YAŞAR KEMAL TÜRKİYEDİR

Okyanus ötesinde, Türkiye televizyonlarında maç sonuçlarını ararken Yaşar Kemal’in vefat ettiği alt yazı olarak geçmeye başladı. Kaskatı kesildim. Hemen siteye bir şeyler yazmak istedim ama, akıl almaz bir şey, binanın internet sistemi çalışmıyordu. Ben de oturdum,  üzerine yazdığım yazıları bilgisayarımda aradım. Bunlardan ikisini okuyacaksınız.

Yaşar Kemal beni Alain Bosquet ile tanıştırarak hayatımın akışını değiştirdi. Bir süre sonra  ikisi arasında ulaklık yapmaya başladım. Onun isteği üzerine, Alain Bosquet’nin Bir Göçmen Ana (Tekin Yayınları) adlı romanını, iki şiir derlemesini (Cem Yayınları)  Türkçeye çevirdim.

Alain Bosquet bir Yaşar Kemal hayranıydı, en büyük hayali onun mutlaka Nobel Ödülü almasıydı. İsveçlilerin Yaşar Kemal’den ürktüğünü söylerdi. Nesinden ürkmüşlerdi?

Alain Bosquet, Yaşar Kemal’le bir nehir söyleşi yapmak istiyordu. Kendisi sorularını yazılı olarak Yaşar Kemal’e soracak, onun  verdiği cevapları Tilda Kemal fransızcaya çevirecekti. Alain Bosquet soruları soruyor ama cevaplarını kolayca alamıyordu. Tıkanma noktalarında Alain bana ya yazar ya da telefon ederdi. Ben de Ağa’ya aktarırdım. 1980’lerin sonlarında başlayan yazılı görüşme, yanlış hatırlamıyorsam, 1990’da sonuçlandı ve Gallimard Yayınevi tarafından 1992 yılında yayınlandı. Kitabın Türkçesini  oğlu Raşit kendi yayınevinde yayınladı. Yılını tam olarak hatırlamıyorum. Alain Bosquet ile Yaşar Kemal kitaba benim bir önsöz yazmamı istediler. Yazdım. Önsöz bilgisayarıma kayıtlı değil. Kitap daha sonra YKY (Yapı Kredi Yayınları) tarafından “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor – Alain Bosquet ile Görüşmeler” adıyla yayınlandı. O arada YKY ile aram açıldığı için önsözün YKY’nin yayınladığı kitapta var mı, bilmiyorum. Türkiye’ye dönünce bakacağım.

Daha başka bir şey yazmak istemiyorum. Hakkında düşünce ve duygularımı, okuyacağınız iki yazı aktarmaya yeter.

Özdemir İnce

28 Şubat 2015

 ***

YAŞAR KEMAL TÜRKİYE’DİR[i]

Bir süredir Yaşar Kemal’in Entretiens avec Alain Bosquet’sini (Gerçekte ve işin doğrusu, kitabın adının  Entretiens avec Yachar Kemal’i olmak gerekirdi. Çünkü soruyu soran Alain Bosquet, yanıtlayan ise Yaşar Kemal. Fransızca kitabın başlığında bir terslik var bence), Gérard Genette’in Fiction et Diction’u ile Esthetique et Poétique’ini (Genette aslında kitabın derleyicisi ve sunucusu, kitapta sekiz yazarın yazısı var) iç içe okuyordum. “Yazma eylemi” ekseninde iki yazar ve dokuz kuramcının görüş ve düşüncelerini karşılaştırmak çok ilginç oluyor. Derken dün Lire dergisinin Eylül 1992 sayısında, Nous Trois adlı yeni yayımlanan bir romanı üzerine konuşan Jean Echenoz’un çok ilginç sözleriyle karşılaştım. Bakın ne diyor Jean Echenoz:

İlk romanımı yazmaya başladığım 70’li yıllarda bol bol Dashiell Hammett okuyordum. O sıralar roman –romanesk biçim– hiç de gözde değildi, daha çok kuramla uğraşılıyordu. Artık kimse roman yazmaktan, fiction yazmaktan söz etmiyordu, “metin” üretmek konuşuluyordu. Noktalama dinamitlenmiş, öyküleme, anlatı yapısı bozulmuş vb. son derece ilginç bir dönemdi. Kendi köşemde, kendi kendime, bir yığın metin üretip duruyordum. Belli bir süre sonra bıktım bundan, kendi kendime, “Artık metin üretmeyeceğim, bir roman yazmaya çalışacağım dedim.”

Jean Echenoz böyle demiş ve son romanını metin olarak değil romanın yapısına göre yazmış.

Jean Echenoz’un sözleri, 1970’li yılların ortalarından itibaren ve 80’li yılların başlarında, ülkemizde, yoğunlaştırılarak estirilen “metin üretme” terörünü anımsattı bana: metin üretme çiftlikleri (!). Türk yazını, Batı’da gördüğünden “göz kirası” isteyenlerden çok çekmiştir. Adlarını yazmıyorum, yazsam neye yarar… Bu göz kiracısı zevata göre, romanın klasik yapısının pabucu dama atılmıştı; romanda “tip” aramak görgüsüzlüktü; romanın bir anlatı ekseni çevresinde gelişmesi, köylülüktü; romanın geleneksel yapısı ve kurgusu varsa, arkeoloji müzesine gönderilmeliydi; bir romanda konu arayan gafillerin ağzına hemen kırmızıbiber sürülüyordu… Yazınsal metnin kendi kendini üretmesi gerekiyordu (Oysa buna Batı’da “Yazınsal metin kendi anlamını üretir” diyorlardı. Ama bu cümle Paris’ten İstanbul’a gelinceye kadar, “Yazınsal metin, yazınsal metnin dili, kendi kendini üretir”e dönüşüyordu.) ve metinlerarası ilişki (intertextualité) ise en büyük ustalık, en yetkin postmodernlikti. Gülünçtür, ağlanacak durumdur, utanç vericidir: Türk yazınında, düşünceden, kitaptan, kitaplardan değil, fakat cümlelerden, cümle parçalarından düşünceler üretilmiştir. Umberto Eco, Opera Aperta’yı (Açık Yapıt) 1958-1962 yılları arasında, henüz gelişmemiş araçlarla yazmış olduğunu itiraf etmiştir[ii], ama bu kitabın cümlelerine ayet muamelesi yapanlar vardır Türkiye’de hâlâ. Roman ölmediyse şimdiye kadar, yakında mutlaka ölecektir (!). Garip bir ülkedir Türkiye, bu ülkenin yazın dünyası daha da gariptir! Üniversite öğretmeni ve kuramcı olarak göstergebilimle uğraşan Tahsin Yücel, geçen yıl, geleneksel roman yapısını sürdüren Peygamberin Son Beş Günü’nü yayımladığı zaman kimileri epeyce şaşırmıştı. Şaşırmıştı, çünkü bir çözümleme yöntemi olan göstergebilimin bir yaratı yöntemi olduğunu sanıyorlardı, dahası buna inanıyorlardı.

Bazı cümleye taparlar, şiir bağlamında anlamını kavrayamadıkları şu üç cümleyi[iii] roman bağlamında da anlamamışlardır:

  1. “La poésie, c’est le langage dans sa fonction esthétique.” (Roman Jakobson): “Şiir, estetik işlevinde (estetik işlevi olan) dildir (dilyetisidir).”
  2. “La fonction esthétique du langage, c’est fiction.”: “Dilin (dilyetisinin) estetik işlevi, yapıntıdır.”
  3. “Le message s’immobilise dans l’existence autosuffisante de l’oeuvre d’art.”:“Mesaj, sanat yapıtının kendi kendine yeterli varlığında durur.”

Son cümle, şiirsel işlevin geçişsizliğini açıklarken söylenmiştir ve “Yazınsal metnin anlamını o metinden başka yerde arama” anlamına gelmektedir. Bu cümleler ya yanlış anlaşılmış ya da bile bile saptırılmış, “Yazınsal metnin işlevi ve mesajı yoktur” biçimine dönüştürülmüştür. Oysa, başta Roland Barthes olmak üzere birçok göstergebilimci bu geçişsizlik (intransitivité) deyimini, yazınsal olan ile yazınsal olmayanı birbirinden ayırmak için kullanmışlar ve yazınsal olan metinde mesaj metnin içindedir; yazınsal olmayanda ise (gündelik konuşma, tarih, felsefe, sosyoloji vb.) mesaj metnin dışındadır, demek istemişlerdir.

Göstergebilimi, yapısalcılığı Batı’da da yanlış anlayanlar oldu, ama Türkiye’deki kadar büyük boyutlarda değil. Geleneksel romanı sürdürdüğü için Yaşar Kemal’i hiç kimse Fransa’da ya da başka bir ülkede küçümsemedi. Tam tersine Yaşar Kemal 70’li ve 80’li yıllarda giderek büyüdü, daha doğrusu büyüklüğü anlaşıldı. Türkiye’de ise Yaşar Kemal’in pabucunu dama atıyorlar, küçümsüyorlardı onu. Romancı dediğin Jorge Luis Borges, İtalo Calvino, Georges Perec gibi yazmalıydı. Ben kendi adıma, Yaşar Kemal’i de, bu üç yazarı da severim: Georges Perec’i 1965 yılında Les choses’u (Şeyler, Nesneler) yayımladığı zaman hemen okudum; Calvino ve Borges’i de en az otuz yıldır okurum. Elbette, Yaşar Kemal’e göre bir başka türlü yazıyorlar; ama onu yok etmiyorlar, onun içinde bulunduğu geleneksel kanalın önünü tıkamıyorlar; tam tersine onun yazma tarzının iyice belirginleşmesine katkıda bulunuyorlar.

Hiçbir yazar başka bir yazarı ve yapıtını ortadan kaldırmak amacıyla yazmaz, “kendisi gibi” yazar. Bazı dönemler gelir, bazı beğeniler ve bazı tarzlar ve biçimler öne geçer gibi olur; ama bu öne geçmeler bir çağın temsilcisi, aksine o yazarların gerçek değerlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunurlar. Ne Yeni Roman, ne Beat Generation, ne minimalistler geleneksel çizginin önemini azaltmışlar ve onu yürürlükten kaldırmışlardır. Tam tersine, tarlanın da, tohumun da geleneksel romanda olduğunu kanıtlamışlardır. Gerçek yazarlar, yeni olanaklara “mal bulmuş Mağribî” gibi sarılmazlar, ondan yararlanırlar.

Ne Yeni Roman, ne Beat Generation, ne minimalist romancılar, ne Borges, ne Calvino, ne Perec, Yaşar Kemal’in önemini azaltmıştır. Tam tersine, onların karşısında ve onların yanında İnce Memed’lerin, Akçasaz’ın Ağaları’nın, Kimsecik’lerin ve öteki romanların gerçek büyüklüğünü kavrayabiliriz. Bu büyüklük bir Tolstoy, bir Dostoyevski, bir Balzac, bir Stendhal, bir Faulkner, bir John Dos Passos büyüklüğünden hiç geri değildir ve hiç çekinmeden ve kuşku duymadan söyleyebilirim, bir Gabriel García Márquez, bir İsmail Kadare büyüklüğünün epeyce önündedir. Edebiyatta böylesine karşılaştırmalar yapmanın saçmalığını elbette biliyorum, ama bu ülkenin, bu dilin yetiştirdiği en büyük yazarlardan birinin kendi ülkesinde gerçek değerinin bilinmemesi, bilinmek istenmemesi böyle bir saçmalığa başvurmama yol açıyor. Şunu bilmekte çok yarar var: günümüz Türk edebiyatının dünyada ciddiye alınmak için Yaşar Kemal’in büyüklüğüne gereksinimi vardır.

Batı’nın en huysuz, en geçimsiz, en titiz yazarlarından biri olan Alain Bosquet, onun bu büyüklüğünün farkında olduğu için, burnundan kıl çektirmeyen Alain Bosquet onun bu büyüklüğüne saygı duyduğu için, Yaşar Kemal’le tam 173 sayfalık röportaj yapıyor ve buna en az altı yedi yılını ayırıyor; Fransa’nın ve Batı’nın en önemli ve en saygın yayınevlerinden biri olan Gallimard bu görüşmeyi kitap[iv] olarak yayımlıyor; ama, Türkiye’de, bir elmayı betimlemek yeteneğinden yoksun birtakım yazıcılar Yaşar Kemal’in modasının geçtiğini sanıyorlar.

Thomas Mann, Saint-John Perse ve Henri Michaux’un karşısına JeanPaul Sartre ve Albert Camus’yü koyarak yazarın bağlanması sorununa değiniyor Alain Bosquet. Yaşar Kemal’in Bosquet’ye verdiği yanıt çok çarpıcı: “Bir toplumsal davaya bağlandı, bir toplumsal davayı yapıtlarında savundu diye hiçbir yazar küçülmez, önemli olan bağlanmanın içeriği ve o içeriği yazma tarzıdır.” Yaşar Kemal, Faulkner’ın romanlarında zenci haklarını savunduğunu, ama zenci sorununun bir gün çözülmesinin onun romanlarının değerini azaltmayacağını ileri sürüyor. Yani, bir yazarın gerçek ve iyi yazar olmasına bir davaya bağlanması, yapıtlarında bir davayı savunması engel değildir; önemli olan “nasıl” yazdığıdır, yapıtı bir estetik değer yaratmışsa, savunduğu davayla ilgili mesajı yazınsal yapıtın kendi kendine yeterli varlığında ortaya çıkıyorsa; yapıtın dili yapıntı yaratıyorsa ve dil estetik işlevi içinde kullanılıyorsa, yapıtın bir davayı savunması onun yazınsal değerini niçin azaltsın? Belki de, tersine, bu değeri yoğunlaştırabilir, derinleştirebilir. Bağlanmamayı, yapıtlarında bir davayı savunmamayı, kısacası “bir şey söylememe”yi erdem haline getiriyorlar. Kötü yazarlık, bağlanmayla, içerikle, mesajla, konuyla ilgili bir konum değildir, kötü yazmakla, iyi yazmamakla ilgilidir. Yaşar Kemal, politika ile yazarın dünya görüşünü birbirinden ayırıyor. “Politikanın bulandırdığı dünya görüşü yazarlık mesleği için büyük bir tehlikedir” diyerek yazarın bağlanmasının sınırlarını çiziyor ve eksiksiz tanımlamasını yapıyor ve ekliyor: “Gerçek bir yazar her şeyi yazabilir.” Bu cümlenin Fransızca’sı şöyle: “Un écrivain de haut lignage peut se permettre de tout écrire.” (s. 125)

Yaşar Kemal, kendisini Nikos Kazancakis’le karşılaştıran Alain Bosquet’yi şöyle yanıtlıyor:

İnsana yaklaşımımız, romanla ilgili düşüncelerimiz, bence, çok farklı. Sanırım, benim romanlarımda psikolojik boyut belirleyici bir rol oynar, ama yüzeyde değildir bu, derinlerdedir (sessizcedir). Benim ile Kazancakis arasında Homeros’a daha yakın olan benim” derken, belki de Hektor’u düşünüyordum. Oğlunun cesedini aramak için Ahilleus’a giden Kral Priamos’u düşünüyordum. Destanda psikolojik boyut bulunmadığını ileri sürenler gibi düşünmüyorum. Andığım bölüm, insan psikolojisini bütün derinlikleriyle en iyi dile getiren edebiyat örneklerinden biridir… Kazancakis ile benim aramda (bir karşılaştırma yapılacaksa  Ö.İ.) şöyle demek isterim: ‘Grek olan benim.’ Roman anlayışım Homeros’a daha yakındır.” (s.131132)

Yaşar Kemal bundan sonra yazarlık ve yazma eylemi üzerine olağanüstü şeyler söylüyor. Dilerim, kitabın Türkçe’si en kısa zamanda yayımlanır.[v]

Yaşar Kemal soruyor: “Yazarlar kendi toplumlarını temsil etmiyorlarsa, kendi toplumlarını yansıtmıyorlarsa, neyi ve kimi yansıtıyorlar? Peki kimdir bu yazarlar? Gökten mi düşmüşler, yoksa limonluklarda mı yetişmişler?”

Yaşar Kemal’in büyüklüğünü, bu soruların yanıtlarını bulacağımız romanlarında görürüz. Bir çağa, bir tarihsel döneme, bir coğrafyaya ve bu coğrafyanın değişimine tanıklık eden bu değişim içinde, kitleden ayrılarak bireyleşen insanın yazınsal metne yansıyan psikolojik derinliğinde; her romanın biçim ve içeriğine uygun olarak yeniden oluşan yazınsal dilde buluyoruz bu büyüklüğü.

Biçime önem verdiklerini ileri sürenlerin “kâtip” gibi yazdıkları bu ülkede, gerektiğinde bağlanmaktan kaçınmayan Yaşar Kemal, Türk dilini özgürleştiriyor, kanatlandırıyor, coşturuyor. Yaşar Kemal’i okurken Türkçe’nin büyük bir dil olduğunu anlıyoruz.

Yaşar Kemal, kendisinin bir öykü anlatıcısı olduğunu söylüyor. Kimi yazarların öyküsüz öykü, insansız öykü üretmeye kalkışmalarını eleştirmiyor. Sanatta her türlü yeniliğe açık olduğunu söylüyor. Ben burada bir tür ironi, bir tür meydan okuma sezinliyorum: romancı, önünde sonunda öykü anlatır. Öykü anlatma sanatı ve yöntemi değişir, ama o gene öykü anlatır.

James Joyce’un Ulysses’inin büyüklüğünün dilinden kaynaklandığını ileri süren züppelere kulak asmayın siz. Romanda, yazınsal dilin amacı bir öykü kurmaktır. Sözcükler, cümleler, sözdizim bir öykü kurarak dil olur. Yaşar Kemal büyük bir öykü kurucusu, büyük bir öykü anlatımcısı olduğu için büyük bir dil ustasıdır. James Joyce da, William Faulkner da aynı nedenden dolayı büyüktürler.

Kendini okura göre ayarlamadığını, okura göre konumlandırmadığını söyleyen Yaşar Kemal bu önemli konuyu şöyle açıklıyor:

“Okur kimdir? Bütün insanlık mı? Onun neyi seveceğini ya da ne okumak istediğini nasıl bilebiliriz? Benim işim, bu büyülü dünyayı, bu büyülü dünyada olup biteni anlatmaktır: kendimi doğanın ve insanın gerçekliğinin alıp götürmesine bırakmak, anlatının büyülü gerçekliğine, sözcüklerin büyüsüne bırakmak. Bu büyülü dünyanın gerçekliğine, gerçekten çok daha gerçek bir gerçeklik eklemek. (s. 162)”

Alain Bosquet, Yaşar Kemal’e “Siz toprağını simgeleyen bir yazarsınız. En azından Batı yazınında ender rastlanan bir olgudur bu” diyor.

Haklıdır Alain Bosquet, çünkü Yaşar Kemal Türkiye’dir!

(Gösteri, kasım 1992)

***

ŞAİR YAŞAR KEMAL[vi]

On dört ile on dokuz yaşlarım arasında benim için Yaşar Kemal’le ilgili dört durak adı vardır: Pis Hikâye, Sarı Sıcak, Teneke ve İnce Memedler. Aslında buna dört çarpışma ve daha doğrusu dört meydan dayağı demek daha doğru olur. Genç ama büyük bir yazarın, şair ve yazar olma heveslisi bir çocuğa attığı meydan dayağı. Bu meydan dayağı olmasaydı, okulda öğretilenlerin dışında bir edebiyat, bir yazma tarzı olduğunu asla öğrenemezdim. Doğayı, doğayı sevmeyi ve anlamayı, nesnelerin sözcüksüz ve sessiz dilini; ağaçların, kayaların, taşların, suyun, bulutların gözü olduğunu; bunların nabız ve yüreklerinin attığını da Yaşar Kemal olmasaydı bu kadar erken öğrenemezdim. Örtünmemiş, yanlış estetize edilmemiş cinselliğin yazıya nasıl dönüştüğünü alımlamakta da geç kalabilirdim. Kendi yaşımdaki çocuk ya da delikanlıların çoğuna göre şanslı sayılabilirdim. Çünkü Yaşar Kemal’in içinde yaşadığı ve yazınsal ortama dönüştürdüğü coğrafyasının, yani Çukurova’sının denize açılan ucunda, Mersin’de yaşıyordum ve onun yazısının nesnesi olan insanların soyundan geliyordum. Yaşar Kemal benim ilk şiir öğretmenimdir.

Şimdi, burada, Yaşar Kemal hakkında konuşmak, bu büyük onura erişmek bana son derece şaşırtıcı geliyor. Onun büyüklüğü bana güven veriyor, yol gösteriyor.

Yaşar Kemal, bu yılın (1992) nisan ayında Fransa’da yayımlanan Alain Bosquet’yle Görüşmeler başlıklı kitabında, Bosquet’nin bir sorusunu yanıtlarken, “Kazancakis ile benim aramda, ikimizin arasında Grek olan benim. Benim roman anlayışım Homeros’a daha yakındır” der. Yaşar Kemal’in yazma kaynaklarını, yazısının akış yollarını bu yanıtta buluruz. O coğrafî ve sosyal bir Greklikten değil, düşünsel, zihinsel ve duygusal Greklikten söz etmektedir. Bu “sözün” ortamında, Toroslar’dan Çukurova’ya pamuk toplamak için inen Türkmen köylüler ile Altın Post’un peşinde kürek çeken Argonautlar aynı kişilerdir. Bu “sözün” ortamında Priamos, bir dağ köyü kahvesinde ya da pusuda, bir kayanın dibinde sarı tütünle sigara sarabilmektedir; demirci Haydar Usta da demir işleyen bir Olimpos tanrısıdır.

Kendisinin, Kazancakis’ten daha çok Homeros’a yakın olduğunu söyleyen Yaşar Kemal, bir başka planda, yazınsal anlatı planında da yerini ve tavrını belli etmekte ve “Ben bir geleneksel öykü anlatıcısıyım” demektedir. Yaşar Kemal, bu düşünceyi bu sözcüklerle ve bu cümle kuruluşuyla olmasa da dolaylı ve dolaysız yollardan sık sık dile getirmiş ve yazıya geçirmiştir.

Bu noktada, kendime şu soruyu sormak zorunluluğunu duyuyorum: Yaşar Kemal’in yazısını oluşturan gerçek ve imgelem dünyası, “imaginaire” dünyası nedir? Bu dünyanın üzerine oturduğu ayaklar, dayanaklar nelerdir? Bu sorunun yanıtını beş kavramda buluyorum: “epos”, “logos”, “pathos”, “mitos” ve “ethos”.

“Epos”, destandır, tanrıbilimdir, törebilimdir Antikçağ bağlamında. Bu düşüncelerin ilk kıvılcımları Antikçağ Yunanı’nda ve özellikle de Homeros’un eposlarında belirlenmiştir. Aristoteles bu nedenle Homeros’u ilk düşünür sayar. Homeros, destanlarında, bir yaşama biçimini anlatır ve bir dünya görüşünden haber verir. Olup bitenlerin anlamını araştırır. Tanrılarla çevrili bir evrende insanın değerini ve gücünü ortaya koyar. Horatius ve Homeros’un törebilimi stoacılardan çok daha açık öğrettiğini söyler.

Görüldüğü gibi, epos kavramı, bir yazın türünü, bir anlatı biçimini içerdiği kadar diğer dört kavramı da yani logos, pathos, mitos ve ethosu da kapsamaktadır, bunları da içermektedir.

Yaşar Kemal, epos ayağını Çukurova’ya oturtmuştur. Çukurova’nın coğrafyasını, tarihini, insanlarını, toplumsal değişmelerini, florasını ve faunasını anlatır, bunların öyküsünü anlatır. Bu öykünün ne olduğunu büyük bir kavrayışla anlayan Alain Bosquet, “O bize Homeros ile Eugène Sue arasındaki köprülerin daha yıkılmadığını gösteriyor” der.

Christian Giudicelle ise Yaşar Kemal’in Victor Hugo çapında bir yazar olduğunu söyler. Yaşar Kemal’in kendisi ise “ınsanoğlunun hem sözlü, hem büyük macerasıdır epik” der ve kendisini değerlendiren yazarların üstü kapalı geçtikleri bir kavramı öne çıkarır: macerayı, serüveni. Serüven demek öykü demektir, öykü demek serüven demektir. İnsanın, bireyin, toplumun tarihi ancak serüven sözcüğünün içerdiği kavramla özetlenebilir. Yaşar Kemal’in romanlarının anabezeklerinden, laytmotiflerinden biri olan güçsüzün güçlüyle, ezilenin ezenle, haklının haksızla savaşımı bir klasik serüven örgüsünü oluşturur ve Çukurovalı Homeros Yaşar Kemal’in yeniden yazdığı bir Troya savaşıdır. Çukurova’daki Troya savaşı insanoğlunun en büyük yazınsal serüvenlerinden biridir. Öykü, insan demektir, insanın dünyası demektir, insanın ve toplumun psikolojisi demektir. Öykü yoksa bunlar da yoktur. Stendhal gibi, Tolstoy gibi, Dostoyevski gibi Yaşar Kemal’in de büyüklüğü öyküden kaynaklanıyor, “Ben bu dünyada varım” diyen insanoğlunun büyülü öyküsünden kaynaklanıyor.

Bu konuşma, ancak bir yazılı incelemenin konusu olacak olan “logos” ve “pathos” kavramlarının Yaşar Kemal bağlamında açıklanmasına pek elverişli değil. Bu nedenle, usla kavramayı, doğa yasasını, değişme yasasını, mantıksal temeli ve evrensel değişiklik yasasını simgeleyen logos ile duyguyla kavramayı temsil eden pathosu yazılı çalışmalarıma bırakıp mitosa (efsaneye) geçeceğim.

Budunbilim Terimleri Sözlüğü “efsane”yi, “Tanrıların, insanların kahramanların ve evrenin yaratılışının yanı sıra, ilk günahı, ilk ölümü, tufanı, tanrıların insanları nasıl cezalandırdıklarını, ikinci planda ise avcılığın ve hayvancılığın başlangıcını, bitkilerden nasıl yararlandığını, ateşin ilk kez elde edilişini, cinsel yaşamın başlangıcını, ilk ailenin, törelerin ve toplumsal kurumların ortaya çıkışını konu edinen; bunları destansı ve şiirli bir dille anlatan öyküler” olarak tanımlar. Ve her mitosun belli bir toprakta ve coğrafyada ortaya çıkışının ve insanlar tarafından benimsenmesinin sosyo-ekonomik nedenleri vardır. Mitoslar, bir gerçeği dile getirmek, bir gerçeği tersine çevirmek için doğabilirler, ortaya çıkabilirler ve insanlar tarafından uydurulabilirler; ama gerçekdışı, üstgerçekliğin olanakları aracılığıyla da gerçekleri yansıtabilirler. Bu nedenle, bir ucunun dinlere dayanmasına karşın, mitoslar temelde toplumsal gerçek nedenleri olan tarihsel öykülerdir. Mitos eleştiriyi içerebilir ve ütopyanın yabancısı değildir. “Bebek” öyküsünden başlayarak, İnce Memed’ler, Dağın Öteki Yüzü üçlemesi (yani Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu), Kimsecik (yani Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi) duraklarında, Budunbilim Terimleri Sözlüğü’nün tanımladığı, “efsane” anlamında “mitos” kavramının nesnel bağlılaşıklarını buluruz.

Yaşar Kemal, Ortadirek’in bir alegorik roman olduğunu söyler. Bu romanın alegorisi, Yaşar Kemal’in dediği gibi “beş aşağı on yukarı” insanlığın yaşamıdır. Ortadirek, insanlığın direncidir; insan gücüdür. Yılmayan insanın korkunç salgınlardan, kırımlardan, yokluklardan, kıtlık ve açlıklardan insanlığı günümüze taşıyan insanın direncidir; Yaşar Kemal’in hayran kaldığı ve destanını yazmak istediği insan direncidir. Yaşar Kemal’in tanıklığı mitosun gerçeğe dönük yüzünü, kurduğu öykü ise ütopya yüzünü temsil eder. Bu nedenle, romanlarının yapısında düş ile gerçek, gerçek ile düş iç içedir ve birbirinin nedenidir. Bu nedenle Yaşar Kemal Akçasaz’ın Ağaları adının yerine Akçasaz’ın Efsanesi adını kullanmayı düşünmüştür.

“Ethos” sözcüğü Grekçe’de alışkanlık, gelenek ve göreneği karşılar. Antikçağ Yunan felsefesinin bütün törebilimsel kavramları bu sözcükten türemiştir. “To ethos” kavramı “halk” kavramını dile getirir. Bu sözcük bir “tutum” kavramını da içermekte olup insan davranışlarıyla ilgilidir. “Töre” deyimi, eski Türk ağızlarında “türe” biçiminde, âdet, usul, kaide, örf, görenek, kanun, ayin anlamlarında kullanılıyordu. Batı dillerindeki “etik” sözcüğü “ethos”tan türemiştir ve bu sözcüğün dilimizdeki karşılıklarından biri de “ahlak”tır, “aktöre”dir. Bu kavram, toplumsal düzeni, politikayı, ideolojiyi, gündelik anlamda ahlakı içerir ve bir oranda toplumsal yapıyı temsil eder. İnsanın horlanmasına, umutlarının ve özlemlerinin elinden alınmasına ve örselenmesine, insanın sömürülmesine ve ezilmesine, bir çevreci olarak doğanın öldürülmesine karşı olan Yaşar Kemal, genel anlamda bütün büyük yazarlar gibi bir ethos romancısıdır. Yapıtının her sayfasında, her satırında, Protagoras gibi “Panton metron antropos” yani “Her şeyin ölçütü insandır” der. Bu noktada Yaşar Kemal’in yazarlık tutum ve tavrını “erdem” kavramıyla karşılayabiliriz. Yaşar Kemal sanki Platon’dan şu dört temel erdemi araştırmak, korumak ve savunmak, uygulamak ve üretmek öğüdünü almış ve bu öğüdün peşinden gitmiştir. Bu dört temel erdem şunlardır: tüze (adalet), bilgelik (hikmet), ılımlılık (itidal), yüreklilik (cesaret). Dinlerin öğütlediği merhamet (yani kerem ve tasadduk, iyilikseverlik, insana vicdanının zorladığı ödev), umut ve inanç, Yaşar Kemal’in yazarlık serüvenini, insan serüvenini yönlendirmiştir. Bu iki tür erdem Yaşar Kemal’in yapıtının argaç ve çözgüsü, başka bir deyimle atkı ve arışı olmuştur.

Yaşar Kemal’in bu iki tür erdemi doğadan mı, yoksa Adana’nın Ramazanoğlu Kütüphanesi’ndeki kitaplardan mı öğrendiği sorulabilir. Yaşar Kemal iyi bir doğa öğrencisi olduğu kadar, iyi bir okurdur; öylesine bir okurdur ki, zaman bulsaydı bu Ramazanoğlu Kütüphanesi’nden otuz bin kadar kitabı okurdu.

Konuşmanın başında sözünü ettiğim kitap, yani Gallimard yayınevi tarafından yayımlanan Entretiens avec Alain Bosquet (Alain Bosquet’yle Görüşmeler) Yaşar Kemal’in düşünce dünyasını büyük ölçüde özetliyor. Öte yandan, Yaşar Kemal’e önderlik eden yedi erdemi, büyük ölçüde, destanlardan, folklordan, âşıklardan ve kısacası sözlü edebiyattan öğrendiğini görüyoruz. Yaşar Kemal sözlü edebiyat geleneğinden çıkmıştır, onun Homerik anlatı biçimi, onun Homerik dünyası bu toprağın düşünsel ve duygusal ürünüdür. Bu ürün bir zihinsel yapıyı temsil etmektedir; bu zihinsel yapı kemikleşmiş, durağan, zamandışı bir yapı değildir; değişkendir, diyalektik bir yapıdır. Bu henüz Türkçe’si yayımlanmamış ve en kısa zamanda yayımlanmasını dilediğim kitap, insan ve yazar Yaşar Kemal’in hayat bilgisi kitabıdır. İnsan Yaşar Kemal, “insan umut yaratmadan yaşayamaz, düş görmeyen insan umut yaratamaz; gerçek ile imgelem gücü birbirinden ayrılamaz” diyor. Yazar Yaşar Kemal ise, “Yaşam boyu çok insan tanıdım, bu insanların çoğu yarattığım kişiler için model oldular. Ama bütün kişilerimi, yazarlık eylemimle ben yarattım” diyor. Yaşlı kadınlardan öğrendiği masalları, çocuk arkadaşlarına değiştirerek anlattığını söylüyor ve masalcı ya da öykücü adına yaraşır her masalcı ya da öykücünün, en bilinen öyküleri bile değiştirerek anlatması gerektiğini ekliyor. Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ından bu yana dünyada ve ülkemizde modalaşarak (ben “Keşke modalaşıp yozlaşmasaydı” diyorum) yazma türünü, yani büyülü gerçekçilik denen yazma tarzını Yaşar Kemal “Âşık Kemal”lik döneminde keşfetmeye başlamış ve İnce Memed’le yani bundan kırk yıl önce yazıya geçirmiştir.

Tarihin sonunun geldiğinin savlandığı, aydınlanma düşüncesi ve logosun horlandığı, mitosun yerine simülasyonun piyasalandığı, hümanist ethosun yerine liberal ahlakın, yani dağ ve orman yasası ethosunun geçirildiği ve “son insan” tanımlamasıyla insanın umutlarının kurutulduğu günümüzde, Yaşar Kemal hümanizmi temsil ediyor.

Cumhuriyet döneminde Türk dili elbette büyük şairler ve romancılar çıkardı. Bu büyük şairler içinde Nâzım Hikmet bir simgedir, tıpkı Puşkin’in Rus dilinin, Walt Whitman’ın Amerika’nın, Pablo Neruda’nın Güney Amerika’nın, Lorca’nın İspanya’nın ve Victor Hugo’nun Fransa’nın simgesi olması gibi, Nâzım Hikmet Türk şiirinin simgesidir. Yaşar Kemal de Türk romanının simgesidir; tıpkı Tolstoy ve Dostoyevski’nin, Stendhal ve Balzac’ın, Kafka’nın, James Joyce’un, Virginia Woolf ve Faulkner’ın kendi ülkelerinin ve dillerinin simgeleri olması gibi. Yaşar Kemal çağımızın, bütün roman çağının en büyük yazarlarından, ustalarından biridir. İnsanların çalışmadan, yaratmadan öğündükleri, “Türk öğün, çalış, güven” sloganına sığındıkları ülkemizde, ulusal ve evrensel düzende bir dev yapıt yaratmış ve bilinçli yazma eylemini sürdüren Yaşar Kemal’in gerçek büyüklüğüne zihnimizi, vicdanımızı ve dilimizi alıştıralım. Çünkü “büyük” sıfatı Yaşar Kemal’in yazarlık eylemine yakışmakta ve onun kimliğinde inandırıcılık kazanmaktadır. Türk edebiyatının Yaşar Kemal’in büyüklüğüne gereksinimi vardır; Türk edebiyatı onun büyüklüğünü kavradıkça ve benimsedikçe, onun büyüklüğüne alıştıkça kendine güven kazanacak ve evrensel saygınlığına, yaygınlığına kavuşacaktır. Yazınsal geleneği ancak büyük yazarlar kurarlar ve örnek oluştururlar. Büyük yazar yetiştirmeyen bir dil büyük bir dil değildir ve büyük yazarı olmayan diller yeni büyük yazarlar yetiştiremezler.

Ben kendi adıma, burada Yaşar Kemal’in büyüklüğünü dile getirirken bundan derin bir kıvanç ve gurur duyuyorum. İlk öğretmenim büyük şair Yaşar Kemal’in ellerinden saygı ve hayranlıkla öperim.

(11 Kasım 1992)

[i] Gösteri Dergisi, Kasım 1992; Özdemir İnce, Dinozorca, Telos Yayıncılık, 1993; Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2004.

[ii] Umberto Eco, Alımlama Gösterge Bilimi, çev. Sema Rifat, Bağlam Yayınları, 1991, s. 22.

 

 

[iii] Gérard Genette, Fiction et diction, “Collection Poétique”, Ed. du Seuil, 1991, s. 24.

 

[iv] Yachar Kemal, Entretiens avec Alain Bosquet, NRF, Gallimard, nisan 1992.

[v] Sunuş yazımda bu konuda bilgi verdim.

[vi] 11 kasım 1992 günü, AKM’de, “Yaşar Kemal Gecesi”nde yapılan konuşma.