VAZİYETİN  DURUMU

Çocukluğumdan bu yana ağzımda her zaman kendi uydurduğum bir tekerleme olmuştur: “Keskindoreke Fındınfalava” (Bir şiir kitabıma ad olmuştu); “Vasmandı vasmandı  gud bin bay bıdıbıt” (Caz şarkıcılarını takliden); “Ayvayı yedi Avrupa” (Hapı yuttuk anlamında); otuzlu yaşlarımda “Vaziyetin durumu Et ve Balık Kurumu” (“Durum muhasebesi” anlamında) vardı.

Evet, bir durum muhasebesi yapacağım: Sözü 14 Kasım 2018 günü siteye koyduğum “Özdemir İnce’den İhale” başlıklı yazıya getirmek istiyorum. Bu yazıyı yazmaya neden ihtiyaç duydum? Hikâye uzun: İşin içinde yayıncılık, yayınevleri yönetimi, kültür ve sanat politikaları, kitap ve medya ilişkileri, gazetelerin kültür ve sanat sayfaları, kitap eklerinin sinsi politikaları var. Bu etik dışı, ahlaksız ve mafyavâri ilişkilerin biriktiği kuburu birinin mutlaka patlatması gerekiyordu. Bu âlemin “Barış içinde birlikte yaşama” (!) çabasını çok iyi bilirim. Kovanına çubuk soktuğum,  tekerine takoz koyduğum bir âlem…

Avucumun içi gibi bildiğim âlem : 1953’ten bu yana edebiyatın içindeyim; 1969-1982 yılları arasında TRT Televizyonu’nda program ve yayın planlama yöneticiliği  yaptım, ulufe dağıtmadığım için bol düşman kazandım; 10 yıl iki yayınevinde (Can ve Telos) editörlük, yayın yönetmenliği (daha fazla da birçok yayınevine bedava yayın danışmanlığı) yaptım; editörlük mesleğini kurdum; benimle kimse yarışamadığı, kimseyi kayırmadığım için gene düşman kazandım. Can ve Telos’ta yayınladığım 7 yabancı yazar Nobel aldı; ortaya çıkardığım genç yazarlar itibar kazandı. Daha öncesi de var (Yeni Yüzyıl) ama 2000 yılından bu yana fiilen gazete yazarlığı (Hürriyet, Aydınlık, Cumhuriyet) yaptım, yapıyorum. Galiba 130’dan fazla (şiir, deneme, edebiyat kuramı, siyaset, çeviri, vb.) yayımlanmış kitabım var. Alçakgönüllüğün hiç gereği yok: “Kitap işi” konusunda Türkiye’de benden kıdemlisini bulamazsınız.

Bir yayınevi bana haber gönderdi: “Eski kitaplarınızı istemeyiz ama yeni kitaplarınızı yayımlamaktan onur duyarız.”  Bre aymazlar, “eski kitaplar bizzat benim”, “benim bütün kitaplarım yenidir!” Eski kitaplar yeniden basılmazsa bir toplumun edebiyatı, sanatı, kültürü nasıl oluşur? Sartre, Camus, Hemingway ya da Marquez’e hangi yayıncı “Eski kitaplarınızı basmayız, yeni kitap getirin!” diyebilir(di) ? Yayıncılık; kasaplık, lokantacılık, bakkallık değildir; kitap kokmaz, kullanım süresi  sınırsızdır. Bunu ancak gerçek yayıncılar, gerçek editörler, gerçek okurlar bilir. Tüccar elbette bilemez. Tüccar isen kitap yayıncılığı dünyasında ne işin var?!

Söz konusu yazıyı, bir engel yoktu ama Cumhuriyet gazetesinde yayımlayamazdım: İçinde “Ben”im de olduğum özel konu ve sorunları Cumhuriyet gazetesinde yazmam, yazamam. Elim varmaz!  Bu benim yazar etik anlayışıma ve meslek deontolojisine aykırıdır. Her konu, her sorun bir başka türlü yazılabilir ama kendimi zorlamamın gereği yok. Sonuç olarak, yazı yayınladığım gazeteden başka bir “ortam”a ihtiyacım olduğunu anladım. Ayrıca, bozulmadıkları, kokmadıkları için eski yazılarımı bir “yer”de tekrar yayınlamak zorunda olduğumu hissediyorum. Cumhuriyet gazetesinde eski yazılarımı çok ender yayımlayabilirim, onlardan alıntı yapabilirim, ama durumu abartıp istismar edemem. Ayrıca,  Cumhuriyet gazetesinde ya da bir başka gazetede  yapamayacağım, yazamayacağım şeyler de var.

Uzun sözün kısası: Özgürlüğüm ve kimliğim için bu “Site”ye ihtiyacım var. Açık kalması da parasal bir yük (250 Tl) değil, o kadar param var. Son söz olarak: Bu sitenin, yeni yazı koymadığım halde, her gün 150-300 ziyaretçisi, 1160 abonesi var. Bu site bir mücadele ortamı ve olanağı olarak devam edecek, avara kalmayacak. Kullanacağız! Hepinize yeniden merhaba!

Not: Yayıncıların kokmuş, miadı dolmuş sandıkları 5 Mart 2005 tarihli bir yazıyı bilgi ve ilginize sunuyorum.

ÖZDEMİR İNCE

16 Kasım 2018

***

SOL, TARİH  VE  HAMLET SAPLANTISI [i]

Osmanlı ve Türk’ü karalamanın yüz elli yıldır Avrupa’da bir rant türü olduğunu Orhan Pamuk’tan daha iyi kimse bilemez. Bu, işin ticari yanı… Bir de düşmanlığa varan bu muhalefetin psikiyatri kliniği giden yanı var.

1970’lerde bazı insanlar psikiyatri kliniği niyetine sola sığınıp kendilerini tedavi etmeye çalışırlardı. Günümüzde de aynı insanlar ya da türevleri sola çatarak, solu aşağılayarak; Osmanlı ve Türk tarihine çamur atarak kendilerini tedavi ediyorlar.

Geçenlerde,  “Bir Hamlet Olarak Althusser” (Bu Ne Biçim Memleket, Telos Yayıncılık, 1996) adlı inceleme yazımı yeni bir basım için tekrar okurken, kimilerinde ortaya çıkan ağır Türkiye ve Türk sabuklamasının kaynağında köklü bir Hamlet kompleksi bulunduğunu üzülerek ve acıyarak fark ettim.

Shakeaspeare’in oyunu Hamlet’in konusunu özetleyelim: Danimarka Prensi Hamlet’in annesi Kraliçe Gertrude,  kayını Claudius’un, kocası Danimarka Kralı’nı öldürmesine yardımcı olur. Claudius kardeşinin yerine geçer ve yengesi Gertrude ile evlenir. Bu cinayet kraliçe anne için bir statü yükselmesi getirmemiştir, her iki durumda da kraliçedir.  Tercih statüye dayanmamaktadır, cinseldir. Bu durumda Hamlet sadece iktidardan olmuş değil anneden de olmuş ve iğdişleşmiştir.

Hamlet’in travmasının kökeninde bu iğdişliğe yola açan ihanet bulunmaktadır.

1980 yılında karısı Hélène’i boğarak öldüren Fransız filozof Louis Althusser’in hayatı da bir başka Hamlet öyküsüdür: Althusser’in annesi, oğlu Louis’nin babasıyla değil, onun kardeşi Louis ile evlenecekti. Amca Louis Yüksek Öğretmen Okulu mezunudur ve  Louis’in annesi ile nişanlıdır. I.Dünya Savaşı’na pilot olarak katılan amca Louis bir çarpışmada ölür ve Althusser’in annesi ölen nişanlının  kardeşiyle yani Louis Althusser’in babasıyla evlenir. Louis’in annesi gebe kaldığı birleşmeyi ömür boyu bir tecavüz olarak algılar ve kendisine tecavüz eden koca, oğlunun babası ölünceye kadar kendini hasta hisseder. Kocanın ölümünden sonra iyileşir. Louis de bir sevgili ölünün adını taşıdığı için kendini ölü hisseder. Ve, kendi farkında değildir belki ama Hamletleşmeye başlar. İlk kez 29 yaşında mastürbasyon yapar ve bir kadınla (Hélène ile) ilk kez otuz yaşında yatar ve onunla evlenir.

Otuz yaşına kadar kadınlarla ilişkisi olmayan Althusser, kırk yaşından ve ünlendikten sonra tam anlamıyla bir  Don Juan’a dönüşür. (Oku: “Gelecek Uzun Sürer, Can Yayınları)

Bir süredir, kimilerinde bilimselmiş gibi görünen Sol ve Cumhuriyet düşmanlığının kökeninde bir  tür Hamlet kompleksi olup olmadığını düşünüyorum. Ve çoğunun hayatında bu kompleksin izlerine rastladığımı söylemek zorundayım:

Cumhuriyet’te layık olduğunu sandığı yere sahip olamamış dedeler ve babalar; devletin yüceltip kelek karpuz gibi yere bıraktığı babalar ve dedeler; devlet terörünün tacizine uğramış çocukluk ve hapishaneye kapatılmış babalar (Bu duygu ve korkuyu çok iyi tanırım); abartılan alt kimlik ve din değiştirmiş ailenin keşfi…

Düşmanlık öylesine  saçma boyutlara ulaştı ki kendilerine ve üçüncü kişilere bir haber vereyim, dedim.  (Hürriyet, 5 Mart 2005, Cumartesi)

***

SOL VE HAMLET SAPLANTISI[ii]

Hemen söyleyeyim: Hamlet saplantısı solun değil, sola karşı ruhsal takınakları olanların saplantısı!

Bir okur (elektronik) mektubu:

***

Özdemir bey, selamlar.

Bugünkü yazınızda Mete Tuncay ve benzerlerinin (ki onlar bilindiği üzere Mehmet Altan, Murat Belge, Kürşat Bumin gibi kimselerdir, hepsi de makinadan çıkmış gibidir, aynı hedefe yılmadan usanmadan saldırırlar*)  durumunu bir kere daha  ortaya koymuşsunuz.Yaklaşık 15-20 yıl önce (Özal zamanı idi, o dönemde bu takım pek coşkulu idi) Mete Tuncay canlı bir TV programında muhteşem kültürü ile halkımızı aydınlatırken, Atatürk devrimleriyle ilgili olarak hilafetin kaldırılmasının ne kadar büyük bir hata olduğunu ballandıra ballandıra anlatırken, sonradan fazla ileri gittiğini farkedip yuvarlak laflarla orta yolu bulmaya çalışmıştı.Yani, 20 yıldır değişen birşey yok, aynen devam ediyorlar.

10 yıl kadar önce bir Siyaset Meydanı programında Prof.Sina Akşin 1950 yılının bir karşı devrim olduğunu Atatürk’ün kurduğu kurumların çoğunun kapatıldığını tek tek sayarak söylediği zaman, programda bulunan bu takım çok fena bozulmuştu.Yani, tespit ettiğiniz gibi 1950 ve sonrası bunlar için piri pakdır.Bu konu ile ilgili söyleyebileceğim sayısız örnek var.Fakat önemli olan sizin ve benim gibi  benzer ruhdaki insanların bu durumu çok rahatlıkla tespit ediyor olmasıdır.Umarım toplumumunda bu tespit yapabilen insan sayısı çok olabilsin.

Son olarak […][iii] ile ilgili özel bir not iletmek isterim.Yakın bir arkadaşımın ailesinin geçmişte gayrı müslim olduğunu bana söylediğini hatırladım (ki kendisi iyi bir Müslümandır).Sonradan başka bir şeyi daha hatırladım ki; o da […]’ın bu arkadaşımın yakın akrabası olduğudur. O zaman […] beyin bu tavrının geçmişten gelen bir kinden kaynaklanabiliceği aklıma geldi….

Saygı ve sevgilerimi iletiyorum.Sizi izlemeye devam edeceğimden hiç şüpheniz olmasın, iyi ki varsınız…..

***

        * Ahmet Altan’ın adını buraya koymaya gerek bile görmedim,zavallı bir soytarıdır.10 yıl önce Milliyet’te yayınlanan (ki adı geçen gazetedeki son yazısıdır) “Atakürt” adlı yazısı insanlık tarihinin en sefil yazısıdır.

Onur S.

———————————————————————–

[i] Hürriyet, 5 Mart 2005

[ii] Bir okur iletisi.

[iii] Adı ben gizledim.