TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI

 “Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım Masalı” adlı kitabım eylül ayı içinde Tekin Yayınevi tarafından yayınlanıyor. 3 Eylül 2000 ile 21 Kasım 2013 tarihleri arasında Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayınlanan yazılarımdan oluşuyor.

Kitaba yazdığım önsözü bilginize, kitabı ise ciddi ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

23 Ağustos 2015

***

açılım masalı (kapak)

TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI  

Elinizdeki kitap bir Kürtçülük tarihi değildir, Kürtçülük isyanları tarihi de değildir. Ama bu konularda söylenip yazılan yalanları bozmayı, iftiraları dağıtmayı, konu bağlamında kurulan fesatları ortaya çıkartmayı amaç edinmiş bir gazete yazısı tomarıdır. Kürtçülük karşıtı, Kürt dostu bir kitaptır. Bakın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural’ın New York’ta imzaladığı ” Si­yasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi Alt Ekonomik, Sosyal ve Kül­türel Haklar  Sözleşmesi” hakkında 3 Eylül 2000  tarihli Hürriyet gazetesinde neler yazmışım:

[Pandora’mn Kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüşleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçe’nin  İkinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi ana­dilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda, ister kurslarda olsun, Kürtçe öğ­renimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki en­gel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demok­rasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli ola­lım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç umma­dığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.]

Elinizdeki kitapta yer alan ilk yazı bu. Aydınlık gazetesinde yayınlanan “Türk-Kürt Federal İslam Cumhuriyeti” başlıklı son yazı ise 21 Kasım 2013 günü yayınlanmış. Şöyle başlıyor:

[17 Kasım 2013 Pazar günü Diyarbakır’da en azından “Bölünme Paranoyası” ve “Şeriat Paranoyası” iddiaları fiilen sona erdi. Paranoya uçup gitti. Şeriat ve bölünme kaldı.

Ne idüğü belirsiz  “daha fazla demokrasi”yi isteyen İslamcılar ile Kürtcülerin, liberaller ile soldan dönmelerin, bu kavramın içinin doldurulmasını, tanımının ve ögelerinin sayımının yapılmasını isteyenlere “Paranoyak” sıfatını yapıştırdıklarını anımsayalım.

“Daha fazla demokrasi”nin kuşkusuz kurumları ve kuruluşları, anayasa maddeleri, yasaları vardı, olmalıydı. Bunların ne olduğunu sır gibi saklıyorlar, söylemiyorlardı.  Bu konuda soru soranları  (ki sayıları fazla değildi), “Şeriat Paranoyası”na, “Bölünme Paranoyası”na kapılmakla suçluyorlardı.

İşte bu sona erdi!]

 Kitabın ilk ve son yazılarında fesadın şifresi çözülüyor. Ama kurgulanan tarihsel mitoslar çok daha ilginç:

1-Kürtler,  Doğu ve Güney Doğu Anadolu’nun gerçek sahibidir, Türkler bu toprakların yeni kiracılarıdır. “Kürt tarihi Subaruların, Hurriler ve Mitanilerden dolayı MÖ.7250 yılına dayanır.”[1]

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına  da itiraz etmeleri  gerekmez miydi?

O halde, Türkiye’nin adı Türkiye olmamalıdır. Ama şu soruya cevap verilememektedir: Peki Kürtler, Anadolu’yu İzmir’e kadar ele geçirip kendi Kürdistan devletlerini  yüzlerce yıl kuramadılar da Anadolu’yu neden Türklere ikram  ettiler?

2-“1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla yaptığı savaşta Mervaniler tüm güçleriyle Müslüman Türkleri desteklemiştir” ya da “Hırıstiyan Bizanslılarla savaşan Alparslan Komutasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusunun on beş bini Kürtlerden oluşuyordu.” [2](Bak: “Tarihi Çarpıtmak 2” adlı yazı)

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına  da itiraz etmeleri gerekmez miydi?

3- “Sünni Osmanlılarla Alevi Safavilerin arasında siyasi gerginliğin giderek artması üzerine, Safavi yönetiminden rahatsız olan Sunni Kürtler de Osmanlılarla bir olarak Safavilere karşı koyma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin güçlenerek Kürtlerle Osmanlılar arasında bir siyasi ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt âlimi İdris-i Bitlisi’nin büyük etkisi oldu.”[3]

İttifak iki eşit güç arasında yapılır: Bir tarafta gücünün doruklarındaki Osmanlı İmparatorluğu bir tarafta, kendilerine Yavuz Sultan Selim’in lütfettiği beylerbeyi  seçme hakkını kullanamayıp Sultan’dan bir Beylerbeyi göndermesini isteyen başıbozuk Kürt beyleri.

4- Kurtuluş Savaşı’nı Türk-Kürt ortaklığı kazanmıştır. O halde Kürtler de kurucu halk olmalıdır.

Bu iddiaya  Prof.Dr.Oktay Uygun Şöyle cevap veriyor:

“Bu örnekler, ‘iki kurucu halk’ deyiminin toplumda bir değer taşıması için, tarihsel olgular, hatta nüfus durumundan çok, halkların ülke hayatındaki etkileri ile ilgili olduğunu gösteriyor.  Tarihsel olgular devletin kuruluş aşamasında iki halkın varlığına işaret etse bile, bu olguyu topluma aktaracak entelektüel birikimden yoksun olunması durumunda, söz konusu halk ‘kurucu’ sıfatıyla anılmayacaktır. Kürtler son yıllarda, ‘iki kurucu halk’ ifadesini gündeme taşımayı başarmakla birlikte, dayandıkları tarihsel olguların zayıflığı nedeniyle, bu girişimlerinin kabul göreceği kuşkuludur.” [4]

Görüldüğü gibi, bir “Hakkı yenilmiş ikinci kurucu halk” safsatası söz konusu. Bu safsatanın en önemli dayanağı da Mustafa Kemal Paşa’nın İzmit Basın Toplantısı’nda (16-17 Ocak 1923) söylediği “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir”  cümlesidir.

Her türlü Kürtçüler 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyorlar ama benim yaptığımı yapıp bu maddeye bakmıyorlar:

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. Büyük Millet Meclisi’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır.

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11.maddesinin 1924 anayasasında yer almamasının en önemli nedenleri arasında Kurtuluş Savaşı sırasında çıkan Kürtçülük isyanları (Koçgiri) ile Şeyh Sait isyanının bulunduğunu unutmamak gerekir. Paris Konferansı’nda (Sèvres Anlaşması) ve Lausannes’da olanları kitabı okumanıza bırakalım ve “Vehbi’nin Kerrakesi”ne gelelim.

Her türlü Kürtçü ıddialarından anlaşıldığına göre PKK terör ayaklanması Kürtleri anayasada “kurucu halk” olarak yer almamasından kaynaklanmaktadır.

“Sırat Köprüsü”nün hiçbir dinsel anlamı yoktur bu kitapta. Ama dinsel anlamını bir egretileme (metafor)  olarak kullanabiliriz.Sırat Köprüsü:  “Cehennem üzerine kurulmuş bir köprü. ahirette, mahşer yerindeki hesaptan sonra, bütün insanlar Sırat Köprüsüne gönderilecektir.”

Sırat Köprüsü PKK terör ayaklanmasıdır. Diyelim ki PKK’nın terör ayaklanması başarı kazandı ve Kürtlerin Türklerle birlikte Camhuriyet’i kuran ikinci halk olduğu anayasaya girdi, iki halkın artık birlikte yaşaması mümkün müdür? Böyle bir iş ancak TBMM’de yapılacak oylama ile mümkündür.

AKP ile PKK arasındaki ikili ve kapalı görüşmelerde taraflar neler konuştular, PKK neler istedi bilemiyoruz. Oslo süreci ve ardından çözüm görüşmelerinde parti adına değil de Türkiye adına görüşen AKP hükümetinin kamuoyuna bu konuda bilgi vermemesi laubalilik, sorumsuzluk ve dahası suç olmak gerekir. PKK’nın görüşmelerde neler isteyebileceğini kitapta ayrıntılı olarak okuyacaksınız. İstekleri anayasaya değgin ve terörist militanların  kişisel durumlarına ilişkin olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Anayasaya ilişkin istekleri şunlar olabilir:

1.Anayasada yer alan Türk sözcüğü ile Türk Milleti tanımının kaldırılması, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi, vb;

2.Demokratik özerklik (İdris Bitlisi’nin aracılık ettiği devlete bağlı, ama 2.Meşrutiyet’in kaldırdığı ve Kürt beylerinin isyanlarına yol açan tuhaf iç muhtariyet türü özerklik);

3.Anadilde öğretim.

Bu isteklerin tamamı anayasanın değişmez, değiştirilemez ilk 4 maddesine aykırıdır. Değişiklik üniter devleti ortadan kaldırır. Bu nedenle ilk 4 maddeyi okuyalım:

MADDE 1.– Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

  1. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2.– Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

MADDE 3.– Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

  1. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4.– Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

AKP ile PKK’nın ortak özelliği ikisinin de bu ilk 4 maddeye karşı olmalarıdır. Buna Başyüce RTE’nin Türkiye Cumhuriyeti karşıtı kişisel ve yönlendirici ihtirasları ekleyebilir ve başa geçirebiliriz. AKP ve Başyüce’nin başlıca hedefi İslami bir Başyücelik rejimi kurmaktır.

PKK’nın amacı, 7 Haziran 2015 seçiminden sonra tam anlamıyla ortaya çıktığı gibi ayrılık ve bağımsızlık. Bu olmazsa bir federasyon. Böyle bir durumda devletin adı Türk-Kürt İslami Federasyonu olur.

Bilindiği gibi, her barış olasılığında, Türk ve Kürt bütün Kürtçüler, iki tarafın birlikte silah bırakmasını ve TSK’nın  Türkiye Kürdistanı’ndan(!) geri çekilmesini istemişlerdir. Bu istek karşısında, meşru TSK ile gayri meşru PKK’nın aynı sepete konulamayacağını; PKK’nın silah bırakıp teslim olması ya da sınır dışına çıkması durumunda TSK’nın operasyon yapmayacağını ve çözüm görüşmelerinin ancak bu koşullarda başlayabileceğini yazdığımı göreceksiniz. Aksi durumda, PKK’nın bölgeye egemen olacağını, durumun çok daha kötüye gideceğini öngördüğümü de okuyacaksınız. Nitekim bu öngörü de gerçekleşmiştir.

Önsözde yazdıklarımı kitapta okuyacaksınız. “Ne olacak şimdi”ye gelince. Kuruluşundan bu yana Cumhurıyet’e düşman olan Kürtçü PKK ile çağdaş ve laik cumhuriyet düşmanı olan Başyüce RTE önderliğindeki (MHP destekli) AKP hükümeti  Kürt Sorunu’nu barış yöntemiyle ne yazık ki çözümleyemez. Sorun ancak CHP önderliğinde TBMM’de sonuçlandırılabilir.

Barışcı çözüm yoluna gelince: Türkiye’nin gerçek demokrasiye kavuşması, bölgesel eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, insan haklarının en yüksek düzeye çıkartılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kürt kökenli vatandaşların kültürel haklarının güvenceye kavuşturulması, Kürtçe ve Kürt edebiyatının okullarda isteğe bağlı olarak öğretilmesi… Kürtçüler bu iyileştirmeleri kabul edebilir mi? Özerk bölgeleri ilan edildiği günümüzde bunun son derece güç olduğunu kabul etmek zorundayız. Başyüce ve AKP ile PKK Kürtçüleri korkarım ki ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa götürmektedir.

Özdemir İnce

23 Ağustos 2015

————————————————–

[1] Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş, 4.Baskı, s.24

[2] Age.s.65

[3] Age.s.73

[4] Prof.Dr.Oktay Uygun, Federal Devlet ,XII Levha Yayınları, s.314-315.

“TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.