üzere olan iki tankere bakarsınız ve hiç kuşkusuz, o anda çarpışmanın sonuçlarını düşünüp korkuya kapılırsınız. Arkadaşınızın cümlesinin bildirisinin işlevi bağlama yöneliktir, göndergesel bir işlevdir ve sizi metin dışına (nesnel dünyaya) gönderir. Bu bildiri pragmatik olduğu için yazınsal değildir.

Ama deniz kıyısında bir roman okumakta olduğunuzu düşünelim ve ‘İki tanker çarpışacak’ cümlesini romanın kahramanlarından biri haykırsın; o zaman romanın yazılı metninden başınızı kaldırıp çarpışmakta olan iki tankeri denizde aramazsınız. Bir yazınsal yapıt olan romandaki bildirinin kendine dönük olması, kendi üzerinde odaklanması basit olarak işte böyle bir şeydir. Ama şu da var: Romandaki olayları gözünüzde canlandırmak gibi bir alışkanlığınız varsa, daha önce tanığı olduğunuz bir olaydan ya da tanker çarpışması gördüğünüz bir filmden yararlanarak kafanızda bir görüntü canlandırırsınız. Ama sonuç olarak, söz konusu cümlenin anlamı ve göndermesi (référence) nesnel dünyada değil, fakat romanın yazılı metnindedir. Bir yazınsal dilde bildirinin kendine dönmesi, bizim bir yeğlememiz değil, fakat bu tür bildiriyi öteki beş bildiri türünden ayırt eden bir saptamadır. Çünkü, bildirisi kendi üzerinde odaklanmayan hiçbir yazınsal cümle yoktur.][x]

***

“Yazınsal Söylem” konusunda onlarca kitap okudum ama hiçbiri yazınsal söylemin ne olduğunu benim “deniz kazası” örneğiyle somutladığım gibi somutlayarak anlatmıyorlardı. Yazınsal söylem konusunda yazan her ölümlü alıntıladığım bölümle, yazının tümüyle ve adı geçen kitapla boğuşmadan tek satır yazamaz, Yazınsal Söylem konusunda. Çünkü bu metin ve bu kitap çağdaş bir Türk şair ve yazarının dünyanın en önde gelen edebiyat bilgin ve kuramcılarıyla boğuşa boğuşa kaleme aldığı ve zaman zaman onlara katkıda bulunduğu ilk ve şimdilik tek yapıttır. Peki Özdemir İnce doğru mu,  yoksa yanlış mı söylüyor. Bunu açıkca söylemeden ve kaynak göstermeden  malumat aktarımı yapamazsınız.

Şimdi gelelim bu etik (ahlak felsefesi, törebilim)  ve deontolojik  (meslek ahlakına değgin) yazının yazılma nedenine:

İki aylık şiir dergisi ŞİİRDEN mart-nisan 2016 sayısında “Şiir Odağında: Yazınsal Söylem ve İşlevi” konusunda bir dosya açmış. Dosyada Mustafa Durak[xi], Ogün Kaymak[xii] ve Soner Demirbaş’ın[xiii] yazıları var. Üç yazı da hem bilimsel, hem yazınsal açıdan kusurlu. Üçü de yazdıkları konuda sıfırdan başlıyorlar. Sanki Türkiye’de  bu konuda hiç yazı ve kitap yayınlanmamış gibi. Bu nedenle üç yazı da okunur ama eleştirmeye değmez.  Sadece, Türk edebiyatının  müzmin marazı olan “AKP ahlakı”nı eleştirmeme vesile oldular. Biliyorsunuz, başta Başyüce Erdoğan olmak üzere bütün ileri gelenleri, kendilerinden önceki iktidarların ve özellikle de 1923-1950 dönemi hükümetlerinin ülkeye tek bir ağaç dikmediklerini söylerler.

Son söz: Başta yüzey yapı  (soldan sağa yazılan ve okunan dize) ve derin yapı (yukardan aşağı – düşey- oluşan çağrışımsal anlam) olmak üzere ülkemizde yayınlanan en mükemmel yazı belki de Alexander Zolkovki’nin Şiir[xiv] adlı yazısıdır. Bu yazıyla ilgili olarak benim Şiirsel Söylemin Bir Yapı Çözümlemesi Üzerine[xv] başlıklı yazımı da okuyabilirsiniz.

Özdemir İnce

8 Mart 2016

[i] Özdemir İnce,  Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 4.baskı, 2011, s.21-71

[ii] Özdemir İnce, Tabula Rasa, İmge Yayınları, 3.baskı, 2011.

[iii] Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, 3.baskı, 2013

[iv] Özdemir İnce, Şiirde Devrim, 3.baskı, 2015

[v] Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, İmge Yayınları, 3.Baskı, 2013, s.9

[vi] age. s.100

[vii] Roland Barthes, Yazı Nedir?, Yayına Hazırlayan: Enis Batur, Hil Yayın, 1987, s.75

[viii] Roman Jacobson, Huit Questions de poétique, Points/Sdiyions du Seuil, 1977,s.13

[ix] age. s.45

[x] Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, İmge Yayınları, 3.Baskı, 2013, s.100-102

[xi] Prof.Dr.Mustafa Durak : (Balıkesir 1968) Uludağ Üniversitesi öğretim üyelerinden, yazar. İlk ve ortaöğrenimini Balıkesir’de, yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. 1985’te Paris’te Sorbonne Üniversitesinde “Türkçe ve Fransızcada Çatı” çalışmasıyla doktor, 1987’de “Rıfat İlgaz’ın Hababam Sınıfı Oyunlarında İleti” çalışmasıyla doçent, 1993’te de Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Fransız Dili Eğitimi alanında profesör oldu. 1980’li yılların sonundan bu yana Bursa’da yaşıyor.

[xii] Ogün Kaymak: 1964 İstanbul doğumlu. Yaşamının ilk yılları Ünye, İzmir ve İstanbul’da geçti. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi mezunu. Tıbbi görüntüleme uzmanı. İki kız babası.1984’ten beri şiir çalışıyor. İlk kez Son Kişot dergisinde ürünleri yayımlandı. Sonrasında şiir, deneme ve söyleşileriyle çeşitli edebiyat dergilerinde gözüktü. Bir süre şair Özkan Satılmış ile birlikte Samsun’da bir şiir atölyesini yönetti.

[xiii] Soner Demirbaş: 1971 Kırşehir doğumlu. İlk şiirleri 1998’de yayımlandı. Aynı zamanda denemeler de yazıyor..

[xiv] Adam Sanat, Haziran 1987. Çeviren: Ülker İnce                                                                                                                                 [xv] Yeni Düşün, Eylül 1987;  Tabula Rasa, İmge Yayınları, 3.Baskı 2011, s.29