ÜLKENİN İKİ KUTBA BÖLÜNMESİ

Bugün 31 Temmuz 2007 günü Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir yazımla başlayacağım. Okuyacağınız yazıyı, tarihte ve toplumsal olaylarda aritmetiğin dört işlem (toplama, çıkartma, çarpma, bölme) problemlerini çözmeyi beceremeyenlerin yediği naneleri göstermek için yazmıştım:

ÖZLEM  GÜRSES  İLE  13  AJANSI[i]

Günlerden 26 Temmuz 2007. Haber Türk televizyonunda Özlem Gürses’in  13 Ajansı  programı. Bayan Gürses, Baykal ile Erdoğan’ın Beylerbeyi’nde yediği yemekle ilgili olarak gazetecilere, CHP muhaliflerine sorular soruyor.

Konuştuğu kişilerden biri de CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen.

Bayan Gürses soruyor : CHP bu seçimlerde neden başarısız oldu ? Kalelerini bile kaybetti ?

Onur Öymen yanıtlıyor : İktidar partisi din faktörünü çok istismar etti. Aşırı ölçüde dini  siyasete alet etti.

Bayan Gürses : Seçimlerde siz de laikliği kullandınız !

Hobbala !

Diyalog tam böyle olmasa bile anlam olarak yazdıklarımı içermekte. Onur Öylem duralıyor, bocalıyor, “Ama” falan diyor. Ama söylemesi gerekeni nedense söylemiyor. Söyleyemiyor.

Peki ne söyleyecekti ? Bakın ne söylemesi gerekirdi :

“Laiklik, Anayasa’nın 2. maddesinde yazılı Cumhuriyetin niteliklerinden biridir. Aynı zamanda Anayasa’nın 4.maddesine göre değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif edilemeyecek hükümlerinden biridir. Bir siyasi partinin Anayasa’da yer alan bütün madde ve hükümleri her düzlem ve düzeyde savunması ve kullanması en doğal yasal haktır. Dinin siyasete alet edilmesine gelince : Anayasa’nın din ve vicdan hürriyetiyle ilgili 24.maddesine göre hiç kimse ‘Dini veya dini duyguları yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. AKP’nin genel seçim öncesinde, CHP’nin ‘dindar bir milletvekilinin Cumhurbaşkanı olmasına engel oldu’  iddiaları Anayasa’nın 24.maddesine aykırıdır.”

Onur Öymen, hangi duygu ve düşünce ile olduğunu bilemem ama böyle bir açıklamada bulunmadı.

Onur Öymen belki de kibarlığından böyle bir çıkış yapmadı. Yapmamasını eleştiriyorum ve söyle bir ek yapıyorum: Anayasa’nın 176.maddesine göre “Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirleyen başlangıç kısmı, Anayasa metnine dahildir.”

Anayasa’nın başlangıç kısmında şöyle bir cümle vardır: Bu cümlede “…laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” hükmü yazılıdır.

Bir zamanlar Ali Kırca gibi programcılar da laikliği şeriat hükümlerine göre tartışmaya açmışlardı. Anayasa’nın laiklik ilkesinin İslam’a uyup uymadığını bile sormuşlardı.Yazılı basında, radyo ve televizyonlarda Anayasa cahili kimselerin Anayasa hükümlerini tartışma konusu yaptıkları çok görülmektedir. Bir siyasi partinin Anayasa hükümlerini savunduğu için eleştirilmesi, kınanması Türkiye’den başka herhangi bir yerde görülmez.

Laikliği savunmak bir hak olduğu gibi kaçınılmayacak bir sorumluluktur. Laiklik ile İslamcı kaygıları yan yana, karşı karşıya getirmek büyük bir yayıncılık hatası, hatta suçudur. Bayan Özlem Gürses’in amiri olsaydım, o gün kesinlikle işine son verirdim.

***

Din istismarı ile laikliği aynı kefeye koyan Bayan Özlem Gürses gördüğüm kadarıyla şimdilerde Sözcü gazetesinde röportajcılık yapıyor. Sözcü’de yetkili olsaydım onu kesinlikle işe almazdım. Herkes yaptığının, ettiğinin bedelini ödemeli. Ama bu şaşkınlık, bu bilinçsizlik Bayan Gürses’le ve Sözcü ile sınırlı değil.

Okuduğunuz yazıyı yayınlandığım günlerde, aynı konuda, “İki taraf da toleranslı olmalı” diyen birini terslemştim. Adam meğer televizyon ve gazetelerde en çok kazanan ilahiyatçı Nihat Hatipoğlu imiş. O sıralar Hürriyet’te yazıyordu. Ona da laikliği savunanların legal,  İslamcıların illegal olduğunu söylemiştim. Bu kafada insanlar elbette islamcılığın anayasa ve yasalara göre illegal olduğunu biliyorlar, biliyorlardı. Ama iki ucu (kutbu) eşitleyerek islamcılara zihinlere meşruiyet kazandırmak istiyorlardı, istiyorlar.

***

Ahmet Hakan 19 Aralık 2017 tarihli Hürriyet gazetesindeki yerinde “Cepheleşmeden Kimler Besleniyor” başlıklı,  İslamcı artığı bir yazı yayınladı. Anladığım kadarıyla bir yanda meşru Laik Cumhuriyetçiler, öteki tarafta (Anayasa ve yasalara göre) gayrı meşru İslamcılar. İslamcılar yani devleti Allah adına yönetmek isteyenler. Ahmet Hakan yazıyor:

1- İki tarafın da karşı tarafa selam bile vermeyi ihanet kabul edenleri…

2- İki tarafın da en savaşçı, en şahin, en aşiretçi, en kampçı tipleri…

3- İki tarafın da taraf olmaktan çıkar sağlayanları…

4- İki tarafın da diyalogdan, barıştan, birlik beraberlikten hoşlanmayanları.

5- İki tarafın da kendi mahallesine çekilip diğer mahalleleri yok sayanları… (cepheleşmeden besleniyormuş).

Böyle bir eşleştirme ve mukayese yapmak tam anlamıyla bir densizliktir.

Jakobenler Manastırı, Toulouse, Fransa, Temmuz 2017

Ama, ben, Ahmet Hakan’a göre iflah olmaz bir jakoben cumhuriyetçi ve laikçiyim. Öyle olmam gerekir!

 Ve itiraf ediyorum ki kuşkusuz öyleyim. Ahmet Hakan’ın  kategorik cümlelerini bana sorulmuş sorular olarak kabul edip cevap vereceğim:

1- Bilen bilir, karşı tarafa gerektiğinde selam veririm.

2- Elbette laik ve cumhuriyetçi kesimin yeminli neferiyim. Bu özelliğimden ötürü bu yaşıma (82) kadar rahat yüzü görmedim: Öğretmenlikten, TRT Televizyonu’ndan, Hürriyet’ten atıldım; gazetelerin, dergilerin, kitap eklerinin, televizyonların, yayınevlerinin sıkı ve katı ambargosu altındayım

3- Laik ve cumhuriyetçi olmaktan her hangi bir çıkar sağlamadım.

4- Elbette, diyalogdan, barıştan, birlik beraberlikten yanayım ama bunlar adına (uğruna) laik cumhuriyetin varlık ve yapısını tartışma konusu edemem.

5- Cumhuriyet, devlet, evim, kimliğim, kişiliğim ve özgürlüğüm karşı mahallenin işgali altındayken o mahalleyi nasıl yok sayarım?

Birgün, 20 Aralık 2017
Batman zenne medresesinin talibanları

   Şu iki fotoğrafa dikkatle bakalım. Ne  görüyoruz?  Gördüğümüz “şey”in geçmişini, şimdisini değerlendirelim ve geleceğini tahmin edelim:

Birgün gazetesinin (20 Aralık 2017) gazetesinin haberine göre: Batman Üniversitesi’nde peçeli kıyafetle okula gelen ve gözleri dahi görünmeyen öğrenciler tartışma yaratmış. Rektör kıyafet yönetmeliği’ni hatırlatmış ama İslamcıların eleştirisine maruz kalmış ve YÖK onun hakkında soruşturma başlatmış.

İnanç özgürlüğü kılıfı altında “Türban” ayaklanması başladığı zaman, Akit, Yeni Şafak, Zaman gibi gazetelere göre “Hürriyet’in en katı laikçisi, İslam düşmanı Özdemir İnce”si olarak ben, bu ayaklanmanın Üniversite ile sınırlı kalmayacağını, bütün okul ve öğrenim kurumlarına yayılacağını ve bununla yetinmeyip toplumu esir alacağını yazıyordum. İşin kökenine göre “Türban”ın dinsel dayanağının bulunmadığını kanıtlayarak yazıyordum. Bu yazılardan birini ekte okuyacaksınız.

Bütün bunlar olup biterken (utanmadan) oturup uzlaşın diye ahkam kesiyorlar. Meşru ile gayrı meşru, yasa (yasal) ile yasa dışı oturup pazarlık eder mi?

Başta AKP Genel Başkanı, AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı olmak üzere Aydınlanma, Demokrasi, Cumhuriyet ve çağdaşlaşma karşıtları, yasal Cumhuriyet’in yerine bir Başyücelik Devleti kurmak istiyorlar. Bu uğurda her gün KHK’lar çıkartıyorlar. Acımasız bir diktatorya kuruyorlar. Cumhuriyetçileri, muhalifleri hainlikle, casuslukla suçluyorlar.

Olan-biteni yüzde 49 buçukluk Hayırcı kitle görmüyor mu? Bu kitlenin içinde mi pazarlık edeceğiz?

Herşey ortada: 2019’da Laik Cumhuriyet ya ebediyyen kazanacak ya da geçici olarak zulüm altında yaşayacak.

Bu gerçekleri görmek için,  Levent Gültekin ve Ahmet Hakan gibilerin hacirli aklına ihtiyacımız yok. Oylarını laik cumhuriyet için kullansınlar yeter!

Özdemir İnce

25 Aralık 2017

 ***

EK OKUMA :  (HÜRRİYET, 26 ARALIK 2007, ÇARŞAMBA)

NUR SURESİ, 31. AYET (24:31)  [ii]

Kişisel olarak ne başörtüsü ile ne de türban ile herhangi bir sorunum var. Ama örtünmeyle ilgili yalan, safsata ve hurafe yayanlarla kavgam var. Türbancılar, bu örtünme tarzının Kur’an’ın tartışılmaz buyruğu olduğunu ileri sürüyorlar. Ama Azhâb Sûresi’nin 59. âyeti; Nûr Sûresi’nin 30, 31 ve 60. âyetleri dışında Kur’an’da bir başka hüküm yoktur ve türban şaklabanlığı Kutsal Kitap’da yer almamaktadır.

Bunu öğrendiğim için : Faiz ve kredi kartının İslam’a aykırı olmasına karşın türbancılar tarafından kullanıldığını;  türbancıların, İslâm’a ters düşmesine karşın, Cumhuriyet’in yapı ve kurumlarına, yasalarına ve özellikle Devrim Yasaları’na uymak zorunda kaldıkları halde nasıl olup da dinden çıkmadıklarını soruyorum. Bu işte bir iki yüzlülük var !

İkiyüzlülük sadece türbancılarda değil ! İkiyüzlülüğün en tepesinde Kur’an çevirmen ve yorumcuları bulunuyor. Bunun en çarpıcı kanıtını, Mustafa Sağ, “Evrensel Çağrı, Kur’an Meâli” (Final Pazarlama Yayını) çevirisine yazdığı önsöz ve açıklamalarda veriyor. Mustafa Sağ’a göre geleneksel çevirmen ve yorumcular Nûr Sûresinin 31. âyeti’ni geleneğe uyarak ve birbirlerini taklit ederek yanlış çeviriyorlar. Müthiş bir iddia ! Mustafa Sağ’ın açıklamasını olduğu gibi aktarıyorum.

“Kur’an ayetinde “başörtüsü” diye bir kelime geçmemektedir. Buna rağmen rağmen tüm Kur’an tefsirlerinde ve çevirilerinde Kur’an ayeti “başörtüsü” olarak çevrilmiştir. Halbuki ayette geçen “HIMAR’ kelimesi ‘Baş örtmek’ anlamında değil, sadece ‘örtmek’ anlamına gelmektedir. Eğer, herhangi bir şey örtülecek ise. O şeyin vurgulanması gerekir. Örneğin masa örtüsü derken, örtmek kelimesinin yanına masa kelimesinin gelmesi gibi, başörtüsü dendiği zaman da “örtmek” (“hımar”) kelimesinin yanına “baş” (“re’s”) kelimesinin ‘hımarü-re’s’ şeklinde gelmesi gerekir. Ayetteki ‘hımar’ (‘örtü’) kelimesinin yanında geçen ve vurgulayan kelime ‘cuyub’ kelimesidir ki, ‘yaka’ veya ‘göğüs’ anlamına gelir. Çünkü, aynı kelime ‘cuyub’ bir başka ayette (28:32) Hz.Musa’nın ‘göğsüne/koynuna elini soktuğu’ şeklinde geçer. Yani, ‘cuyub’ kelimesi, ‘hımar’ örtmek kelimesi ile kullanıldığı zaman ‘bihumûrihinne ala cuyubihinne’ başını örtmek değil, ‘göğsünün üzerini örtmek’ anlamına gelmektedir. Geleneksel tüm yorumcular, Kur’an ayetini bilimsel bakışla değil de, birbirlerini taklit edip, ‘Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler’ diyerek ‘Felyedribne’ fiilini de ‘örtsünler’ diye tercüme etmişlerdir. Bu geleneksel yorumcular ‘DaRaBe’ kökünden gelen bu kelimeyi burada, ‘Başörtülerini…örtsünler’ derken, bir başka yerde aynı ‘DaRaBe’ kelimesini ‘Kadınları DÖVÜN’ (Bak. 4:34) diye çevirmişlerdir. Özetle, Kur’an’ın orijinal ayeti tüm açıklığı ile ortadayken, elverişli bir siyasal kullanım malzemesi olarak, sürekli gündemde tutulan başörtüsü, Kur’an’ın değil, geleneklerin, kişisel görüşlerin dinleşmesinden kaynaklanmaktadır.” (S.373)

Mustafa Sağ’ın iddialarını Arapçadan denetleyecek durumda değilim. Ancak Nûr Sûresi’nin 31. âyetinin Fransızca ve İngilizce çevirileri onun iddialarını desteklemektedir.

Ben bu çok önemli iddiayı sütunuma aktararak kamusal-toplumsal görevimi yerine getiriyorum. Gerisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve İslâm âlimlerinin işi !..

——————————————-

[i] Hürriyet, 31 Temmuz 2007

[ii] Hürriyet ,26 Aralık 2007