VAZİYETİN DURUMU ET VE BALIK KURUMU

1) AKP hükumet ve iktidarının durumu doktorun hastası için “Ne yerse yesin!” dediği durum. Yani gidici! Siyasette, hükümette ve iktidarda kalarak da “gidici” olunur. AKP saltanatının vaziyet ve durumu aynen böyle! Aynen!-Kaleye girmekte olan topu kaleciden başka bir futbolcu çıkartıyor; hakem penaltı veriyor; takımın çalıştırıcısı “O da bizim takımdan değil mi? diye bağırarak hakemin üzerine yürüyor.

-Adam, tanımadığı bir adamın üzerine saldırıp burnunu kırıyor. Karakolda, “Amirim bu godoş karısına nasıl mini etek  giydiriyor?!” diye kendini savunuyor.

-Bilinen bir fıkra: Adam otoyolda ters yöne giriyor. Karşıdan gelen arabalara selektör yaparak “Vallahi bunlar manyak!” diyerek gaza basıyor.

-Adam, Mızraklı İlmihal okuyarak yolda yürürken elektrik direğine çarpıyor. “Ulan seni buraya koyanın anasını…” diye küfrü basıyor.

AKP aşiretinin küllisinin kelle yapısı aynen böyle. Babasının cep saatini söküp dağıtmış, bir türlü toparlayamıyor ama kapı komşusunun oğluna kızıyor ve çocukcağızı dövmeye kalkışıyor.

Eskiden, benim çocukluğumda, mahalle kabadayıları olurdu. Akşamları kafayı çekip,”Heyt  ulan, var mı bana yan bakan!” diye nara atarak mahalleye girerlerdi.

Toprak bütünlüğünü sağlamak için  Suriye’nin topraklarına girmişler. Kiminle birlikte. ÖSO ile. ÖSO kim? Meşru hükümeti devirmek için savaşan toplama İslamcı çeriler! Yani Bağımsız ve egemen devlete düşman bir güruh senin ortağın. Peki resmi ve meşru Suriye’den izin aldın mı ? Hayır! Neymiş, askerleri ve ÖSO’yu “Rejim”in uçakları bombalamış. Meşru bir devlete sen nasıl “Rejim” dersin? O halde önce Şam ile masaya oturup kendisinden izin alacaksın. Suriye senin bir muhtarlık mahallen değil!

Adam gece yarısı evine telefon ediyor. Karısı cevap vermiyor. Öfkeye kapılan koca sabaha karşı eve gelip karısını öldürüyor. Sebep? Kıskançlık ve şüphe!

Karısı bikini giyen kocalar bir kulüp kuruyor. Kulübe “Avrupa Birliği” diyelim. Senin karın kara çarşaflı. “Ben böyle üye olacağım!” diye kafa tutuyorsun. Kulübün genel kurulu “0lmaz!” diyor. Sen babalanıp: “Ulan sen kim oluyorsun!” diye nara atıyorsun. Vallahi de billahi de haklısın! Senin kitabında “Uluslararası Hukuk” diye bir şey yok ki…

2) Üçüncü Sultan Murad altı kardeşin en büyüğü idi; kendisi tahta otururken öbür on dokuz şehzadeyi cellâdlar boğuyordu. Dördü yetişkin gençlerdi, bir kısmı analarının memelerinden çekilip alınarak boğulmuştu. Üçüncü Murad’ın tabutunu bir turna katarı halinde on dokuz oğlunun tabutları takip etmişti. İçlerinde Şehzade Mustafa en büyükleriydi, babasının öldüğünü işitince şaşırmış, karanlık istikbalini bütün dehşetiyle görmüş ve bir kâğıt parçası üzerine şu hazin beyti yazmış:

Nâsiyemde kâtibi kudret ne yazdı bilmedim,

Ah kim bu gülşeni âlemde bir gez gülmedim!..[i]

III. Mehmed 1595 ile 1603 yılları arasında sekiz yıl saltanat sürmüş. Her saltanat yılına 2,57 kardeş kanı düşüyor, biraz da artıyor.

“Fatma Sultan: Sultan İbrahim’in kızıdır. 1642 (1052) yılında doğdu. Üç yaşında iken Derya Kaptanı Musahip Yusuf Paşa’ya verildi. Çok muhteşem törenlerle Fatma Sultan Topkapı Sarayı’ndan Yusuf Paşa’ya tahsis edilen saraya götürüldü (1645). Fakat Hanya Fatihi Yusuf Paşa, bir sene sonra Sultan İbrahim tarafından öldürüldüğünden, dört yaşındaki Fatma Sultan dul kaldı (1646). Aynı sene, musahip daha sonra kaptanıderya olan Fazlı (Fazlullah) Paşa’ya nikâh edildi… Fazlı Paşa, Fatma Sultan’ın buluğ çağına girmesini bekledi. Belki de visaline ulaşamadan 1657 yılında öldü.

Beyhan Sultan: Sultan İbrahim’in 1645 (1055) yılında doğan kızıdır. Sultan İbrahim, Beyhan Sultan’ı iki yaşına gelince veziriâzam Hazerpâre Ahmed Paşa ile evlendirdi. Evlenmeden önce Ahmed Paşa’ya eşini boşattı (1647). Bir sene sonra Ahmed Paşa’nın öldürülmesi üzerine üç yaşında dul kaldı.

Şah Sultan: III. Mustafa’nın kızıdır. Annesi baş kadın Mihrişah Sultan’dır. 1761’de (1174 ramazan 15) doğdu. III. Selim’in ablasıdır. Şah Sultan üç yaşına gelince veziriâzam Bahir Köse Sultan Paşa’ya nişanlandı. Fakat Bahir Mustafa Paşa bir sene sonra sadrazamlıktan atıldı. 1768’de (1181) yedi yaşında iken Nişancı Mehmed Paşa’ya nişanlandı. Mehmed Paşa, aynı yıl sadrazam oldu. Bir sene sonra sadrazamlıktan atıldı ve öldürüldü. Bu suretle Şah Sultan ikinci defa dul kalmış oldu. Esasen Şah Sultan buluğa ermediği için gerdeğe girmemiştir. 1778 yılında amcası I. Abdülhamid tarafından Nişancı Seyid Mustafa Paşa’ya nişan ve nikâhı yapıldı…[ii]

Yukardaki satırları alıntıladığım Padişahların Kadınları ve Kızları[iii] adlı kitap müthiş ilginç. Gelenekten yararlanma heveslisi roman ve oyun yazarlarına önerir ve salık veririm. Yüzlerce konu kendilerini bekliyor.

Devlet memurlarının tahsil görmeleri düşünülmezdi. (Eskiden devlet erkânının en mühimleri Enderun’dan, daire kalemlerinden ve vezirlerin dairelerinden yetişirdi. Bununla beraber, hiç okuma yazma bilmeyenlerden de devletin en büyük makamlarına geçenler vardı. Enderun’a, Arapça ve Farsça öğretmenleri seçilerek tayin edilmiş olduklarından buradan birçok şair ve edip yetişmiştir. Yalnız coğrafya ve matematik gibi bilgilerin okutulması âdet olmamıştı.) Devletler arası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yönden zarara uğradığımız tarihlerde yazılıdır.

Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine Baltık Denizi’nden donanmasının gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkânı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi.

1826 muharebesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerine gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri ve meselenin Babıâli’ce de halledilmemesi üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine başvurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük, yani yüz bin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman şaşırmışlardı.

Ne yazık ki, memleketimizin okumuş insanları geçim kaygısı ile ilkokul öğretmenliğini kabul etmemişler, bu yüzden ilkokul çağındaki çocuklar okulsuz kalmışlardır. Üsküdar tarafında 115, Galata civarında 120 ve İstanbul’da 300 ilkokul varken, bunların içinde ancak on okulda öğretmen bulunuyordu.[iv]

Bütün imparatorlukta, 1860 yıllarında, yalnız 52 rüştiye (ortaokul) açılabilmiş, aşağı yukarı 4 bin öğrenci okutulabilmiştir. Tek Darülmuallimin’in (öğretmen okulu) 20 öğrencisi vardır (Abdülaziz devrinde rüştiye sayısı 386’ya çıkacak, 20 000 kişi okutulabilecektir). 1874’te yalnız İstanbul’da bulunan idadîler (lise ortaokul) 4 tanedir ve 250 kadar öğrencisi vardır… 1870’te açılabilen Dârülfünun’un eski medreselerden pek de farkı yoktur. Babıâli kâtipleriyle medrese talebelerine –devrin en ünlü bilgini– hoca Tahsin Efendi’nin “su” konusunda verdiği bir dersten örnek: “… jale ismiyle müsemma sabahleyin zümrüti evrak ve nebatat üzerinde bulunan dürri nâb ve çemenlerde…”[v]

Naima, Tarih’inde Türk halkı için “nâdan Türk”, “etrâki biidrak” (idraksiz Türkler), “Türki bedlika” (çirkin suratlı Türk), “Çoban köpeği şeklinde bir Türki sütürük idi”, “hilekâr Türk” vb. demektedir.

Türk toplumunun sınıfsal ayrışmaya dayanan aristokratik yapısı süregelmiş, halkın devlet işlerine karıştırılmaması ilkesi yakın zamanlara değin geçerli kalmıştır. Halkın şu ya da bu şekilde, yardım olarak dahi devlet işlerine karışması, soyluların çok sert tepkileriyle karşılaşmıştır. Örneğin, Musa Çelebi ile Süleyman Çelebi arasındaki çatışmada, Süleyman Çelebi kaçarken köylülerin Musa Çelebi yanını tutup Süleyman Çelebi’yi öldürmeleri, bizzat Musa Çelebi tarafından, köylülerin bu eylemi hanedana saygısızlık olarak düşünülerek, bu köylüler diri diri yaktırılmıştır.

Bu durumu ile, kurulan bu yeni devlet, Vasiliev’in deyişiyle bir “GrekoSlavoTürk” devleti niteliğini kazanmıştır. Bu niteliğin oluşumunu din, dil ve ulus ayrılıkları hiçbir yönde engelleyememiştir. Ne var ki, bu gelişime karşılık, Türk unsuru Osmanlı İmparatorluğu içinde bir azınlık durumuna düşmeye başlamıştır. İşte bu nedenle “Osmanlı”, “Türk” sözcüğünü bile hakaret sıfatı olarak kabullenebilmek cesaretini kendisinde bulabilmiştir. Çünkü Osmanlı Devleti, karışık egemen güçlerin Anadolu Türkü üzerinde egemenliği demektir.

Devlet yöneticileri “Enderun”dan alınıyor. Enderun’a ise Türk olmayan, devşirme Kapıkulu ocaklarının seçkinleri girebiliyordu. Padişahtan sonra en yüksek görev yeri olan veziri âzamlık, hemen hemen hep Türk olmayanların elindeydi. Nitekim XV. yüzyıl ortalarından, yani Fatih Sultan Mehmed döneminden XVI. yüzyıl ortalarına değin görev yapan 48 veziri âzamdan yalnız 4’ü Türk’tür.

Anadolu’da bütün tımarlar ve zeamet Türklere değil, fakat imparatorluğun yönetimini eline geçirmiş bulunan ve Türk soyu dışından gelenlere veriliyordu. Hele vezirlik Türkler için sanki yasaklanmıştı. Türkler ancak uzak ve önemsiz vilayetlere beylerbeyi olabiliyordu. Divanı Hümayun’da bir tek Türk yoktu… Bu yöneticiler gözünde Türk halkı, yalnızca “reaya” idi. Bunlar, Türklere hakaret ediyorlar, onları hor görüyorlardı.[vi]

Bu Osmanlı’ya özenip 1923 Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan AKP’ye Doktor “Ne yersen ye!” demez mi?

Ben fakir böylesine saçma durumlar karşısında “Vaziyeti durumu et ve balık kurumu” derim. Aynen öyle ve böyle!

ÖZDEMİR İNCE

25 Kasım 2016

[i] Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Tarihinin Panoraması, Ak Kitabevi, 1964, s. 28.

[ii] M. Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1980, s. 63, 65, 101.

[iii] Türk Tarih Kurumu Yayınları

[iv] Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 21-22.

[v]  Rauf Mutluay, 100 Soruda XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Gerçek Yayınevi, 1970, s. 56.