YALANCININ MUMU HİÇ SÖNMÜYOR

“Ulan Cumhuriyet Nedir Senden Çektiğimiz” başlıklı yazı dizimi (26, 27, 29, 30 Ocak 2010) hatırlarsınız. Bu dizide, 1930’larda Ankara’nın Kızılay ve Ulus semtlerine köylülerin sokulmadığı tezvirat (yalan dolan)  ve tevatürünü (söylenti) ele almıştım.
Gerçekten de Cumhuriyet’i ve kurucularını kötülemek isteyenler 1923-1950 arasında geçen olayları saptırarak anlatırlar, üzerine yalanlar eklerler.
Örneğin İsmet İnönü Kurtuluş Savaşı’nda hiçbir savaş kazanmamıştır. I ve II. İnönü savaşlarını kazandığı bir yalandır. Tam tersine savaş sırasında samanlığa saklanmış, sonra ortaya çıkmıştır.
***
Bu yalanlardan birine göre : CHP’nin Anayasa’ya da girmiş olan Altı Ok’undan “Halkçılık” ilkesi de bir kandırmacadan ibarettir. Öyle ki Atatürk zamanında ortalıkta dolaşıp yabancı misyonların gözünde itibarımızı iki paralık etmemeleri için köylülerin Kızılay ve Ulus’ta dolaşmaları yasaklanmıştır. İnsanlar bu tezvirata inanmış ve daha sonraki kuşaklar genç cumhuriyeti  yermek için bunları hiç düşünmeden kullanmıştır.
Tezviratçılar, Atatürk’ü görmek için Ankara’ya gelen Aşık Veysel’in Yenişehir’e, dahası Ankara’ya sokulmadığını söyleyip yazarlar. Günümüzde Kızılay olarak anılan Yenişehir 1930’larda yeni yeni kurulmaktaydı. Aşık Veysel’in başına gelen belki birkaç kişinin başına gelmiştir. Ama, nedense, Ulus ve Yenişehir semtlerine gümrük kapısından pasaport göstererek girilirmiş gibi anlatırlar. Günümüzde de bir nişanlı çift parklarda oturamaz duruma gelmedi mi ?  Tezviratı yayanlar günümüzü unutup geçmişe iftira ediyorlar.
Köylünün Ulus’a sokulmamak iddiasını ele alalım : 6 Ocak 1961’den önce TBMM binası Ulus’ta idi. Şimdi müze olarak kullanılan bina. Güvenlik gereği, ilk zamanlar,  yayaların TBMM’nin önünden geçen kaldırımda yürümelerine izin verilmez, sadece köylülerin değil şehirlilerin de Ankara Palas’ın önünden geçen kaldırımda yürümeleri tavsiye edilirmiş. Yalana kaynaklık eden gerçek bu.
Aşık Veysel’in iki modern semte sokulmamasına gelince, işin doğrusunu kendi ağzından okuyacaksınız.
Gerçekten de kıyafeti nedeniyle polis ve bir resmi daire kapıcısı tarafından durduruluyor. Günümüzde de aynı şeyler olmaz mı, olmuyor mu ? Hırpani kılıklı biri lüks alışveriş merkezlerine ya da İstanbul Belediyesi’ne girebilir mi ? Ben sınırında “Dilenciler ve hurdacılar giremez !” tabelası dikilmiş köyler ve mahalleler biliyorum. Ne olacak şimdi ?
Okuyunca göreceksiniz, meramını anlattıktan sonra Aşık Veysel’in işleri yoluna giriyor.
Bürokrasi kendisiyle ilgileniyor, değer veriyor. Elbise diktirip iki kez telif ücreti ödüyorlar. 1930’larda 50 lira ne demek, bir bilene soralım.
***
Sonuçta bir kocaman yalan Aşık Veysel’in ağzından bozuma uğruyor. Ama “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” özlü sözü genellikle gerçekleşmiyor, yalanın mumu yatsıda sönmediği gibi hiç sönmüyor.
Benim dizi yazıyı okuduktan sonra, 1956 yılında aldığı sesin eski usul kaydını bulup 54 yıl sonra CD’ye aktarıp bana gönderen değerli dostum şair ve yazar Nedret Gürcan’a çok teşekkür ederim. Onun sayesinde tarihî bir anı bir daha yitirmemek üzere yakalamış bulunuyoruz.
Ayrıca değerini bilip bu önemli belgeyi yayımlayan Hürriyet Pazar’ı da sevgi ile selamlarım.