VEHİM MARAZI

FEMEN

Vehim yani kuruntu, bizim solun en önemli ve en yaygın hastalığıdır. Sol diyorsam, CHP ve Demokratik Sol Parti dışında ve onlardan itibaren başlayan ve daha sola doğru giden ya da gittiğini sanan siyasal anlayıştan söz ediyorum: TKP, İşçi Partisi, ÖDP… yani son zamanlarda seçimlerde toplam olarak yüzde bir dolaylarında oy alabilen oluşumlar. 1965’ten bu yana yani 50 yıldır, yani yarım yüzyıldır, yani yarım asırdır Türkiye İşçi Partisi’nin aldığı %3’lük oya toplam olarak erişememiş  oluşumlar ya da bozuşumlar. Vehimden kaynaklanan “bozuşumlar”ı boşuna kullanmadım:

“TİP, 1965 seçimlerinde, 54 ilde, %3 oy alarak TBMM‘ye 15 milletvekili göndermeyi başardı: Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Sadun Aren, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Şaban Erik, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ali Karcı, Kemal Nebioğlu, Çetin Altan. Partide Mihri Belli‘nin Milli Demokratik Devrim grubu yenilgiye uğradı. TİP, anayasa mahkemesinden 141 ve 142. maddelerin iptalini istedi, mahkeme 1 oy farkla bunu reddetti. Parti düşünce özgürlüğünden yanaydı, NATO ve Ortak Pazar‘a karşıydı.

1966 Senato kısmi seçimlerinde de bir senatörlük sağlayarak (Fatma Hikmet İşmen) TBMM grubunu 16 üyeye çıkarmıştır. Çetin Altan‘ın da aralarında olduğu bu milletvekilleri etkili bir muhalefet görevi üstlendiler. Bu durum, Türkiye’de temsili demokrasinin gelişiminde bir dönüm noktasıdır. Derhal gerekli düzenlemeler yapılıp bu tür muhalefetlerin meclisteki varlığı önlenmiş ve seçim barajları sayesinde mecliste yalnızca yüksek hazine desteklerinden yararlanan büyük partilerin temsil edilmesi garanti altına alınmıştır. Ayrıca varolan milletvekilleri de bastırılmak için çeşitli yöntemler denenmiş, fiziksel saldırı (Çetin Altan’ı dövme girişimi) yanı sıra dokunulmazlığın kaldırılması gibi hukuki saldırılar da yürürlüğe sokulmuştur. Bu sonuncu girişim Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiş, ancak seçim barajları TİP’in sonraki dönemlerde bir temsilinin olmamasını sağladığı gibi karmaşıklaşıp ağırlaşarak günümüzde de sürmektedir.

1968 Haziran yenileme seçiminde TİP oylarını artırdıysa da senatörlük kazanamadı. Ancak yerel seçimde Yozgat Bahadın’da belediye seçimini kazandı. Bu yıl TİP’e yapılan saldırılar şiddete dönüştü ve Vedat Demircioğlu öldürüldü. Parti içindeki görüş ayrılıklarında Mehmet Ali Aybar’ın tam bağımsız, insancıl sosyalizm görüşüyle, Behice Boran‘ın Emek grubunun görüşü arasında tartışma çıktı. Aybar istifa etti, sonra geri getirildi.” (Vikipedi)

TİP’i sadece Adalet Partisi başta olmak üzere sağın barbarlığı değil, aynı zamanda, “oluşumlar” ve “bozuşumlar” olarak tanımladığım “şeyler” ve TİP’in içinde bulunan Kürtler de parçaladılar. CHP’nin de epeyce katkısı vardır.

Bu oluşumlar hakkındaki ilk kuşkum, 1966 yılında, Muzaffer Erdost’un bana Paris’e mektup yazıp Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri adlı kitabını Türkçeye çevirmemi istemesiyle başlamıştı. Muzaffer Erdost’a mektup yazıp hazırda çeviri olup olmadığını sormuştum. O da “Sen ne diyorsun?” gibilerden çıkışmıştı bana. Oysa biz gençler, Kerim Sadi ve arkadaşlarının bütün Marksist klasikleri dilimize çevirdiklerini, sağlam teneke kutuların içine koyup Ayvalık dolaylarında yere gömdükleri tevatürlerine inanırdık. Zamanı gelince çıkartılıp yayınlanacaktı. 1920’lerin başında kurulan TKP’nin bu konuda 40 yıl hiçbir hazırlık yapmadığını nereden bilecektik.

Sonuçta Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ni Fransızcadan çevirdim, Ülker ile birlikte İngilizce çevirisiyle karşılaştırdık. Çeviri neredeyse bir yıl sürdü. Ama yayınlanmadan önce Mihri Belli’nin müdahaleleriyle başına tuhaf şeyler geldi ama M.E imzasıyla yayınlandı. Daha sonra bir başkası ikinci basım için güya düzeltmeler yaptı (yapmış) ve çeviri onun imzasıyla yayınlandı.

Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao Türkçeye çevirildi ve bu çevirileri ezberleyen 20 yaşlarında çocuklar kendilerini Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Enver Hoca, Fidel Castro ve Guevara sanmaya başladılar. O yıllar traji komik yıllardır.

Örgütsel ve bireysel vehimler dönemi başlamıştı: Parlamento muhalefeti red edildi. Dağ ve şehir gerillacılığı çağı açıldı. Ardından 12 Mart ve 12 Eylül geldi. Bu darbeleri TSK vehim sahiplerinin hatalarını kullanarak yaptı. Sol ne 12 Mart’ın ne de 12 Eylül’ün kendi payına düşen bölümünün hesabını vermiştir.

Son belediye seçimlerinde Sollar gene bu vehim illeti yüzünden kimseyle iş birliği yapmadılar. Gene bu vehim illeti yüzünden TKP birkaç hafta önce ikiye bölündü. Son belediye seçimlerinde aldığı oy 51.155 (% 0,11) idi. Şimdi oyları yarı yarıya bölüşürler artık. Solun bölünmeleri tersine karyokinez bölünmelere benzer: Amipler çoğalmak, sol partiler yok olmak için bölünürler.

Bu gecekondu zihniyetli heveskar partileri bir yana bırakalım, solun en örgütlü ve en havalı ve en vehimli partisi İşçi Partisi’nin haline bakalım. Son belediye seçimlerinde toplam 115 bin 977 oy almış ki binde 25’lik  bir orandır bu. Varlığı ve yokluğu belli olmayan  Demokrat Parti’nin (325.389 oy, binde 72) ve DSP’nin (149.650 oy, binde 33) epeyce gerisinde.

Oysa İP’in gerisinde yaygın bir örgüt, sağlam bir gençlik örgütü, bir gazete ve televizyon var.

Belediye seçimlerinde burnundan kıl aldırmadı. Bir hava bir hava. Devrimci CHP’lilerin neden kendisine katılmadığını bile soruyordu. İP’in bulunduğu yer doğru adresti ve başta CHP olmak üzere bütün sol oluşumlar İP’e katılmalıydı. Bu yüzden CHP’ye verip veriştiriyordu.

Son belediye seçimleri, seçmenin İP’i bir gereksinim olarak görmediğini gösteriyor. Bana göre, siyasal partiler halka gitmezler, seçmen halk kendisine gerekli gördüğü partiye gider. Böyle bir parti yoksa kendisi o partiyi kurar.

***

Ve sıra geldi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine. İP gene rejisör pozlarına girdi. Bütün muhalif ve devrimci partiler işbirliği yapmalı ve ortak bir aday seçmeliydi. Aday Atatürkçü ve devrimci olmalıydı. MHP belki bir oranda Atürkçüydü ama devrimci değildi. MHP dışarıda kalıyordu. CHP bereket versin İP’in ölçülerine uyuyordu. CHP’nin %25,61 oy oranına İP’in binde 25’i eklenince, toplam %25,86 ediyordu. En azından %25’lik bir oya ihtiyaç vardı. Bu oy nereden gelecekti, İP bunun hesabını yapmış mıydı? Ama kükreyip duruyordu.

Prof.Dr.Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Çatı Adayı olarak ilan edilmesinden sonra İP çılgına döndü. Ortak adaya yandaş gazete ve televizyonlardan çok daha aşırı ve gerçek dışı eleştiriler ve karalamalar yöneltti.

Neden?

Vehimleri  ve gerçeklik duygusunu yitirmiş olması yüzünden!

Vahim bir durum!

Hayali hesaplar: CHP cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve ardından 2015 genel seçimlerinde bozguna uğrayacak ve 12 milyonluk CHP seçmenin büyük bir bölümü Atatürkçü İşçi Partisi’ne gelecek… Neden gelsin? CHP’den ayrılmalar olur, ayrılanlar ayrı bir parti kurar (ki bu kaç kez oldu) ve CHP olduğu yerde kalır ve belki biraz kendine gelir. Lakin, CHP’liler Aydınlık gazetesini alırlar, Ulusal Kanal’a bakarlar ama partilerini bırakıp İP’e gelmezler. Nitekim CHP’yi kırdığı için Aydınlık gazetesinin satışı 70 binlerden 40 binlere düştü. Daha da düşer.

Bu süre içinde, İşçi Partisi’nin nihayet Ekmeleddin İhsanoğlu’nu desteklemeye karar verebileceği söylentisi yayılmaya başladı.

Ama derken, 30 Temmuz 2014 günü Aydınlık gazetesi, SONAR’ın yaptığı bir anket sonuçlarını yayınladı. Bu ankete göre , Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda R.T.Erdoğan % 53,3,  Ekmeleddin İhsanoğlu % 38,4 ve Selahaddin Demirtaş % 8,3 oy alasıymış. Yani R.T.Erdoğan ilk turda cumhurbaşkanı oluyor. Sonar Başkanı’nın bu sonuçla ilgili ilginç yorumları var:

“SONAR Başkanı Hakan Bayrakçı araştırma sonuçları ile ilgili olarak Aydınlık’a yaptığı değerlendirmede, “İki partinin, CHP ve MHP’nin ortak aday önermesi bir sinerji yaratabilirdi. Ancak aday tercihi bunu engellemiş görünüyor. Ortaya çıkan bu durum Başbakan Erdoğan’ın karşısına miting bile yapamayan bir adayla gidilmesinin sonucu” dedi. Muhalefete oy veren seçmenin “Bu aday benim adayımdır” diyemediğinin anlaşıldığını kaydeden Bayrakçı, “CHP ve MHP’nin 30 Mart’ta aldıkları toplam oy yüzde 40’ın üstünde. Ama iki partinin ada­yının aldığı oy 30 Mart’ta alınan oy­ların çok altında seyrediyor. Bizim anketimizde çıkan durum böyle” diye konuştu. Bayrakçı anket sonuçlarını dört maddede şöyle analiz etti:

■ Erdoğan 2011’de aldığı oya ulaşmış görünüyor. Buna SP, BBP ve MHP’den aldığı oylar eklenince bu sonuç çıkıyor.

■  Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP 30 Mart’ta 6-7 puan kayba uğ­ramıştı. Muhalefetin gösterdiği aday sonrasında AKP’yi terk eden oylar yeniden Erdoğan’a dönmüş durum­da.

■  Seçime katılım oranı 30 Mart’a göre epeyce düşük olacak. Özellikle de muhalefete oy verecek seçmenlerin seçime katılımında düşme görüleceği anlaşılıyor. Bu konuda seçmeni suç­lamak son derece yanlış. 12 yıldır kar, yağmur, çamur demeden sandığa giden muhalefet seçmeninin neden bu kez sandığa soğuk davrandığını sorusunun yanıtını muhalefet yöne­ticileri vermeli.

■ Erdoğan birçok ilde seçim mi­tingi düzenledi. Diğer adaylar ise sa­dece şehirleri ziyaret etti. Seçmen o adayların şehirlerine geldiğini hisset­medi. Böyle bir seçim kampanyası elbette Erdoğan’ın lehine sonuç verir. Anket de bunu gösteriyor.”

Aslına bakarsanız, Sonar Başkanı’nın yorumları incir çekirdeğini doldurmayacak orta malı sözler.

-“İki partinin, CHP ve MHP’nin ortak aday önermesi bir sinerji yaratabilirdi. Ancak aday tercihi bunu engellemiş görünüyor”. Peki kim sinerji yaratabilirdi? Deniz Baykal mı? MHP, Deniz Baykal’a oy verir miydi?

Sonar Başkanı, “Muhalefete oy veren seçmenin ‘Bu aday benim adayımdır’diyemediğini” kaydetmiş. Kimdir o muhalefetin “Bu benim adayımdır!” diyeceği aday? Böyle bir aday yok! CHP, MHP’li bir adaya oy verebilir ama MHP, CHP kökenli hiçbir adaya oy vermez. Nitekim İhsanoğlu’na oy vermekte mırınkırın etmeleri CHP’nin ona sahip çıkması yüzünden. MHP seçmenin büyük bir çoğunluğu tekbirci olup AKP seçmenin emmi oğlu, teyze kızıdır.

-Meydan mitigleri yapmaya gelince: Bu da safsata! Nasıl yapacaklar? Hangi parayla, hangi zamanla, hangi devlet (!) olanağıyla?…

R.T.Erdoğan’la öteki iki adayı karşılaştırmak zır saçmalıktır.

Sonuçta, R.T.Erdoğan birinci turda seçimi kazanabilir, ama Sonar Başkanı’nın ileri sürdüğü nedenler yüzünden (sayesinde) değil. 10 milyonluk ücretli seçmen-askeri sayesinde.

***

Aydınlık gazetesi aynı gün tuhaf bir başyazı da yayınladı. Başyazar bu yazısıyla bende derin bir hayal kırıklığı yarattı. Böylesine sığ ve önyargılı bir yorumu kendisinden beklemezdim:
[BAŞYAZI

SEÇİMSİZ GALİBİYET

SONAR’ın Cumhurbaşkanlığı seçimle­rine yönelik son anketinden çıkan sonuç:

Cumhurbaşkanlığı Erdoğan’a hediye edilmiştir.

Önce vekilliği sonra da Başbakanlığı he­diye ettikleri gibi.

Bahçeli ve Kılıçdaroğlu Erdoğan’la as­lında aynı formayı giymektedir.

Partilerini, fısıldaşlarla yönetmektedirler.

Fısıldaşlar, bu partileri her kritik adımda tepe noktalanndan teslim almaktadır. “Yol­daşlar” ve “davadaşlar” bu yüzden sürekli dumura uğramaktadır.

Kanıt: CHP ve MHP’nin toplam oy oranı, Ekmeleddin îhsanoğlu’nun oy ora­nından fazla.

Tespit: Tayyip Erdoğan benzeri “rakip”, ciddi oranda MHP seçmenini Erdoğan’a itmiş, bir kısım CHP seçmenini de sandık­tan uzaklaştırmıştır.

Kılıçdaroğlu ve Bahçeli Erdoğan’ın an­cak “İslamcılık”la yenilebileceği fikrini Cumhurbaşkanlığı seçiminin ana hareket noktası yaparak hareketsiz kalmayı dayat­tılar.

Oysa ki, MHP seçmenini Tayyip Erdo­ğan’a itmeyecek vatansever aday AKP’nin tabanından bile oy alabilirdi.

Ders: Alternatif siyasi-ekonomik prog­ramı olmayan muhalefet yapamaz!

Dikkatli bir göz Erdoğan’ın mesai arka­daşları  IŞİD’in, Musul’daki rehineleri ara­sında Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçe­li’yi görebilir.

Hâlâ göremeyen dostlanmıza özellikle sesleniyoruz; akli miyopluk, örgütlenerek ve devrimcileşerek giderilebilecek bir ra­hatsızlıktır.

M. İlker Yücel   ilkeryucel@aydinlikgazete.com]

***

Başyazar M.İlker Yücel, Ekmeleddin İhsanoğlu’na İslamcı kefeni giydirerek büyük bir siyasal ve sosyolojik hata işlemektedir. Ekmeleddin İhsanoğlu dindar-muhafazakar bir akademisyen aydındır ama R.T.Erdoğan kendisinin değişik yer ve zamanda itiraf ettiği gibi köktenci bir İslamcı militandır. İkisini aynı kefeye koymak sapınç ve saptırma olur. Haksızlıktır.

Bilemem, SONAR araştırması belki haklı çıkar ve Erdoğan reis-i cumhur olur ancak oynanmamış maçların sonucu henüz 0-0’dır. Bunu herkesin bilmesi gerekir.

Cumhurbaşkanlığını kimse Erdoğan’a armağan etmemiştir. Seçim, İP gibi oyun bozan mızıkçılara karşın ortadadır.

Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, Erdoğan’la aynı formayı giymemektedir. Bahçeli’nin taraftarları arasında yamukluk yapabilecek epeyce tekbirci vardır. Tekbirci milliyetçi ol(a)maz. MHP tekbircilerin ihanetine uğrarsa, bundan kendisine ders çıkartmalıdır.

R.T.Erdoğan ile Ekmeleddin İhsanoğlu arasında benzerlik bulmak için epeyce ter dökmek gerekir. Biri muhafazakar dindar bir bilim adamı ve yüksek düzeyde bir uluslar arası muteber bir şahsiyet; öteki, imam-hatip şahadetnameli bir militan İslamcı, Baş Yüce olmaya hevesli bir “serbest”  taşeron işadamı…

AKP tabanından oy apartacak vatansever bir çatı adayı kim ola ki? Düşündüm düşündüm bulamadım.

İlker’in son cümlesi de şu: “Hâlâ (gerçek ve doğruyu Ö.İ.) göremeyen dostlarımıza özellikle sesleniyoruz; akli miyopluk, örgütlenerek ve devrimcileşerek giderilebilecek bir rahatsızlıktır.”

Bu cümlenin muhataplarından birinin ben olduğumu düşünüyorum. Vehim insanda ne örgüt ne de devrimcilik bırakır. Solun 90 yıllık  hülyalı tarihi bunun en somut örneği olmak gerekir.

Örgütlü devrimci olmak için yüzde yüz birey olmak gerekir; karanlıkta görmek gerekir.

Son söz: Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çatı adayı yapmakla, Erzurum ve Sivas kongrelerinde  ve Birinci Meclis’te sarıklılarla işbirliği yapmak arasında ne fark var?

ÖZDEMİR İNCE

31 Temmuz 2014