TÜRKİYE’DE  SİYASAL MERKEZİN HALLERİ

Bu konuda sitede iki yazı yayımladım: 1-Merkez Sağın Trajedisi (6 Temmuz 2017); 2-Demokratik Merkezi İnşa etmek (16 Ağustos 2017).

“Merkez” ya da “Demokratik Merkez” diye yazmaya aklım ve elim alışkın değil. Çünkü “Merkez” hiçbir zaman kendinden ibaret değildir ve Türkiye’de ise  “Merkez” her zaman merkez sağ olmuştur. Demokratik merkez ise üç yüzlüdür: Merkezin sağı, merkezin ortası, merkezin solu. Böyle bir oluşuma da tanık olmadık.

Bu nedenle, Meral Akşener ve arkadaşlarının kurmakta olduğu partiyi merakla bekliyorum. Bu bekleyiş sırasında, siyasal merkezin hallerine ilişkin, biri 2007, beşi 2008 yılında yazılıp Hürriyet gazetesinde yayınlanan 6 yazı öneriyorum.

ÖZDEMİR İNCE

22 temmuz 2017

***

MERKEZ  SAĞDAN  TARİHİ  UYARI

 “Cumhuriyet ve demokrasinin ilke ve kurallarının, bu kuralların yarattığı çağdaş gündelik yaşamın devamı ve korunması DYP ve ANAP’ın evrensel merkez sağın ilkelerini benimsemesine ve bu ilkelere uygun politik davranış göstermesine bağlı. Bunlar hiçbir şeyi umursamıyorlar diyelim, ancak yalnızca cumhuriyetçi laik demokratların değil kendilerinin de büyük bir kesiminin  gündelik yaşamları tehdit ve tehlike karşısında bulunuyor.”

Yukarıdaki satırları 1997 yılının nisan ayında yazdım.  Tam on yıl önce! [i] Yazı “Merkez Sağın Trajedisi” başlığı altında, Varlık adlı edebiyat dergisinin Mayıs  sayısında yayınlandı. Şimdi “Mahşerin Üç Kitabı”  (Doğan Yayıncılık, S.335-342) adlı kitabımda yer alıyor.

O sıralar bu türden yazılarımı edebiyat ve sanat dergilerinde yayınlıyor ve merkez sağın İslami ve şoven akımlardan kendini arındırması ve cumhuriyeti savunması gerektiği uyarısında bulunuyordum. Çünkü evrensel merkez sağın en önemli özelliği “demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini” içeren bir cumhuriyetçilikti, cumhuriyetçiliktir. Merkez sağ uzun yıllar boyunca ne yazık ki bunu kavrayacak durumda değildi.  Süleyman Demirel  de ancak Cumhurbaşkanı olunca bu gerçeğin bilincine varmıştı.

Dün, değerli dostum Ufuk Söylemez, “Merkez Sağın Devlet ve Siyaset Adamlarından Tarihi Uyarı” başlıklı bir siyasal manifesto gönderdi. Manifestoyu  DP (Demokrat Parti), AP, DYP, ANAP ve MHP kökenli parlamenterler imzalamış. 5 eski TBMM Başkanı, 39 eski Bakan ve 43 eski milletvekili. Toplam 87 eski parlamenter.

Aralarından sadece İsmet Sezgin’i, İmren Aykut ve Ufuk Söylemez’i şahsen tanıyorum.

Bu gün içinde bulunduğumuz  durumdan sorumluluk  payları olan 87 insan ! Şimdi geçmişi başlarına kakacak değilim. Ancak yayınladıkları bildirinin günümüz merkez sağ parti ve politikacılarına ilham vermesini temenni ediyorum. Bildiriden bazı alıntılar yapacağım:

 “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin politik hesaplarla yapılmak yerine Türkiye genelinde, kamuoyunda ve parlamentoda uzlaşma sağlanarak yapılması…”

“Herkes bulunduğu yerin ve yüklendiği görevin sorumluluğunu bilmelidir. Bu sorumluluklar içinde herkesin herkesi uyarmaya hakkı vardır. Laik,  Demokratik ve Sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne, Cumhuriyetimizin temel değerlerine vatan, millet, devlet bölünmezliğine sahip çıkmak herkesin, her kurumun asli görevidir. İnanıyoruz ki gelecekte tartışmalara konu olmayacak bir Cumhurbaşkanı karakterini bu millet bin yıllık devlet geleneğinden çıkartacaktır.”

 87 eski parlamenter yazmamışlar ama AKP içinde Cumhurbaşkanı olacak nitelikte birinin bulunmadığını; Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanın Caligula ve Neron üslubuyla seçilemeyeceğini  kibarca ilan ediyorlar. Demek ki dokuz canlı Cumhuriyet ölmemiş !

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Seçilirse, Cumhuriyet ile sorunu olan bir başkası Çankaya’ya çıkacak. Cumhuriyet’le uzlaşmamış, uzlaşmayla seçilmemiş biri orada rahat edemez ![ii]

(Hürriyet, 25 Nisan 2007)

***

TÜRKİYE MERKEZ SAĞININ TRAJEDİSİ

Avrupa demokrasilerinde merkez sağ partileri ve dahası Hıristiyan demokrat partiler bile her zaman laiklik sınırları içinde kalmışlar, hiçbir zaman dini siyasete alet etmemişlerdir. Fransa’da De Gaulle’den Jacques Chirac’a birçok sağcı devlet adamı en azından sol kadar laikliğin savunucusu olmuşlardır. İngiltere’de de, Almanya’da da öyle.Günümüz İspanyol iktidarı Kilise karşısında daha çok laik olma peşinde mücadele etmekte.

 

Oysa, Türkiye merkez sağı hiçbir zaman gerçekten cumhuriyetçi ve laik ol(a)mamıştır. Türkiye’nin ve merkez sağının trajedisi de bu “olamamışlık”tan kaynaklanmaktadır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da, Serbest Cumhuriyet Fırkası da, Mustafa Kemal’i yarı yolda bırakan ya da Mustafa Kemâl’ın yolunu ayırdığı paşa arkadaşları da aynı illeti paylaşmışlardır.

Demokrasi Mühendisleri, demokrasi kervanının başına Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest  Cumhuriyet Fırkasını yerleştirdikten sonra saymaya başlarlar : Demokrat Parti, Adalet Partisi, Yeni Türkiye  Partisi, ANAP.  Bu partilerden hangisinin laiklikle hiçbir sorunu olmadığını iç rahatlığıyla söyleyebiliriz ? Cumhuriyet ve laiklik karşıtı bütün siyasal akımlar 1924 yılından bu yana bu partilerin içinde yer almıştı.

AKP’ye kadar, Erbakan Hoca’nın Milli Görüş partilerine karşın İslamcı siyasetin birçok temsilcisi bu partilerin çatısı altında idi.

19 Mayıs tarihli Radikal gazetesi, Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu’nun Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazıp gönderdiği mektubun bir bölümünü yayınladı.

Erkan Mumcu’nun ilk saptaması şöyle :

“Türkiye, bir ‘siyasal sistem krizi’nin içinden geçmektedir. Bu krizin ideolojik göstergesi laikliktir. İktidar partisi hakkında açılan kapatma davası bu krizin yeni bir safhasıdır. Önümüzde belirsizlik ve kaos vardır ve krizin devlet krizi haline dönüşmesi ciddi bir olasılıktır.”

Çok doğru bir saptama. Saptama doğru ama bu saptamayı yapan ne yapacak : Cumhuriyet’in laiklik anlayışından mı, yoksa AKP’nin laiklik anlayışından mı yana tavır koyacak, yoksa hakem rolü mü yapacak ?

Erkan Mumcu yazıyor : “Yaşadığımız krizin dışavurumu ise laiklikle ilgili anlayış farklılıkları üzerinden gerçekleşmektedir. Laiklik milli egemenlik ilkesinin öteki yüzüdür. Bu anlamda, devlet erklerinin yegâne referans kaynağının beşeri irade olması demektir. // Bununla birlikte laikliğin, dinin toplumsal hayattan da tasfiyesini isteyen bir ideolojiye dönüştürülmesi kabul edilemez. İktidar partisi hakkındaki iddianame böyle bir yanlış anlayışı yansıtmaktadır.”

 Erkan Mumcu’nun mektubundan alıntıladığım bölüm tam anlamıyla bir belagat bataklığı gibi. “Beşeri irade” nedir, ne anlama gelmektedir Allahaşkına ? Dinin toplumsal hayattan tasfiyesini Cumhuriyet mi istemekte ?

Laik Cumhuriyet’in ne anlama geldiğini kavrayamamış Erkan Mumcu, Türkiye merkez sağının geleneksel trajedisini sürdürmekte. Yarın işin komedi yanıyla ilgileneceğim !

(Hürriyet, 24 Haziran 2008)

***

TÜRKİYE MERKEZ SAĞININ KOMEDİSİ

Yanlışı düzeltmek olanaksız. Hele yanlış fiyakalı ise. Birkaç yıl önce, bireysel insan aklının bağımsız olduğunu, bu nedenle ortak akıl olamayacağını yazdım. Ama kimse yanlışı üzerine düşünmeyi kabul etmiyor. Ve birtakım garip ve uzaktan kumandalı  insanlar ortak aklın önderliğinde (!) demokrasi yürüyüşü yapıyorlar. Benim aklım kimseye ortak ol(a)maz, kimsenin ortaklığını kabul etmez; ortak akıldan gelen emir ve buyrukları dinlemez.

Solcu eskileri “Ortak Akıl” diye bir televizyon  program yapıyor. Akılları ortak olsa-olmasa ne olacak ? Ortaklaştıkça daha çok sağa gidiyorlar, İslamcılaşıyorlar, AKP’lileşiyorlar.

Radikal gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan “Çıkmazdan çıkmak için ortak akıl” (20.05.08) başlıklı yazısında, ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun aklı  ile kendi aklının ortak olduğunu ilan ediyor.

Ortaklıklar türlü türlüdür : Sınırlı-sorumlu kooperatif ortaklıkları, anonim şirket ortaklıkları, limited ve komandik şirket ortaklıkları. Bütün (akıllı) ortaklıklar yönetilir !

Erkan Mumcu : “Türkiye’nin rejim-halk ikiliğinden kurtarılması yönünde bir ideolojik revizyona gidilmelidir. Bu kapsamda – siyasal yöneliş içermemek koşuluyla – inanç temelli bireysel taleplerin laikliğe karşıt olarak yorumlanmasına son verecek bir anlayış birliğine varılmalıdır. // Laiklikle ilgili bir berraklık ve kesinlik oluşturulmalıdır. Türkiye, devlete kültür ve yaşam tarzı empoze edici katı ideolojik rol yükleyen sağlıksız bir içtihadın insafına bırakılamaz” diyor.

Ortağının bu açıklamalarını nasıl karşılıyor acaba İsmet Berkan ?

Aslına bakarsanız nasıl karşılayacağı umurumda bile değil. Benim işim akıl ortağıyla.

Erkan Mumcu’ya birkaç sorum var :

1.Türkiye’deki rejim/halk ikiliği  Cumhuriyet ile başlamadıysa ne zaman başladı ? Cumhuriyet ile başladı ise “Vay halimize!” değil mi?

2.Devlete ve devletin rejimine küs (!) olan halk ile devlet nasıl barışacak ? Laiklikten vazgeçerek mi ?

3.Laiklikle ilgili berraklık nasıl oluşturulacak ? “Laiklik devlet ve din işlerinin ayrışmasıdır. Laiklik bütün dinlere eşit mesafededir; devlet düzenini, toplumu ve  bireyleri dinlerin saldırısına karşı korumak zorundadır” tanımı yeterince berrak ve kesin değil mi ?

4.Erkan Mumcu’nun laiklik konusunda, programında “Fırka efkâr ve itikat-ı diniyeye hürmetkardır” diyenTerakkiperver Cumhuriyet Fırkası’dan farkı ne; Cumhuriyet devrimlerini halkın benimsediği ve benimsemediği devrimler diye ikiye ayıran Adnan Menderes’ten, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kaldırmayı düşünen Süleyman Demirel’den, laikliğe tahammül edemeyen Turgut Özal’dan,  İslami karşı-devrim projesinden vazgeçmeyen Erbakan Hoca’dan ve bu zatların toplam karesi olan Başvekil Erdoğan’dan farkı ne ?

Onlar da Türkiye’yi rejim/halk ikiliğinden kurtarmak için laikliği kurban etmek istiyorlardı.

Merkez sağ 1950’den bu yana gerçekten demokrat ve laik olamadığı için sadece “sağ” olabilmiştir. Hırsızla daha çok hırsızlık yaparak, dolandırıcı ile daha hızlı dolandırarak, fahişe ile daha çok fahişelerek mücadele edilemez. Bunu hiçbir zaman anlayamadı(lar) !

(Hürriyet, 25 Haziran 2008)

***

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ OLAMAMAK

Merkez sağı toparlamak, bir merkez sağ partide toplanmak istiyorlar ama Türkiye’de merkez sağın işi çok zor. Sol’dan çok daha zor !

“Merkez sağ” konusunda  Türkiye’de herkesin kafası karışık. Benim kafam karışık değil, merkez sağla ilgili bütün gerçek ve doğruları kırk yıldır pırıl pırıl görüyor.

Artık “gerçekten demokratik” tanımlamasını kullanmak istemediğim için “demokratik olarak bilinen ülkelerde” diyeceğim; bu türden ülkelerde merkez sağ  kesinlikle laiktir, tutucudur (muhafazakardır), ama kesinlikle yobaz değildir, dindardır ama dinci değildir; hukukun üstünlüğüne inanır; fırsat eşitliği anlayışı ütopiktir; sosyal devlete karşıdır; eşitlik anlayışı tartışmalıdır. Merkez sağın dışında kalan  sağda marjinal partiler vardır.

Türkiye’de varsayımsal merkez sağın dışında kalan parti(ler) artık marjinal değil, çoğunluk partileri !  Türkiye’nin bir türlü anlamadığı, anlayamadığı bilmece işte burada.

AKP aslında yeni bir parti değil, belki de Türkiye’nin en eski partisi. Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan (CHP) çok daha eski. Ama adı yoktu.

AKP birinci ve ikinci mecliste vardı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda vardı, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda vardı, Demokrat Parti’de vardı, Adalet Partisi’nde vardı, Yeni Türkiye Partisi’nde vardı, ANAP’ta vardı, CHP içinde bile vardı. Ama taa 1923’ten 1970’e, siyasal İslamcı (Milli Görüşcü) Milli Nizam Partisi (MNP) kuruluncaya kadar AKP’nin yani siyasal İslamın kendi partisi yoktu. “Parti” bütün partilere dağılmıştı. MNP’ni Milli Selamet Partisi (MSP, 1972), Refah Partisi (RP, 1983), Fazilet Partisi (FP, 1997) izledi.

İktidara da geçen bu partilere karşın AKP, Adalet Partisi’nin, Yeni Türkiye Partisi’nin, ANAP’ın içinde varlığını sürdürmekteydi.

Bunu saptamış olduğum için 1980’lerde merkez sağ partilerin Milli Görüş’ün limonluğu ve serası olmaktan vazgeçmesi gerektiğini kaç kez yazdım. O sıralar Necmettin Erbakan, “Onlar bizim gençlik kolumuzdur!” diye merkez sağ partilerle dalga geçmekteydi.

Demokrat Parti’nin, Adalet ve Yeni Türkiye Partileri’nin, ANAP’ın tabanı ile AKP’nin tabanı arasında zihinsel yapı bakımından herhangi bir fark yoktur, Bütün fark yönetici elitlerdedir. Ve bu elitlerde Cumhuriyet devrimlerine karşı travmanın gramajı önemli olmuştur.

DP, AP ve YTP’nin yönetici elitleri ile parti tabanı arasında epeyce geniş bir makas vardı. Bu makas DP’den başlayarak gittikçe azaldı. ANAP ile makas daha da daraldı.

Makasın açısı AKP eliti ile tabanı arasında iyice azaldı.

Adnan Menderes ile Recep Tayip Erdoğan arasında Cumhuriyetçilik dışında büyük bir fark yoktur. Adnan Menderes kendisine karşın, istemeden  bir cumhuriyetçi idi.

Travmanın doruklarında gezen Recep Tayyip Erdoğan hiçbir zaman cumhuriyetçi ol(a)madı !

Merkez sağ, AKP’ye kadar karnında İslamcılığın kurtlarını da taşımakta, limonluk ve seralarında İslamcı politikacılar ve militanlar yetiştirmekteydi. 1923’ten bu yana !

Kurtların tamamını dökemeyen varsayımsal Türkiye merkez sağı şimdi büyük  ölçüde kendi başına ama müşterisiz.

(Hürriyet, 27 Haziran 2008)

***

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ OLABİLMEK

Paradoks değil, zıpırlık hiç değil : Türkiye’de gerçek anlamda merkez sağ düşünce de seçmen de yoktur.

Sağ seçmen yığışımı eskiden Demokrat Parti, Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi ve ANAP’ta  toplaşıyordu,  bu yığışım şimdi  AKP’ye taşındı.

Laiklik eğitiminden geçmemiş, laik düşünceyi benimseyip hazmetmemiş hiçbir birey ve toplum, solcu olamayacağı gibi merkez sağcı da olamaz.

Zaten demokrat olamaz. Yeni mürteci tayfasının AKP’de ve AKP’lilerde  demokratik atılım cevheri bulması, vehim falan değil, sahtecilikten başka bir şey değildir.

Strasbourg’da Vatan’a konuşan  Mesut Yılmaz hayal görüyor: “Siyasetin uzun süre boşluk taşımayacağını ve zaman içinde mutlaka Türk siyasetindeki bu merkez boşluğunun doldurulacağına inanıyorum” (19.06.08) diyor.

Merkez sağda parti kurmak çok kolay ! Ama merkez sağ müşteriyi (seçmeni) nereden bulacaksın ? AKP’den mi ?

AKP seçmeni bağdaşık (mütecanis) bir seçmen değil; İslamcılardan, varoş avantacılarından oluşan kayıt dışı bir yığışım. Bu yığışımın çevresinde amipsi bir lümpen çeper var.

AKP’nin yüzde 47’sinin kaçta kaçı merkez sağ seçmeni ? Bunu hesap ve tahmin etmek mümkün mü ? Değil ! Bu tahmin edilmez yığışımın kurulacak yeni bir merkez sağ partiye kayma olasılığı var mı ? Bence yok !

AKP’nin merkez sağa taşınmamış olmasını da anlayamamış Mesut Yılmaz. AKP merkez sağa taşınmış olsaydı seçmen olduğu yerde kalır parti yönetiminin boşalttığı daireye Saadet Partisi taşınırdı.

Mevcut partilerin bu açığı kapatamayacağını ileri süren Mesut Yılmaz yeni bir ANAP modeli öneriyor. “Uzlaşmacı bir parti modelinin Türkiye’de mutlaka, yapısal olarak yaratılması gerektiğini düşünüyorum” diyor.

Uzlaşacak herhangi bir şey yok ! Bütün partiler Anayasa’ya, Cumhuriyet’in temel niteliklerine yürekten inanırlarsa geriye sadece siyaset ve ekonomi kalır.

“Uzlaşmak”tan söz edenler, Anayasa’nın ve Cumhuriyet’in temel niteliklerinden ödün vererek, verilerek yapılacak uzlaşmayı kastetmektedirler.

Başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin temel ilkelerinin törpülenmesine göz yumacaksınız, bunun adı uzlaşma olacak. Mesut Yılmaz’ın kuracağı karma parti türban konusunda ne yapacak, imam-hatipler ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu doğrultusunda ne yapacak, cumhuriyetçi bir uygulama yapabilecek mi ? Buna yanıt isterim. Cumhuriyetçi olmayan yeni karma parti AKP’den nasıl farklı olacak ? ANAP olacak ise, ANAP geçmiş iktidarının faturasını ödemedi henüz.

Merkez sağ gerçekten cumhuriyetçi olacak ise yeni bir partiye ne gerek var ? CHP ne güne duruyor ? Buyurun CHP’ye !

Mesut Yılmaz’ın kuracağı karma parti, yarın portresini çizeceğim  seçmen ile ne yapacak ?

(Hürriyet,  28 Haziran 2008)

***

YENİ  EKONOMİ  MODELİ, YENİ İNSAN

Adam arabasını demircinin önünde, yolun ortasında park etmiş. Yol tek yön ve dar. Sadece bir araba geçebilir. Durumu görünce durdum ve olacakları düşündüm. Arabanın kornasını çaldım. Demircinin önünde dört beş kişi sohbet etmekteydi. Aralarından biri yandaki yolu işaret etti. Yani geliş yolunu, ters yönü. Bir kez daha düdük çaldım. Adam elini “Sıktın ha !” türünden salladı.

Bunun üzerine arabadan indim. Böyle durumlarda arabadan inmek meydan okumaktır.

“Arabanız yolu tıkıyor, lütfen çekin buradan!” dedim.

“Yahu sen ne laf anlamaz adamsın be, ille buradan mı geçmen lazım, işte yol boş.”

“Orası ters yön !” dedim.

“N’olmuş yani ters yönse ? Saçı sakalı ağarmış adam senin gibi mi davranır ?”

Bu sırada biri gelip kulağına bir şey söyledi. Koluna girip götürdü. Başka biri gelip adamdan araba anahtarını aldı. Yanıma gelip :

“Siz onun kusuruna bakmayın” dedi ve arabayı biraz ilerde uygun bir yere çekti.

İşte size ülkemizin yeni insanlarından biri. Tartışma biraz daha uzasa, bana, “Oruçlu ağzımı bozdurma bana!” diye çıkışıp burnumun üzerine yumruğu indirebilirdi.

Migros, Carrefour, Metro gibi süpermarketlerde, Ramazan’dan bir hafta önce başladı operasyon : Mağazaların en görünür yerlerine Ramazan erzak paketleri yığıldı.

Kaymakamlıkların, belediyelerin, AKP örgütünün dağıttığı pusula ya da kartlarla bu türden süpermarketlere gidenler Ramazan azıklarını aldılar. Ne bu avanta kartlarını dağıtanlar, ne bu kartları alıp azık paketlerini verenler ne de bu paketlerin içindekileri mideye indirenler bu işin etik (“ahlak felsefesi” demektir) ve dinsel yönünü düşündüler. Azık paketlerinin bedelini kim ödedi, hangi parayla ödedi. Halkın ödediği vergilerle, kendi politik çıkarı için azık paketleri dağıtmak günah değil midir ?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları AKP sayesinde ikiye ayrılmış durumda :

1.Alın teri ile kazandıkları paranın vergisini dürüstçe ödeyenler;

2.Vergi vermeyen, sağlık sigortası ödemeyen, hükümet ve belediyelerin dağıttığı avanta ile yaşayanlar. (Zenginlerin nasıl zenginleştiği ayrı bir fasıl !)

En küçük kazancının bile vergisini veren, sigortasını ödeyen, böylece bilinçlenen ve bilinçlendikçe özgürleşen bireyleşmiş vatandaşlar olmadan demokrasi yaşayamaz. Emre Kongar’ın dediği gibi demokrasi ancak ulusal bilince dayalı, insan haklarını özümsemiş, demokratik, laik, kentsel ve endüstriyel ahlak sayesinde yaşayabilir.

1950’den bu yana iktidara gelen sağ partiler demokratik insan’ı hedeflemediler. Çünkü bu türden insanlar bir gün kendilerine oy vermeyebilirdi. Buna karşılık feodal düzeninin, törelerin, tarikatların, hurafelerin yönlendirdiği, ulusal bilinç bakımından özürlü yığışımları öne çıkardılar ve bu yığışımların oy verdiği seçimleri demokrasinin tek ölçüsü haline getirdiler. Bana yoluma ters yönden devam etmediğim için horozlanan adam bu yığışımın bir parçasıydı. Bu zihniyet sadece benim değil bütün ülkenin ters yönden ilerlemesini istiyor !

Bu olay geçen yıl olmuştu. Dün de biri 09 plakalı arabasını üzerime sürüp “Aval aval ne bakıyorsun be adam, önüne baksana !” diye çıkıştı. O sırada arabamın kapısını açıyordum !

(Hürriyet, 29  Haziran 2008)

————————————-

[i] Artık 20 yıl oldu.

[ii] Kendisi rahat etti ama millete rahat vermedi.