TÜRK EDEBİYATININ ADAM OLMA İHTİMALİ YOK!

“TÜRK EDEBİYATININ ADAM OLMA İHTİMALİ ya da EDEBİYATTA AKP AHLAKI” (7 Mart, 2016)  başlıklı yazımın daha mürekkebi kurumadan “TÜRK EDEBİYATININ (GERÇEKTEN) ADAM OLMA İHTİMALİ YOK!”u ya yazmak zorunda kalıyorum.

Cenk Gündoğdu[i] adında bir genç yazıcı, Türk Edebiyatı’nın “Okumadan âlim yazmadan kâtip[ii]” geleneğine uygun bir yazı yazmış: “Şiir Fikirle Değil Sözle Yazılır”[iii]. Paris dönüşü yazıyı okuyunca iyice tepem attı. Paris’te bir kez daha şair gibi şairlerle, yazar gibi yazarlarla, eleştirmen gibi eleştirmenlerle, adam gibi adamlarla geçen günlerden sonra, bu yazıyı okumak bana küfür gibi geldi.

Adı geçen genç (1976), anlaşılan, kendisi gibi BİR genç arkadaşının kitabı (Ömer Aygün, “Stéphane Mallarmé[iv] )  üzerine bir övgü yazmak istemiş. Ancak Stéphane Mallarmé konusunda her hangi bir bilgisi yok. (Söylemesi ayıp ben fakir 35 yıldır Mallarmé Akademisi’nin sürekli üyesiyim.) Cenk Gündoğdu’nun referans verdiği Ataç’ın bu konuda ciddi bir çalışması, Ahmet Güntan’ın da ciddi bir bilgisi yoktur. Cenk Gündoğdu,  Stéphane Mallarmé’nin  “modernleşme sürecinde” Türk şiirini etkilediğini de yazmaktadır ki ne o dönemde ne de şimdi Stéphane Mallarmé’nin şiir ve yazılarını anlayacak düzeyde Fransızca bilen şairimiz yok. Ama bakarsınız şiirciler arasında vardır!

Stéphane Mallarmé, Türk şair ve yazarlarını etkilemiştir ama şiir ve yazılarıyla değil, ressam Degas’ya söylediği “Azizim Degas Şiir fikirlerle değil kelimelerle yazılır” cümlesiyle. Mallarmé bu cümleyi herhangi bir yazısında asla kullanmamış, ancak o sohbet sırasında şair ve ressamın yanında bulunan Paul Valéry “Variété” adlı kitaplarının V’incisinde yazdığı için gerzek tayfasının ezberine girmiş ve sadece Türkiyede ciddiye alınmıştır.

Aslına bakarsnız Stéphane Mallarmé’nin Degas’ya şaka yollu söylediği cümlenin anlamı şudur: “Azizim, sen nasıl tablolarını boya ile yapıyorsan, şairler de şiirlerini sözcüklerle yazıyorlar.” Ancak  ressamların düşüncelerini desen ve boya ile, şairler de düşüncelerini sözcükler aracılığıyla somutlaştırırlar, demek istemiş. Gelgelelim başta İlhan Berk olmak üzere birçok İkinci Yeni şairi düşüncenin şiirde yeri olmadığına inanmıştır. Bu zırvalamayla 35-40 yıldır savaşıyorum, ama “Sıfırdan Başlamak” saçma geleneğine bağlı olan ve Türk edebiyat ortamını  bir Tabula Rasa (Boş Masa) sanan Cenk Gündoğdu’nun bunlardan haberi bile yok.

Çünkü kendisinden önceki dönemi merak etmemiş, arkadaşlarının iki yazısına bakmış, dolayısıyla sıfırdan başlamış ve vara vara gene sıfıra varmış. Ben kendisine, yazdığı konuda başvuru kaynağı olabilecek, 1980’lerden itibaren kaleme aldığım  birkaç yazımı dikkatle okumasını tavsiye edeceğim.

 

  1. Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 4.Baskı, 2011: “Sözcük, Dize, Çıkmaz ve Saçlar”, s.181-201
  2. Özdemir İnce, Tabula Rasa, İmge Yayınları, 3.Baskı, 2011: “Sözcük ve Anlam Üzerine”, s.63-83
  3. Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, İmge Yayınları, 3 Baskı, 2013: “İlhan Berk’in Poetikası: Sıfıra Sıfır Elde Var Sıfır”, 201-217
  4. Özdemir İnce, Kırlangıcın Okuma Uçuşu, Destek Yayınları, 2010: “Şiir Sözcüklerle Yazılır” s.69-70; “Mon Cher Degas”, s.77-80.
  5. Özdemir İnce, Edebiyattan Politikaya Türkiye’de Ne Var Ne Yok, Destek Yayınları, 2014: “Mallarmé+Valéry+Vesaire”, s.27-40.
  6. Özdemir İnce, Isırganın Faydaları, Dünya Kitap, 2004: s.163-177

Toplam  89 sayfa ediyor. Öteki kitaplarımda da bu konuda epeyce yazım vardır. Bir alaylının değil, alanında tahsil terbiye görmüş bir adamın yazıları. Toplamını bir doktora tezi olarak sun, ossat “Dr” olursun. Sadece Türkiye’de değil, Fransa’da da, öteki uygar ülkelerde de…Bunları,  her şeyden sıtkım sıyrıldığı, Türk halkından da, Türk siyasetinden de, Türk edebiyatından da, Türk yazarından da, Türk şairinden de, gazetecilerinden de, akademiksiyenlerinden de hiçbir umudum kalmadığı için yazıyorum.

Başınızı ağrıtmamak için, Ömer Aygün’ün “Stéphane Mallarmé”[v] kitabının ilk baskısı için yazdığım yazıyı (2003) bilgi ve ilginize sunuyorum.

ÖZDEMİR İNCE

18 MART 2016

***

SAVGÜDEN ŞAİR OLARAK MALLARMÉ

I

Jean -Paul Sartre’m Mallarmé, La lucidite et sajace d’ombre (1) adlı kitabının bir bölümüne “Mallarme’nin Savgüdümü” (l’Engagement de Mallarme) adını vermesi, şairi ve savgüdüm (2) kavramını yeterince tanımayanlar için şaşırtıcı olabilir. Stephane Mallarmé’nin (1842- 1898) “Şairin kendisine yaşama olanağı vermeyen bu toplumdaki konumu, bana göre, kendi mezarım hazırlamak için kendini her şeyden yalıtan bir insanın durumudur”(3) cümlesini okuyuncaya kadar belki benim için de şaşırtıcı olmuştu. Mallarmé, şairin toplum içindeki yerini saptamakta ve daha sonra ona bir eylem planı vermektedir: Bu bir hak arama, bir öç alma biçimidir. Bu yazının amacı da bunun nasıl bir şey olduğunu araştırmak!

Mallarmé’nin yapıtı XIX. yüzyılın yazınsal ilke ve biçimlerinin belli bir gelişim sürecinin doruk noktasını imler. Nedir bu doruk noktası? 1830’larda Victor Hugo ile romantizmin tam ortasında başlayan, Baudelaire’in “surnaturalisme” (4), imgelem gücü ve düş (“l’imagination”) eğilimiyle devam eden ve yazınsal olan ile toplumsal olan, şiirsel yazı ile göndergesel dünya arasındaki kopuşmayla sonuçlanan gelişim süreci. Bu sürecin sonunda da büyük kopuşun belgesi olarak Mallarmé’nin şiiri bulunmaktadır.

Ancak şiirin bu kopuşma noktasından sürgün verip yoluna tek başına devam ettiğini söylemek kesinlikle mümkün değil. Mallarmé’nin şiiri kopma noktasından sonra gelişip devam etmedi. Zaten kendisi de şiirinin bir çıkmaz sokak olduğunu söylemektedir (“Mon ceuvre est une impasse”).(5) Ama, yazınsal olan ile toplumsal olanı, şiirsel yazı ile göndergesel dünya arasındaki ilişkiyi (nesnel bağlılaşık) sürdüren şiir Aloysius Bertrand, Comte de Lautréamont ve Arthur

Rimbaud ile kendine çok daha işlek, geniş bir yol açtı ve daha sonra Mallarmé’nin deneyimlerini de kendi kazanım alanına kattı. Bu dörtlünün önüne Charles Baudelaire’i de yerleştirip, modern şiirin Avrupa masasının bu beş ayak üzerinde durduğunu söyleyebiliriz.

Genel yanlışa daha fazla uymayıp yolumuzu hemen ayırmalıyız: Stephane Mallarmé gökten zembille inmeden önce bir ananın döl yatağma düşmüştür. Demek ki döl yatağıın sahibi bir anası ve bu döl yatağma dölünü gönderen bir babası var. Nasıl bir şair olacağına bu döl yatağmdaki buluşma karar vermiştir. Bir de doğduğu dünyanın hal ve durumu, hal ve gidişini anımsamamızda yarar var. Mallarmé 1842’de doğduğuna göre: 1830’un üzerinden oniki yıl geçmiş olup; şair 1848’de oniki, 1870’te ise yirmisekiz yaşında olacaktır. Bu satırları okuyanlar arasında bu üç tarihin (1830, 1848, 1870) ne anlama geldiğini bilmeyenler vardır, olabilir, ama XIX. yüzyıl boyunca doğmuş bir Avrupalı okuryazarın bu tarihleri bilmemesi, bu tarihlerin içerik ve mesajından etkilenmemesi olanaksız gibidir. Bu dönüm noktası üç tarihin önüne ve arkasına birkaç tarih daha ekleyelim: 1789, 1830, 1848, 1870 ve 1915, 1917, 1989. “Ve”den önceki dört tarih Büyük Fransız Devrimi ile sonraki üç tarih ise Sovyetler Devrimi’yle ilgilidir. Bu tarihlerin hepsi dünya politikasını, ekonomik yapısını; hem sokaktaki insanı hem de sanatsal yaratıyla uğraşan insanları etkilemiştir. İnsanları ve yazarları tarihten (iki anlamda da) soyutlarsak, onlara ait olan hiçbir şeyi anlayamayız.

“Saf edebiyatın bir hayal olduğunu göstermek için size Mallarmé’den söz ediyorum. Eğer edebiyat her şey değilse bir saatlik zahmete bile değmez. işte benim ‘savgütmek’ ile söylemek istediğim budur. Edebiyatı salt saflığa, anlığa, şarkılara indirgerseniz durduğu yerde kurur gider. Yazılan her cümle insanın ve toplumun her düzeyinde yankılanmazsa, yankısını bulmazsa, edebiyatın hiçbir anlamı yoktur. Bir çağın edebiyatı, edebiyat tarafından sindirilmiş (hazmedilmiş) bir çağdır. ”(6)

Yirminci yüzyılın yazar, şair ve sanatçıları yukarda sıraladığım tarihleri her anlamda sindirmek zorunda kalmışlardır. Sartre böyle istediği için değil, sanatsal  yaratının diyalektiği “böyle” olduğu için.

Dostoyevski’nin Ecinniler’ini okumadıysak, Stephane Mallarmé’nin ve çağdaşlarının (Hugo, Lamartine, Alfred de Vigny, Leconte de Lisle, Baudelaire, Aloysius Bertrand, Comte de Lautréamont, Arthur Rimbaud) konum ve durumunu anlamakta güçlük çekeriz. Ecinniler’in Can Yayınları tarafından yayımlanan çevirisinin 217. sayfasından bir alıntı yapacağım:

“Cuma akşamı B’de subaylarla içtim. Üç arkadaşımız var orada, vous comprenez? Tanrıtanımazlık üzerine konuştuk, Tanrıyı kaldırmışlar, elbette ortadan. Mutlular, çığlık atıyorlar. Aklıma geldi, Şatov, Rusya’da başkaldırına başlayacaksa, Tanrıtanımazlıktan başlayacağı iddiasında. Belki doğrudur da. Aksaçlı bir bourbon yüzbaşı hep oturuyor, hiç söze karışmıyordu. Ansızın odanın ortasına çıktı, kendi kendine konuşuyormuş gibi yüksek sesle: ‘Tanrı yoksa ben neyin yüzbaşısıyım’ diye bağırdı. Kasketini aldı, kollarını yana açıp çıktı gitti. ”

Şimdi çeviri eleştirisi yapacak değilim, ama ben M.E.B. tarafından yayımlanan beyaz kaplı kitaptaki cümleyi yeğlerim: Tanrı yoksa benim yüzbaşılığım neye yarar? Adam haklı: Tanrı, Peygamber, Rus Ortodoks Kilisesi Patriği, Çar, Çar’ın hükümeti, ardından sırasıyla ordunun generalleri, albayları, yarbayları, binbaşıları, yüzbaşıları… Ve en önemlisi “yüzbaşı”dan sonra gelen ast rütbeler ve kadrolar. Tanrı yoksa hiyerarşi de yoktur, hiyerarşi yoksa kaos ve hiçlik vardır.

Ama herkes bu zavallı yüzbaşı gibi değil, intihar ederse Tanrı olacağına inanan Krilov da var, inandığı zaman inandığına, inanmadığı zaman inanmadığına inanmayan Stavrogin var, “Tanrı yoksa, benim Tanrı!” diyen Pyotr Stepanoviç var. (s.584-590)

Yukardaki satırlar 1821’de doğup 1881’de ölen Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin kaleminden çıkmıştır ve Ecinniler’in yayın tarihi 1872’dir.

Kardeşlerim, Sartre haklı! Bir çağın tarihi, edebiyatın sindirdiği, özümsediği tarih olmalı.

Bizde bir zamanlar çok yanlış olarak “güdümlü” ve daha az yanlış olarak “bağlanma” anlamında kullanılan, İsmet Birkan’ın önerisi üzerine benim karşılık olarak “savgütme” sözcüğünü yeğlediğim “engagement” sadece politik bağlamda değil, aynı zamanda insanın bütün eylemleri için kullanılabilir. Bu nedenle “sanat için sanat” gö­rüşünü savunan şair için de “savgütme, savgüden, savgütmek” söz­cüklerini rahatlıkla, hiç çekinmeden kullanabiliriz. Sadece solcular mı savgüder (angaje olur), sağcı milleti savgütmez mi? Bu yanıltıcı safsata da sona ermiştir artık. Ayrıca Mallarmé’nin bir sağcı olduğu­nu söylemedim henüz. Ama onun savgüden bir şair olduğunu ka­nıtlamak istiyorum.

Jean-Paul Sartre, kahramanımız Mallarmé üzerine yazdığı dene­menin ilk bölümüne (“Tanrı tanımazcılığın Mirasçıları”) şu cümleyle başlıyor: “1848: Monarşinin düşmesi burjuvaziyi iki zırhından yoksun bıraktı; Şiir birden iki geleneksel izleğini yitirdi: İnsan ve Tanrı. ” (s. 15) Avrupa, 1848 devrimi ile Tanrı’mn öldüğünü öğrenmiştir. Bu habere Rus milletinin nasıl tepki gösterdiğini az önce bilgilerinize sunmuştum. Kimilerinize bu iş şaka gibi gelir. Ama şöyle bir mesel düzelim: İstanbul’un Fatih semtinde mukim Abdülfettah Hakyemez adlı bir din kardeşimiz 2003 yılında mübarek hac farizasını ye­rine getirdikten sonra dindar semtteki yuvasına dönüyor ve o ak­şam bir rüya görüyor. Rüyasına giren Allah’ın tebligatçısı Cebrâil (Cibril) Aleyhisselam, Hacı Abdülfettah’ın kulağına Tanrı’nm öl­müş olduğunu fısıldıyor. Bunu öğrenen Abdülfettah Hakyemez o anda ruhunu teslim etmez mi?  İnanın bana bizim Mallarmé  kuşağı­nın Hacı Abdülfettah’tan hemen hemen hiçbir farkı yoktur! İnanın bana!

Tann’nın öldüğü kendisine tebliğ edildiği zaman Mallarmé oniki yaşındaydı. Kimilerinin sandığı gibi Tanrı’yı Mallarmé öldür­medi, Tanrı’yı yere sermedi, yetişkinliğe adımını atar atmaz Tan- n’nın ölmüş olduğunu öğrendi ve “hiçlik” kuyusuna düştü. Onu ararken mi ölmüş olduğunu öğrendi, yoksa kendisine bir ölü Tan­rı mı sunuldu; bunu bilemeyeceğim. Ama ölü Tanrı ile Mallarme’yi kötürüm eden “hiçlik”in birbirine doğrudan bağlantılı olduğunu söyleyebilirim.Stephane Mallarmé, on iki yaşına geldiği zaman kendisiyle ilgili üç gerçeği artık öğrenmişti:

  1. Tanrı’mn ölümü,
  2. Annenin erken ölümü (1847. Mallarmé beş yaşındadır),
  3. Dede ve baba mesleği olarak memurluk…

Sadece bu kadar değil, küçük kız kardeşi Maria’nm ölümü (1857) de var. On yaşında girdiği yatılı okul. Daha sonra, yirmi bir yaşında, Sens’da rastladığı Alman kızı Marie Gerhard ile Londra’ya kaçması (1863); aynı yılın Nisan ayında babasının ölümü; Ağustos ayında Marie Gerhard ile evlenmesi. Oğlu Anatole’ün ölümü (1879). Sürekli sağlık sorunları, uykusuzluk, nevrasteni. Ve en önemlisi hayatını cehenneme çeviren İngilizce öğretmenliği. Geçim sıkıntısı.      Taşrada en büyük bunalımını yaşadığı dönemde (1863-1866) ve 1870 Paris Komünü öncesinde ve sonrasında şairin, maddî koşulla­rın zorlamasına karşın, bir siyasal ideolojiye bağlanmamasının nede­nini sorabiliriz. Sormasına sorarız da bunun bir inandırıcı yanıtı ola­maz. Bağlanmamıştır. Bağlanmamıştır ama kendi deyimiyle ölüp di­rildikten sonra “hiçlik”i keşfetmiştir.                                              Yapısalcı eleştiri “Sen şairi bırak önündeki metne bak!” der ama ben şiirin cami avlusuna bırakılan piç olmadığına inandığım için, şairin hayatını şiirinin dışına atamam. Beş yaşında annesini yitiren, on iki yaşında Tann’nın öldüğünü öğrenen, dedesi ve babası sicil memurluğu yapan bir şair adayı ile anasının kucağında büyüyen, dedesi toprak ağası, babası noter olan koyu Katolik bir yeniyetme aynı şiire yönelemez.                                                                                      2003 yılında şiirin bulunduğu evrensel düzeyden geriye dönüp 1870’lerde ve daha sonra Mallarmé’nin deneylerinin, bulgularının peşine takılmamızın olanağı yok. Türk şiiri en geç 1900’lerin başın­da Mallarmé’yi keşfetmeliydi. Çünkü Mallarmé’nin konumu Aloysius Bertrand’m, Lautréamont’un, Rimbaud’nun durumuna benze­mez: Onlar gibi anımsanması, yeniden keşfedilmesi gerekmedi, o her zaman göz önündeydi ve hiçbir zaman gözden ırak olmadı. Öl­düğünde “Şairler Prensi” idi. Dışardan bakınca tam anlamıyla say­gın bir şair. Ama Mallarmé’nin çevresine ördüğü Çin Şeddi sadece yabancılar için değil Fransızlar için de büyük bir engeldi. Bu engelin nasıl bir belâ olduğunu merak edenler Julia Kristeva’nm La Revolution du langage poetique7 adlı kitabından öğrenebilir. Ama Kris-teva’yı okuyacak kadar yetkin Fransızca bilmeyenlere bir Türkçe metni8 salık verebilirim.                                                                                                                                      Yazımın başında Mallarmé’nin durumu (duruşu) ile Dostoyevski’nin Ecinniler adlı romanının kahramanları ve özellikle de Krilov arasında ilişki kurmayı akıl ettiğim için epeyce gururlanmıştım. Acele etmişim. Bu işi meğer Maurice Blanchot l’Espace litteraire9 ya­ni Yazınsal Uzam10 adlı kitabında yapmış. Yazınsal Uzam Mallarmé konusunda derinleşmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. Özellikle de “Igitur’ün Deneyimi” başlıklı bölüm.11                                                           Yazıma başlarken metnin boyutlannı öngörmemişim. Şu bulun­duğum noktada anladığıma göre, yazmakta olduğum yazı en azın­dan üç bölümlük bir yazı dizisine dönüşecek. Bununla birlikte, bu­raya kadar yazdıklarımı değiştirmeyip onu bir tür “giriş” sayacağım.                                                                                                           Fransa liselerinde okutulan bir Fransız edebiyatı ders kitabın­dan12 Mallarme’yle ilgili temel bilgiler aktaracağım:                                     Mallarmé’nin hayatında öyle pek önemli olaylar yoktur. Tama­men şiire adanmış bu yaşam, yapıtının değişik evrelerinde, peşin­den gittiği idealin ve tekniğin gelişiminde, yaratı eyleminin işken­celerinin pençesinde kıvranan bir şairin gizli dramını yansıtır. Dı­şardan bakıldığında görünen budur.                                                 1842 yılında doğan ve beş yaşında anneden yoksun kalan Mal­larmé  bir hayalperest, daha sonra denildiği gibi “Lamartine ruhlu” bir çocuktur. On yaşında Sens Lisesi’ne yatılı girdi, ortaöğrenimini burada tamamladı, ilk şiirlerini burada yazdı ve 1861 yılında, Baudelaire’in şiirlerini (Les Fleurs du Mal) keşfetmenin heyecanım bu­rada yaşadı. Daha sonra Ingiltere’ye gitti, burada evlendi (1863); “Pencereler” adlı şiirini Londra’da yazdı; ardından İngilizce öğret­meni olmak için yeterlik belgesi aldı.                                                                                      Öğretmenliğe Tournon’da başladı. Ama kısa bir süre sonra bu meslekten bıktı. Gündelik yaşamın tekdüzeliği, sıradanlığı ve çir­kinliği Mallarmé’yi canından iyice bezdirdi (Lise ders kitabının yaz­dığı gibi). 1884 yılında bir kız çocuğunun doğumuyla şenlenen ai­le yuvası şaire mutluluk getirmedi. Çünkü “Pencereler”in şairi çok yüce ve belki de erişilmez bir şiir idealinin çekimine kapılmış, umutsuzca çırpınıyordu. Aklını Gök’e takmış ama beyaz bir kağıdın önünde, kendi ruhunun varlık ve güzellik ile buluşmasını büyük bir yapıtta dile getirmek yeteneğinden yoksun bulunduğunu duyum­samanın büyük acısını yaşıyordu.                                           1866 yılında, aralarında “Pencereler” (Les Fenetres), “Gök” (l’Azur) ve “Deniz Meltemi” (Brise marine) de olmak üzere on şiiri­ni “Parnasse contemporaine” adlı dergiye verdi. Ama bu şiirlerin içerdi­ği şiir anlayışının sınırlarının ötesine geçmişti: Ömrünün on yılını alacak olan iki büyük şiire çalışıyordu. Bunlardan “Herodiade”ın (Salome) ancak iki bölümünü yazabildi ve “L’Apres-midi d’un Faune” (Bir Kır Tanrısının Öğle Sonu) 1876’da yayımlandı.Tournon’dan sonra ilkin Besançon, ardından Avignon’a, sonun­da Paris’e (1871) atandı. 1874 yılında Roma Sokağı’na taşındı ve 1880 yılında, hayran ve müritlerini kabul ettiği ünlü salı toplantıla­rını başlattı. Theophile Gautier’in anısına yazdığı “Toast funebre”13 (1873), sonra “Edgar Poe’ya Agıt”ı (“Le Tombeau d’Edgar Poe”, 1877) bu dönemde yayımladı. Bu iki şiir, özellikle de Toast funebre, şairin kapalı (hermetique) şiire yöneldiğini göstermektedir. 1884 yılına kadar Mallarmé sınırlı bir azınlığın hayranlığını ka­zanmış, az tanınan, az sevilen bir şair olarak kaldı. Zaten kendisi de ünlenmeyi pek umursamamaktaydı. Ama birden, Verlaine Lanetli Şairler’de (Poetes maudits), Huysmans da A Rebours’da (“Tersine”, “Hırçın”) aydın çevreye Mallarmé’nin adını duyurdular. Genç Sim­geci (Sembolist) okul onu öncü usta olarak görmeye, sah günleri Roma Sokağı’ndaki evinde yaptığı şiir ve müzik konuşmalarını bü­yük bir hayran kalabalığı büyülenerek izlemeye başladı. İzleyiciler arasında özellikle Rene Ghil, Gustave Khan, Jules Laforgue, Viélé-Griffin, Henri de Regnier, Maurice Barres, Paul Claudel, Andre Gi­de ve Paul Valéry’nin adlarını sayabiliriz.                                                                                  Mallarmé, 1885 yılında, Esseintes için Nesir (Prose pour Esseintes14) ile anlaşılması son derece güç bir art poetique yazdı. 1897 yılında, şiir üzerine yazdığı yazıları Divagations15  (Saçmalamalar, Sayıklamalar) başlığı altında topladı. Kapalı şiirin sınırlarım daha da ileri götürerek basımcılık (typographie) olanaklarını  denediği Un coup de des jamais n’abolira le hasard‘ı yazdı. Ertesi yıl, 1898’in eylül ayında, Valvins’deki yazlık evinde birdenbire öldü.

Stephane Mallarme, ömrü boyunca sadece Şiir’e taptı ve din ola­rak sadece IdeaVt inandı. Mallarme’nin İdeal’i ahlâktan çok metafi- ziksel bir anlam içerir. Ona göre şair kendini şiire tamamen verme­li, onun dışında bir şeyle kesinlikle ilgilenmemelidir. Aynca maddî yararı ve ünü akima getirmemesi bir yana tam anlamıyla bir keşiş hayatını seçmeli, ortak zevklerden vazgeçmelidir. Mallarme başarı­sızlıklarını birer hata ve şiirsel vahiyleri kelâm olarak dile getireme­mesini de geçici yetersizlik olarak görmek eğilimindedir. Onun bu soylu tavrı, bu coşkulu ve mağrur titizliği onun bir rahip, bir aziz ve belki de bir şiir şehidi sayılıp saygı görmesine yol açtı.

II

Stephane Mallarme, Profil’in önsözü üzerine:                                                      

 Bu yazıyı yazmamın nedenine gelince: Ömer Aygün’ün hazırla­yıp çevirdiği Stephane Mallarmé, Profil16 adlı kitap. Niyetim, kitabın hazırlamşı ve çeviri niteliği üzerine derinlemesine bir eleştiriye gi­rişmek değil. Bu, gerekli görürsem, başka bir yazının konusu olabi­lir. Bu yazıda, eleştiriden çok ilk izlenim ve gözlemlerimi yazmak istiyorum:

“Notlar ve Kaynaklar” konusunda uyarılarım:

Kitabın sonunda verdiği bilgiye göre, Ömer Aygün’ün üç Fran­sızca kaynağı var:

1-Stephane Mallarmé, Bütün Yapıtları (Oeuvres complètes), haz: Bertrand Marchal, Gallimard yayınları, 1998.

2-Magazine Littéraire dergisinin Mallarmé dosya sayısı, Eylül 1998, Sayı:368.

3-Çağdaş Fransız Edebiyatı I, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1957. (İstanbul Üniversitesi Fransız Filolojisi’nde okutulan bir ders kitabı olabilir.)

İncelemeli, yorumlamalı bir önsöz yazabilmek için yeterli sayı­da kaynak yok kitabın “Notlar” bölümünde. Ömer Aygün, Sartre’m kitabını bir yana bırakalım en azından Kristeva ve Blanchot’un gö­rüşlerine yer verebilirdi metninde. Ama hakkını da yememeli: Ba­zıları gibi gösteriş olsun diye bir yığın yazar ve kitap adı sokuştur­mayacak kadar dürüst davranıyor.

Dikkatimi çeken çeviri aksamaları:

Tombeau de: Stephane Mallarmé ustası saydığı Edgar Poe ile Charles Baudelaire için “Tombeau d’Edgar Poe” ve “Tombeau de Charles Baudelaire” başlıklı şiirler yazdı. Bilindiği gibi “Le tombe­au” sözcüğünün Türkçe anlamı: “Gömüt yapısı, gömüt, mezar, yı­kım, son…” Ama “T” büyük harfle yazıldığı zaman “Tombeau de..”nün anlamı çok başka: Önemli bir kişinin ölümü dolayısıyla yazılan şiir, ağıt yazısı ya da beste. Eski deyimiyle: “Mersiye”.

Demek oluyor ki Edgar Poe ile Baudelaire için yazılan şiirlerin adında “Mezar” sözcüğünü kesinlikle kullanmamak ve şiirlerin adı­nı “ Edgar Poe İçin Mersiye (Ağıt)”, “Charles Baudelaire İçin Ağıt (Mersiye)” olarak çevirmek gerekiyor. Ömer Aygün’ün kitabında bu ayrım dikkatini göremedim.

Hirodias (Fransızca yazılışı “Hérodiade” ya da “Herodias”): İS 7 yılında doğup 39 yaşında ölen Hellenleşmiş bir Yahudi prenses. Kral Hirodes ile evli olan annesi de aynı adı taşıyor. İncil’de Hirodiya olarak yazılıyor. Prenses Hirodiya’yı insanlar daha çok Salome olarak tanıyorlar. Prenses Salome (Prenses Hirodiya), Vaftizci Yah­ya (Jean-Baptiste, Aziz Yahya, Saint-Jean), Kral Hirodes ve Kraliçe Hirodiya’nm kahramanı olduğu trajik olay Matta (XIV, 6) ve Markos (VI, 22) İncillerinde anlatılmaktadır.

“Hirodes’in doğum günü şenliği sırasında Hirodiya’mn kızı or­taya çıkıp dans etti. Bu, Hirodes’in öyle hoşuna gitti ki, ant içerek kıza ne dilerse vereceğini söyledi. Kız, annesinin kışkırtmasıyla, ‘Bana şimdi, bir tepsi üzerinde Vaftizli Yahya’nın başını ver’, dedi. Kral buna çok üzüldüyse de, konuklarının önünde içtiği anddan ötürü bu dileğin yerine getirilmesini buyurdu.” (Matta, 14:6-12)

“Armudun sapı, üzümün çöpü” titizliği gösterdiğim ileri sürüle­bilir ama Prenses Hirodiya’nın toplumlar tarafından bilinen adı Salome’dir. Birçok okur Rita Hayward’m yaptığı “Salome’nin dansı”nı ünlü Salome filminden anımsar. Kısaca söylemek gerekirse, Stephane Mallarmé, Prenses Salome’nin öyküsünün şiirini yazmak­ta…Ömer Aygün’ün kitabında (s.59) dadı ile konuşan kişi de Salome’dir. Salome adı hiç olmazsa şiirin üzerine örtülmüş yedi kat ka­ra tülün bir katını açmakta. Bu önemli nokta Ömer Aygün’ün dik­katinden kaçmış.

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan bu ciddi görünüşlü kitapta bu türden titizlikleri ve incelikleri aramamız çok doğal.

Le vers: Ömer Aygün, kaleme aldığı “Giriş” bölümünde, birkaç yerde “dizeyi kazmak” (s.23) deyişim kullanıyor. “Le vers”in bir an­lamı elbette “Dize” ama “Şiir” ve “Manzum” anlamlarını unutma­mak koşuluyla. “Dizeyi kazmak” bizi derinlik boyutlarından yok­sun bir anlama mahkûm eder. Oysa “Şiiri kazmak” şiirin bütün kat­manlarını ve oluşturucularını kapsar. Mallarmé de zaten bu anlam­da kullanıyor.

“Resmi dize”: (s. 136), “geleneksel dize” ne demek? “Dize’nin ye­rine “şiir” sözcüğünü yazalım.

Öte yandan, Fransız şiiri bağlamında “geleneksel dize” deyimi­nin, galiba, “aleksandren”den (Alexandrin = On iki hecelik Fransız dizesi) başka bir anlamı yok. Oni ki hecelik dize kullandığı “Sonnet” formunda kurallı şiirler de yazan Mallarmé’nin “geleneksel dize”den çok geleneksel Fransız şiirine ve onun zihinsel yapısına kar­şı olduğu düşünülmeli. Mallarmé, “yenilgiye uğradığı” zaferlerinde, dizeden çok şiirin yapısıyla uğraşmış, şiirsel söylemin sözdizimini değiştirmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle “le vers” sözcüğünü “dize” anlamına hapsetmek Mallarmé’yi anlamamızı engellediği gibi şiiri (“la poésie” anlamında) kavramamızı güçleştirir.

Şiir sözcüklerle yazılır (yapılır): Dünyanın dört bir yanında bir yı­ğın yeteneksize sığınma olanağı verdiği için Mallarmé’nin bu cümleşinden nefret ederim. Nefretimin gerekçelerini açıklamadan önce Mallarme’nin cümlesinin Fransızcasım yazacağım:

“Ce n’est pas avec des idees que l’on fait des vers, c’est avec des mots.17

Bu cümlede yer alan “Faire” fiilinin baskın anlamı elbette “yap­mak”, ama “yaratmak, söylemek, oluşturmak” anlamlarının dışında metnin ve cümlenin bağlamına göre “yazmak” anlamı da var. Bu anlamı zaten karmaşık ve son derece tehlikeli cümleyi “yapmak” fi­iliyle çevirmek onu daha da içinden çıkılmaz duruma sokacağı için onun yerine “yazmak” fiilini kullanmanın gerekli ve zorunlu oldu­ğunu düşünüyorum. Eski yazılarımda, sanırım, “yapmak” ve “yaz­mak” fiillerini (ikinci fiil çoğunlukta olmak üzere) ben de kullan­dım. Bundan böyle “yazmak” fiilini kullanacağım.

Ömer Aygün gibi Fransız dili alanında yüksek lisans (master) yapmış bir kimsenin, “Şiir fikirlerle değil, sözcüklerle yapılır” cüm­lesini kitabın sonundaki 17 numaralı nottan alıp “Stephane Mallar­mé  Cins İsim” alt başlığıyla kaleme aldığı “Giriş” metninin tam or­tasına yerleştirmesini beklerdim. Böyle bir şey yapsaydı, epeyce bu­lanık olan “Giriş” belki biraz saydamlaşırdı.

III

Benim anladığım kadarıyla Mallarmé, şiir yazmak isteyen res­sam Degas’ya “Kafandaki düşünceleri sözcük haline getirmezsen bunlar (düşünceler ya da duygular) şiire dönüşmezler” demiş ola­maz mı? Tersi bir durum olsaydı, Mallarmé birtakım resim yapma tasarılarından söz etseydi, Degas “Resim düşüncelerle değil desen ve renklerle yapılır” diyemez miydi? Edebiyat ve sanat böyledir; hayran okurlar ve müritler ustaların sözlerinde keramet boncukla­rı ararlar. Olan olmuş, Mallarmé’nin belki bir takılma olarak söyle­diği cümle “keramet”e dönüşmüştür. Yapılacak bir şey yok. O za­man yorumlamaya çalışacağız18. Ama Mallarée üzerine kitap ha­zırlayacaksınız ve bu cümleyi “es” geçeceksiniz, işte bu olmaz!

Un coup de des jamais n’abolira le hasard: Mallarme’nin bu çok önemli kitabının adını oluşturan sözcüklerin anlamlarını yazalım:

Le coup: Vurma, vuruş, darbe; patlama, boşalma, atış…

Le dé: Zar.

Jamais: Asla, hiçbir zaman.

Abolir: Ortadan kaldırmak, yürürlükten kaldırmak.

Le hasard: Ortaçağda oynanan bir zar oyunu; talih; rastlantı, te­sadüf.

Kitabın adı, şimdiye kadar Türkçeye, “Un coup de dés”nin doğ­ru anlamı düşünülmeden çevrildi. “Un coup de dés” bir belirtisiz isim tamlaması olarak düşünüldüğünde, cümleyi “Bir zar atımı, rastlantıyı (talihi) hiçbir zaman ortadan kaldırmayacak” şeklinde çev­rilebilir. Ya da Türkçe cümlede kullanılan sözcüklerin eşanlamlılan kullanarak birinci anlamla örtüşen bir başka cümle kurulabilir. Oysa Fransızcada “Un coup de dés” bir isim tamlaması biçiminde olmasına karşın tam anlamıyla isim tamlaması değil. Bir deyim üretme makinesi olan “Coup de…” ile üretilmiş onlarca deyimden biri. Yani “Un coup de dés”nin oluşturucu sözcüklerden başka bir anlamı var sözlüklerde: “Affaire qu’on laisse au hasard” (Tamamiyle rastlantıya, şansa bırakılmış iş; şans, ratlantı, talih). Fransızca “Le Petit Robert 1” sözlüğünde bu açıklamadan hemen sonra, örnek olarak Mallarmé’nin kitabının adı verilmekte. Demek oluyor ki Mallarmé’nin kitabının adını “Bir zar atımı”nın özne olacağı bir cümle olarak çevirmek mümkün değil. Kitabın adı çok daha kar­maşık. Nasıl çevrilebilir? Olanaklardan birini şöyle düşünebiliriz: “Rastlantı, talihi hiçbir zaman yok etmeyecek” veya “Talih, rastlan­tıyı hiçbir zaman ortadan kaldırmayacak”. Ya da sizin bulacağınız bir başka ve çok daha iyi cümle. Ama cümlenizin “Bir zar atımı” öz­nesiyle başlamaması koşuluyla.

Daha önce de belirttiğim gibi bu yazı Ömer Aygün’ün kitabını eleştirmeyi amaçlamıyor; kitabın yayımlanmış olduğunu haber ve­riyor, kitapla ilgili bazı izlenimleri aktarıyor ve “Mallarmé’ye dair” bazı düşüncelerimi içeriyor. Ama yazımın bazı uyarılarda bulunma­dığını söylemek kuşkusuz pek mümkün değil, uyarılar da var.

Uyarılar yalnızca Ömer Aygün’e yönelik değil. Sadece adını bil­dikleri Mallarmé üzerine bir kitap yayımlandığını görererek sevi­nen eleştirmenlere ve şairlere de yönelik. Kimi genç şairlerin yazı­larına “Mallarmé gezegeni Türk okuyucusuna yaklaştı”19 türünden abartılı ve mümince başlıklar atmaya hevesli olduklarını gördüğüm için, bu fırsattan yararlanarak şunu hemen belirtmek istiyorum: Mallarmé’nin şiiri sadece çağdaşı şairler için, XX. ve XXI. yüzyıl şa­irleri için bir çıkmaz sokak olmayıp, kendisi için de bir çıkmaz so­kaktı. Mallarmé, bir XIX. yüzyıl şairi olarak kendine çok yüksek ve yüce hedefler seçmiş, ancak bir dağcı gibi doruğa ulaşamadan hep yenilgiye uğramıştı. Mallarmé’nin deneysel şiirinde neredeyse tek bir zafer yoktur ama çağdaşlarına ve daha sonra gelen şairlere şiiri­nin sınırlarının nerede olduğunu da göstermiştir. Mallarmé  örneği çok faydalıdır, bu örnek, örneğin “Un coup de dés jamais n’abolira le hasard”dan sonra tipografiden yararlanarak şiir yazmanın ola­naksızlığı kadar gülünçlüğünü de gösterir. Mallarmé’nin çok önem­li katkıları vardır ama günümüz evrensel şiiri onun kapısına dayan­dığı yolda değil, Aloysius Bertrand+Comte de Lautreamont+Arthur Rimbaud üçlüsünün açtığı yolda üstgerçekçilerin köprüsünden ge­çerek gelişmiş, gelişmektedir.

Mallarme konusuna, onun “savgüden” yenilgiler tarihine geri döneceğim. Döneceğim de bu arada birileri şu “Şiir düşüncelerle de­ğil sözcüklerle yazılır” âyetine bir açıklık getirse çok sevineceğim. O zaman hiç olmazsa bir başka âyeti, “Şiir geldi kelimeye dayandı”yı da belki biraz anlayabiliriz.

Gençler kendilerini okumadığıma inanıyorlar. Bense gençlerin bu iki cümleye ilişkin düşüncelerini gerçekten çok merak ediyorum.

(Adam Sanat, Mayıs 2003)

——————————————————————–

“TÜRK EDEBİYATININ  ADAM OLMA İHTİMALİ YOK!”un dipnotları:

[1] Cenk Gündoğdu (d. 1976, Ankara), Türk şair. Oyun yazarı. Editör.

1976 yılında Ankara’da doğdu. İşletme ve Güzel Sanatlar Fakültelerinde okudu. KOÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık ve Dramaturji Ana Sanat Dalı’ndan mezun. Şiir, düzyazı ve söyleşileri çeşitli dergi ve kitaplarda yayımlandı. 2001 yılında Üç Nokta edebiyat dergisini kurmuştur, halen editörlüğünü sürdürmektedir. 2004’ten itibaren Şeref Bilsel‘le birlikte Şiir Defteri adlı ‘Şiir Yıllığı’nı hazırlamaktadır. Çeşitli üniversite ve dengi kurumlarda tiyatro bölümünde öğretim görevlisi.

2013 Yılında 6.sı verilen Metin Altıok Ödülüne Issız kitabıyla değer görülmüştür. Ödül Jürisi Cenk Gündoğdu’nun Issız kitabına verdiği ödülün gerekçesi olarak; “Güncelliğini yitirmeyen ve yaşadığımız çağda derin izler bırakan evrensel bir gerçekliğin, savaşın, alışıldık savaş şiiri kalıplarının dışında kalarak, şaşırtıcı inceliklerle nasıl yazılabileceğini gösterdiği, toplumcu şiir sayfalarına ustalıkla kattığı dizelerde, insana dair büyük bir ıstırabı dramatik ve neredeyse görsel bir kurguyla verirken zulmü, kıyımı ve acıları, yoğun duygularıyla şiir diline geçirmekteki başarısı için” değer görüldüğünü belirtti. (Vikipedi)

iiYazar

iiiAkşam Kitap, 11 Mart 2016

iv İyi Şeyler Yayınevi, 2015

v YKY,

 

———————————————————————————————————————————————————

“SAVGÜDEN ŞAİR OLARAK MALLARMÉ”nin dipnotları:

 

 

1)Jean-Paul Sartre, Mallarmé, La lucidité et sa face d’ombre, Arcades/Gallimard, Editions Gallimard, 1986.

2)Adam Sanat, Mart 2003 , Özdemir ince, “Güdümlü Edebiyat, Güdülen Edebiyat”.

3)J.P. De Beaumarchais-Daniel Conty-Alain Rey, Dictionnaire des littératures de Langııe Française, Bordas 1987. (Bu yazıyı kaleme alırken bu kaynaktan epeyce yararlandım.)

4)“Surnaturaliste”: “Sürrealiste”in çevirisinde yapılan yanlışı tekrar etmemek için sözcüğü metinde Fransızca yazılışıyla bıraktım. Ancak, Tahsin Saraç’ın Fransızca-Türkçe Sözlüğü’ne dayanarak “doğaüstücü” sözcüğünü kullanabiliriz. Ama bu sözcük de ye­terli değil, çünkü “surnature” doğanın üstünde olanı, doğa ile açıklanamayacak olanı da imliyor. Bu imden yola çıkarak şu karşılıklar var: Kutsal, olağanüstü, mucizevî, büyü. Dinsel, fantastik…

5) Hugo Friedrich, Structures de la poésie moderne (Baudelaire, Mallarmé, Rimbaud, le XX. siecle), Editions Denoel/Gonthier, Paris, 1976; s. 158; Die Struktur der modenen lyryk, Rowohlt Taschenbuch Verlag, Hamburg, 1956.

6) Jean-Paul Sartre, Situations IX (Madeleine Chapsal’la söyleşi içinde 1960), Editions de Gallimard.

7) Editions du Seuil, 1974.

8) Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, (“İlhan Berk’in Poetikası: Sıfıra Sıfır Elde Var Sıfır”), İş Bankası Kültür Yayınlan, 2002, Ss. 153-166.

9) Maurice Blanchot, I’Espace littéraire, Editions İdées/Gallimard, 1955. Ss.115-117.

10)Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, çev. Sündüz Ûztürk Kasar, YKY, 1993. ss.89-93-

11) A.g.e. Fransızca sayfa: 133-151, Türkçe sayfa: 101-113

12) André Lagarde & Laurent Michard, XIX Siecle, Les Grands Auteurs Françaıs du Programme V, Collection Textes et Litterature, BORDAS, 1963. pp.529-531.

13) “Toast”: (Onura, sağlığa, başanya) kadeh kaldırma. “Funèbre”: Cenazeye değin; hü zünlü, kasvetli, iç karartıcı. Bu durumda, “Toast funebre”i biraz özgür bir yorumla “Ölü­nün Şerefine”, “Cenazenin Onuruna” şeklinde çevirebiliriz.

14) Esseintes, A Rebours’un kahramanının adıdır.

15) Taşma, yatağından çıkma; başıboş dolaşma; saçmalama, saçmasapan sözler sayık lama.

16) Ömer Aygün, Stephane Mallarme, Profil, YKY, 2002.

17) Jean Cohen, Structure du langage Poetique, Flammarion, 1966, içinde s. 42. “Et Mal­larme, avec sa douce profondeur. ‘Mais, Degas, ce n’est point avec des idees que Ton fait des vers… c’est avec des mots.”‘ Paul Valery (Le Petit Robert 1, Dictionnaiıe de la langue française. Bk: “Le vers”)

18) Özdemir İnce, Tabula Rasa, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003. ss. 52-66.

19)Can Bahadır Yüce, Zaman, 12 Şubat 2003; Hüseyin Peker, Cumhuriyet Kitap, 17 Nisan 2003.

——————————————————————————————————————–