YALÇIN KÜÇÜK VE TENKİT

Son günlerde Yalçın Küçük’ün  Tenkit[i]  adlı derleme kitabını okuyorum.Bir şeyler öğrendiğim bir kitap. Yalçın Küçük yazılarından bir şeyler öğrendiğim ender yazarlarımızdan biridir. Yazdıkları bana ters düşse  de irkiltmez beni. Onunla tartışmak içimden gelmez. Çünkü aynı yönde yürüdüğümüzü düşünürüm. Bana uçuk gelenleri bile içime sindiririm. Mülkiyetime alırım.Örneğin, Ataol Behramoğlu’nun dilimize çevirdiği, Vera Tulyakova’nın  Nazım’la Söyleşi (Cem Yayınları, 1989) adlı kitabını  Tenkit’ten önce hayranlıkla okumuştum. Yazara tam anlamıyla teslimiyet içindeydim.  Yalçın Küçük, hınzırca eleştirel gözle okumuş. Bu yazıya ilerde döneceğim. Bugün, Kemal Tahir’le ilgili bölümden ilham aldım. Ona değineceğim.

Uçakta Doğan Hızlan’ın (Hürriyet, 7 Nian 2006) “Kemal Tahir”i Yeniden Okumak” adlı yazısından Notos Öykü dergisinin Nisan-Mayıs 2016 (56) sayısını Kemal Tahir’le ilgili bir dosya yayınladığını öğrendim.Türkiye’ye dönünce yazıları okurum ama çoğunun suyuna tirit olduğunu tahmin ediyorum. Yazarlar, bilinen görüşleri tekrarlamışlardır. Dilerim ki yanılırım.

Yalçın Küçük’ten iki alıntı yaptıktan sonra, benim Dost  Dergisi’nde (nisan 1968, sayı 42) 48 yıl önce bir soruşturmaya verdiğim cevabı okuyacaksınız. O sırada Muğla’da Fransızca öğretmeniydim. Soruşturmaya cevap veren dönemin dev (!) yazıcıları, eleştirmencileri kitabı yere göğe sığdıramıyorlardı ama bir taşralı tıfıl kalkmış pişmiş aşa su katıyordu. Aslına bakarsanız, hiç biri o “taşralı” ile tartışacak durumda değildi. Nereden çıkmıştı bu harif?! Sessizlik suikastını tercih ettiler.

Aldı Yalçın Küçük:

“1968 yılının iki özelliği daha var. 1967 yılında Kemal Tahir, daha sonraki ününü sağlayacak iki roman yayımlıyordu: “Yorgun Savaşçı” ve ” Devlet Ana.” Yorgun Savaşçı, kemalistlerin beğenisini kazanmıştı. 1968 yılında Yunus Nadi Armağanına layık görülüyordu. “Devlet Ana” ise kemalistlerle birlikte popülistlerden de büyük beğeni alıyordu (CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit ile TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, Devlet Anayı‘ı övecek sözcükleri seçmekte güçlük çekmişlerdi; roman 1968 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü alacaktı.”(age.s.203)

“Sığlığın bazı sonuçlarına işaret etmek istiyorum. Bunlar, bir bakıma da, sığlığın sürdürücüleri oluyorlar. Bir: Türkiye entelijansiyası, Osmanlı’nm kuruluş dinamiğini, Kemal Tahir’in “Devlet Ana” romanından öğrenmeyi tercih etti. Tahir’in bu çalışmasını, pek çok aydın, bir roman olarak değil, bir tarih açıklaması olarak okudu. Bazı bilim adamlarının da bu okumayı körüklediğini hatırlıyorum. Bir aydın hareketi tarihinde utanılacak bir durum olduğunu kaydetmek gereğin: duyuyorum.

İki: Sığ Türkiye entelijansiyası, Türkiye tarihinin köylü ayaklanmalarını, şair Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedrettin Destanı” adlı çalışmasından öğrenme yolunu tuttu. Hapisteki Şair’in eline geçen İlahiyat Profesörü Şerafettin’in bir kısa monografim, şair hayal gücüyle, yazmasını büyük bir ihtilal yazımı olarak algıladı ve hâlâ da buna devam etmektedir.” (age.s.292)

***

DEVLET ANA ÜZERİNE[ii]

Dost DERGİSİ – Kemal Tahir’in Devlet Ana romanının özü, biçimi ve dili üzerine ne dersiniz?

ÖZDEMİR İNCE – Şimdiye kadar Devlet Ana üstüne söylenenlerde, roman sanatına ilişkin yönü değil de, üzerinde çok durulması, tarafsız bir gözle incelenmesi gereken sosyolojik, ekonomik yükü ağır bastı.[iii] Bunun birçok sakıncaları olduğu kanısındayım. İlkin söz konusu yapıt bir romandır ve değerlendirilmesi gereken de romana değgin yönü olmalıdır.

İşin bu yola dökülmesinin nedenlerinden biri kitabın kapağında yayımlanan savlardır: “… dünya görüşleri, olaylar karşısındaki davranışları Batılılara benzemeyen insanlarımızın romanı da gerek biçim gerek öz bakımından değişik olmak zorundadır.” İlk bakışta pek doğru görünen bu düşünceyi genişletirsek, şiirin, hikâyenin, resmin, müziğin de başka olması gerekir.

Roman Batı’da gelişmiş bir türdür ve zamanla evrensel bir niteliğe ve tekniğe kavuşmuştur. Ulusların romanları arasındaki tek ayrım “öz”ünden ileri gelir ve bu özün biçime yansıyan kısmı biçime ulusal damgasını vurur; ama bu o kadar ince plastik süreçtir ki, bir romana, kabataslak biçim yönünden, ulusal damga vuramaz. Örneğin, “Batı romanında bir kahraman vardır, çünkü bu Batı’nın bireyci oluşundadır; Batı bireycidir çünkü orada özel mülkiyet ve sınıf kavgası vardır; romancı, ister istemez, kahramanını bu sınıflardan birinden alacak ve organik yapıyı onun varlığı etrafında kuracaktır” demek ne kadar gerçekdışı ise, bunun tam tersi de şu anlamı içerir: “Sosyalist ülke romanında kahraman olamaz, çünkü orada sınıf ve sınıf çatışması yoktur ve bu yüzden de insanlar bireyci değildir.” Böyle bir düşüncenin tartışmaya değmediğini bugünkü Rus ve Amerikan romanları somut olarak doğrular. Bu iki romanı birbirinden ayıran şey, insanların davranışları, düşünüşleri, iç evrenleri ve toplumsal ilişkileridir. Romana ulusal damgayı vuran budur. Yoksa, Dos Passos’un romanlarıyla Şolohov’un romanları arasında biçim yönünden dişe dokunur bir fark yoktur.

Gene dış kapakta, “Türk romanı 1945’lere kadar Batı romanı kopyacılığı çizgisinde gelişmiştir. Oysa, Türkiye Batı’dakilere hiç benzemeyen bir topluluktur. Anadolu insanı Batılıların geçirdiği tarihsel aşamalara uğramamıştır. Bu sebeple, dünya görüşleri…” deniliyor. Ve sanırım en çok konuşulan yönü de budur romanın. Devlet Ana’nın bir roman olduğunu unutup herkes Asya Tipi Üretim tarzından söz ediyor. Bu görüş Marx ve Engels’in bir ara ele alıp, sonradan türlü nedenler yüzünden geliştirmedikleri bir varsayımdır. Buna göre, “Asya Tipi Üretim Toplumu” sınıfsız toplumun son biçimi ile sınıflı toplumun ilk biçimi arasında bir yerdedir. Devlet kendi kişiliğinde tüm toplulukları temsil eden bir varlık olarak, toprağın mülkiyetine sahiptir ve köylülerin sömürülmeleri kolektif bir sömürülmedir. Topluluk üyesi kişi tipik bir özgürlüğe sahiptir, ama bu sözde özgürlük onu “devlet”e karşı koruyamaz. Özel toprak mülkiyeti olmadığı için de belli bir sömüren/sömürülen ikilisi, yani senyör/serf ikilisi yoktur; ama krallık, merkeziyet, angarya, vergi gibi unsurlar göz önünde tutulunca başka yapılara yaklaşan durumu ortaya çıkmaktadır.

Gerçekten de yukarıda belirtilen unsurlar Osmanlı toplumunun yapısına aşağı yukarı uymaktadır. Ortadoğu ve bütün Asya’da gelişen ve önemli uygarlıklar yaratan bu üretim tarzı belli başlı dinleri ve özellikle İslam dinini etkilemiş ve ondan “Toprak Tanrı’nındır” biçiminde formüllenmiştir.

Şimdiye kadar bu konuda düşünceler şöyledir:

1-  Asya tipi üretim tarzı, sınıf çatışmasını su yüzüne çıkarmadığı için, binlerce yıllık bir durgunluğun ifadesidir.

2-  Antik ve köleci üretim tarzından geçmeksizin bir sınıf toplumuna ve sınıf devletine geçen sınıfsız toplumlar da vardır.

3-  Antik ve köleci üretim tarzında, sınıf çatışmaları klasik evrim içinde toplumları geliştirmiştir; ama Asya tipi üretim tarzı aşılmamış olarak kaldığı vakit, yani iç çatışma gelişmediği zaman yapısı kireçlenir ve topluluk durgunluk devresine girer. Bu kireçlenme her iki durum için geçerli ise de ikincisinde etkin olduğu bugünkü kalıntılarıyla meydandadır.

Bunları anlatışımın nedeni şu: yazar Osmanlı toplum tipini Batı toplumlarından yapı olarak üstün tutmaktadır. Asya tipi üretim tarzı varsayımını doğru olarak kabul edersek, sınıflı toplumla yapılacak bir karşılaştırmada bir çıkmaz sokak yapısıyla anakronik niteliğini ilk bakışta fark etmemek mümkün değildir.

Bu sosyolojik, ekonomik bir tartışmaya konu olsa gerekir; kaldı ki Asya tipi üretim tarzı henüz bütün boyutlarıyla ortaya çıkmış sayılamaz.

“Marksizm tarihi bilimsel şekilde düşünme, yani toplumların temel yapılarını meydana çıkarıp varlık sebeplerini ve gelişme kanunlarını açıklama çabası olduğuna göre ‘gerçekçi’ romanın ilk kaynaklara eğilmesi çok doğru bir davranıştır” demek de mümkün değildir. Çünkü bu sosyoloji ve ekonomi gibi bilimlerin işidir. Aslında bunda, roman söz konusu olunca büyük bir yarar da yoktur, çünkü Osmanlı toplumu kireçlenen yapısını 600 yıl muhafaza etmiştir. Romancının ilgisini, bu kireçlenmiş yapının toplumun ve bireyin bilincinde meydana getirdiği düşünce ve dünya görüşü, yaşama tarzı çekmeli ve de didik didik edilmelidir. Oysa Kemal Tahir Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu ve ilk Osmanlı kurumlarını bir bilim adamı niteliğiyle incelerken romanın sınırları dışına düşmüş. Çünkü, bu bilimsel görüşleri bir tarafa bırakırsak –ki bu, romanın unsurları olmamaları bakımından çok mümkündür–, Devlet Ana’dan geriye, Hammer Tarihi’nin “Osmanlı Hanedanının Başlangıcı” bölümünde anlatılan olaylar ile Osman’ın Edebâli’nin evinde gördüğü düş kalmaktadır.

Kemal Tahir’in Türk toplumunun yapısına değgin düşüncelerinin tartışılmasında sayısız faydalar görsem de, bu düşünceler ağır bastığı için Devlet Ana’nın yazarını başarılı görmem mümkün değil.

Çünkü:

1- Romanda en ilginç örnek, 180-185’inci sayfalarda Osman ile Edebâli arasında geçen ve Osman’ın, Eski Yunan ve Roma’daki köleci; Avrupa’daki feodal yapı üzerine yaptığı açıklamadır.

2-  Kişilerin davranışları, yani dış evrenle, toplumla ilişkilerinin bilinçlerine yansımasının somut örnekleri bütün insanî yönleriyle bir yana itilmiş. Kerimcan dışında, hemen hemen tümü, köklü bir kişisel trajikten yoksunlar ve dahası “zaman”sız ve “mekân”sız sözde varlıklar. Kişilerin düşünceleri var, bunları sırası gelince söylüyorlar, ama bu düşüncelerin biçimlendirdiği yaşamları ve davranışları yok.

3- Olaylar yüzeyden, bir sinema diliyle, hatta pek bilinen “tarih romanları” diliyle anlatılmış. Derinine inmeyen, çözümlemeyen, insanı olmayan bir anlatım.

4-  Sanatın görevi, belli bir dönemde bireyin ve toplumun yaşantısını tüm olanakları ve çelişkileriyle, tutum ve davranışlarını yansıtmaktır. Bunun yerinde romanda olay anlatımı ağır basıyor.

5-  Birey ve toplum, düşüncelerini dış dünyadan, başka bir deyimle “madde”den edinir ve birtakım ilişkiler içinde gelişirler; onları şu ya da bu şekilde bir yaşantı içinde ve doğrultusunda hareket ettiren güç bu ilişkilerin bilince yansımasıyla ortaya çıkar.

Bu ilişkileri anlatmak “bilim adamının”, bu ilişkilerin bireyin ve toplumun bilincindeki yansısını anlatmak “sanatçının” işidir. Kemal Tahir, bir roman yazarı olduğu halde, kendi işini önemsememiş, bilim adamının görevini yüklenmiş.

Dili için düşündüklerime gelince: her zamanki gibi titiz ve başarılı. Yazı dilimize bir katkıda bulunup bulunmadığını zaman gösterecek. Ama, kişilerin tek bir örnek konuşmalarının tuhaf düştüğünü belirtmek isterim.[iv]

Sonuç:

Sanat, kendini sosyoloji, ekonomi gibi bilimlerle özdeşleştirdiği zaman kendine özgü organik yapısından zorunlu olarak uzaklaşıp yabancılaşıyor. Ve bunun en yeni örneği Devlet Ana. Bilimsel ön çalışmaya evet; ama, özdeşleşmeye hayır.

(Dost  Dergisi, nisan 1968, sayı 42)

***

Yazı hakkında iki açıklama yapacağım:

1- “Şimdiye kadar Devlet Ana üstüne söylenenlerde, roman sanatına ilişkin yönü değil de, üzerinde çok durulması, tarafsız bir gözle incelenmesi gereken sosyolojik, ekonomik yükü ağır bastı” cümlesine sosyolojik, ekonomik sözcüklerinden sonra “tarihsel” sözcüğünü eklemek gerekiyor.

2- “Dili için düşündüklerime gelince: her zamanki gibi titiz ve başarılı” demişim. Biraz daha yürekli davranıp “başarısız” demeliydim. Ama devamında “Yazı dilimize bir katkıda bulunup bulunmadığını zaman gösterecek. Ama, kişilerin tek bir örnek konuşmalarının tuhaf düştüğünü belirtmek isterim” diyerek dolaylı yolla da olsa aynı düşünceyi dile getirmişim.

1968 yılında Kemal Tahir’i eleştirmek hiç de kolay değildi. Ama ben bunu yapmayı göze almışım. “Aferin!’ o zamanki bana!

NOTA BENE: Siteye uğrayanların sayısına baktım. Pek azınız eski yazılarımı merak ediyor. Hep yeni yazı istiyor. Kötü bir alışkanlık, kötü bir tercih. İyi yazı yemek gibi kokmaz, elma gibi çürümez, ayakkabı gibi eskimez. Okuduğunuz yazı tamı tamına 48 yaşında…

Özdemir İnce

8 Nisan 2016

 

 

 

[i] Yalçın Küçük, Tenkit, Tekin Yayınları, 2016

[ii] Dost Dergisi, Nisan 1968, Sayı:42

Özdemir İnce, Ne Altın Ne Gümüş, Telos Yayıncılık, 1997; Doğan Yayınclık, 2003. S.21-25

[iii] “Tarih”i eklemek gerekir.

[iv] Dili de iyi değildir.