YAŞASIN CUMHURİYET 2016

“Yaşasın Cumhuriyet” hem 1999 yılında Telos Yayınevi tarafından yayınlanan, hem kitabın önsözü olan yazının adıdır.  Kitap daha sonra, Doğan Kitap (2005) tarafından yayınlanan “Mahşerin Üç Kitabı” içinde yer aldı. Bu iki kitabı ancak internet marifetiyle bulabilirsiz.

    “Yaşasın Cumhuriyet” benim yazarlık hayatım boyunca yazdığım en önemli yazılardan biridir. Biraz uzun ama sabırla okursanız yararlanırsınız. Yazı, dönemin Yargıtay Birinci Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk’un “1999-2000 adlî yıl açış konuşması”nın eleştirisi olarak kaleme alınmıştı. Sami Selçuk, bugün aynı konuşmanın altını imzalar mı? Bilemem! O konuşma red edilse de tarihe geçti ama benim yazım da tarihte kaldı. Aradan 17 yıl geçti. Yazıyı, tek harfini bile değiştirmeden tekrar yayınlıyorum ve bundan dolayı gurur duyuyorum!

    Yaşasın Cumhuriyet!

    ÖZDEMİR İNCE

    29 EKİM 2016

   ***

yasasin-cumhuriyet-on-kapak 

YAŞASIN CUMHURİYET (Önsöz Yerine)

Yargıtay Birinci Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk’un “1999-2000 adlî yıl açış konuşması”nın metnini, konuşmacıyı resmî ve akademik ünvanlarından arındırarak, Adam Sanat dergisinde zaman zaman yazı yayımlamaktan hoşlanan bir aydının ürünü olarak okudum.

Sami Selçuk olay yaratan konuşmasında Atatürkçülüğün türleri, çağcıl demokrasi, çoğulculuk, kültürel kimlik, yansız devlet, özgür halk, hukuk, güçler ayrılığı, bağımsız yargı, hukukun üstünlüğü vb. konularda çok yeni, şaşırtıcı ve öncü düşünceler ileri sürmüyor. Söyledikleri, 1960’tan, özellikle de 12 Eylül 1980’den bu yana, Türkiye’de başta sol olmak üzere değişik kesimler tarafından savunulan düşünceler. Laiklik konusunda söyledikleri de yeni değil. “ ‘ıyi niyetliler bölücülere ve gericilere istemeden çanak tutuyor’ biçimindeki komik ve çirkin teknik bir kez daha devreye sokulmaz”[i] türünden eleştiri kırmayı amaçlayan kurnazlıkları ciddiye almadan, Sami Selçuk’un Türkiye laikliği çevresindeki söylediklerinin II. Cumhuriyetçi ve ıslamî kesimlerin düşünceleriyle örtüştüğünü çekinmeden söyleyebiliriz.

Sami Selçuk bu konuşma metnini, her zaman yapmak inceliğini gösterdiği gibi unvanlarını kullanmadan, sadece “Sami Selçuk” imzasıyla Adam Sanat dergisinde yayımlanmış olsaydı, daha önce yayımladığı yazılarda olduğu gibi basının ilgisini çekmez, belki benim gibi birkaç yazarın eleştiri yazılarına konu olabilirdi. Demek ki konuşmanın ilgi uyandırıp tepki çekmesi, çok özel bir günde ve bir unvan altında yapılmış olmasından kaynaklanıyor.

Ben, bu yazımda, Yargıtay birinci başkanının ve doçent doktorun değil, benimle aynı dergide yazılar yayımlayan bir aydın yazarın, sadece laiklik, cumhuriyet ve demokrasi üçgeninde odaklanan düşüncelerini eleştireceğim.

Sami Selçuk, kendi deyimiyle, “üstünlüğün hukuku”nun egemen olduğu Kara Avrupası ülkelerini değil, “hukukun üstünlüğü” ilkesinin egemen olduğu Anglosakson ülkelerini beğeniyor. Ve “ışte Türkiye’nin talihsizliği, hukukun üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri örnek almasıyla başlıyor. Demokrasimiz tökezlendikçe, dünya üstümüze geldikçe, kendi konumumuzu Anglosakson demokrasilerine göre değil, ufuk daraltarak Fransız Cumhuriyeti’ne göre değerlendiriyor, ülkemizi aklamaya çalışıyoruz” diyor.

Sami Selçuk, konuşmasının 32. sayfasında Türkiye’nin durumunu şöyle betimliyor:

«Türkiye Batı’ya en yakın ülke. Ama, feodal yapıdan sıyrılma, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ortak kültürünün dışında kalmış. Bireyleri, özgürlükçülük, çoğulculuk, eşitlik, demokrasi, sekülerleşme, laiklik gibi kavramlara yabancı kalmış. Ödünç aldığı evrensel/küresel kavramların içlerini boşaltıp kendince doldurmuş.»

Aslında, Sami Selçuk’un konuşmasının bu cümleyle bitmesi gerekiyor: feodal yapısını sürdüren, Batı’nın büyük oranda ortak geçmişini oluşturan Rönesans, dinsel Reform, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’ni yaşamamış bir ülkenin bireylerinin, bunları yaşayıp biriktirmiş toplumların bireylerine benzememesi çok doğal. Böyle bir durumda, “Böyle bir ülkede ne cumhuriyetin, ne demokrasinin, ne de hukukun üstünlüğünün sözü edilebilir” deyip kürsüden inmek gerek. Ama Sami Selçuk böyle davranmıyor, Türkiye’yi birçok bakımdan eleştiriyor. Demek ki Türkiye her konuda bir şeyler yapmış, iyi ya da kötü bir şey üretmiş.

Sami Selçuk, konuşmasının 33. sayfasında “Cumhuriyet yönetimine en yakın rejim olan demokrasi, onu kazanarak onun üzerine kurulması gerekirken, demokrasi ile cumhuriyet sanki karşı karşıya. Demokrasi cumhuriyeti yönlendirecek yerde, cumhuriyet demokrasiyi yönetiyor. Cumhuriyet epistemolojisinden demokrasi epistemolojisine geçişin sancıları bir türlü dinmiyor, bitmiyor” diyor.

Cumhuriyet yönetimine en uygun (“yakın” değil) rejimin demokrasi olduğunu anladım da cümlenin gerisini anlamadım. Anlamamamın nedeni benim yetersizliğim değil, cümlenin bulanıklığı. Ancak, anladığım kadarıyla, Sami Selçuk bir bakıma haklı. Ama haklı olmak yetmez, sorunu da doğru tanımlamak gerekir: Türkiye’de olanlar Batı toplumlarında olanların tersine gelişmiş; Batı toplumlarında (hepsinde değil bir kesiminde), toplumların nesnel ve öznel koşulları sonucunda ortaya çıkan demokrasi rejimi kendisine en uygun yönetim biçimi olarak cumhuriyeti seçmiş. Türkiye’de ise durum tersine: önce, bir antiemperyalist kurtuluş savaşından sonra ve altı yüzyıllık bir monarşinin kalıntıları üzerinde bir cumhuriyet kurulmuş ve bu cumhuriyet demokrasiyi oluşturmak görevini üstlenmiş. Ters bir durum, ama tarihsel bir zorunluluk ve bir gerçek. 1950’den sonrası için söylemem, ama Kemalist Cumhuriyet 1923-1950 arasında demokrasiyi kurmak için ciddi ve içten bir çaba göstermiş. Batı toplumlarının bin yıllık toplumsal mücadeleler tarihini doğal olarak bilmesi gereken Sami Selçuk’un demokrasinin ha deyince kurulmadığını bilmezden gelmesi çok şaşırtıcı. Kendisinin Anglosakson demokrasisini Kara Avrupası demokrasisine yeğlediğini dikkate alacak olursak, birbirine epeyce benzer gelişim süreci yaşamış olan bu toplumların, en azından, neden iki tür demokrasi ürettiklerini merak etmemiz gerekiyor. Bir başka soruyu da sormak zorundayız: başta Fransa olmak üzere Kara Avrupası toplumları neden Anglosakson demokrasisinin bir benzerini üretememiştir? Üstelik bu toplumların toplumsal gelişim tarihleri aşağı yukarı birbirine benzemekte. Ama benzemeyen yanları da var.

Sorunu daha iyi kavramak için, isterseniz, tarih içinde bir yolculuk yapalım:

İngiltere’de Magna Carta’ya (Büyük Ferman) kadar gitmemiz gerekiyor. Bilindiği gibi, Kral Yurtsuz John tarafından, başkaldıran İngiliz baronlarına haklar tanımak üzere, haziran 1215’te çıkartılan bu ferman ilk anayasal belge sayılmış ve İngilere’nin temel özgürlüklerinin simgesi haline gelmiştir. Ama burjuva demokrasisine kavuşmak için İngiltere daha yüzyıllar bekleyecektir. Sami Selçuk’un mantığını kendimize yol gösterici yaparsak, kendi temel özgürlüklerini gündeme getirecek 1789 devrimini yapmakta 574 yıl geciken Fransız burjuvazisini suçlayabiliriz.

Ne yapalım ki, Fransa’nın Ulusal Kurucu Meclisi (9 temmuz 1789 – 30 eylül 1791) İnsan Hakları Bildirgesi’ni yayımlamak ve bir tek yasama meclisi ile bedelli seçim sistemine dayalı liberal ve burjuva bir anayasa yapmak için, ülkelerinin kendine özgü koşulları gereği, 574 yıl gecikmiştir.

“Burada, Avrupa’nın öteki ülkelerinin durumunu inceleyecek değiliz. Ama buna karşın, örnek olarak İngiltere, Fransa ve Almanya gibi toplumların ve bunların devlet örgütlerinin yerel Kiliselerine ve Roma’da bulunan Papalık’a karşı verdikleri mücadeleye kısaca göz atmamız gerekmektedir. Çünkü bu mücadelenin tarihi tek tek bu ülkelerin demokrasiye geçiş tarihleridir.

Fransa’da XIV. yüzyılın başında başlayan Kilise karşıtı mücadele, 2 kasım 1789’da Kilise’nin mallarına ulus adına el koymayla yeni bir evreye ulaştı.

Kral VIII. Henry, Papa VII. Clemens’le bozuştuktan sonra İngiltere Kilisesi bağımsızlık kazandı. Kral, karısı Aragonlu Catherine’den boşanmak istemiş ve Papa buna karşı çıkmıştı. Bunun üzerine kral, kendini İngiltere Kilisesi’nin yüce yöneticisi ilan etti (1534 Egemenlik Yasası). Ama Anglikan Kilisesi’nin kuruluş mücadelesi devam etti.

Almanya’da, Romalılar kralı olan Bavyeralı Ludwig’in (öl. 1347) Papa tarafından aforoz edildiğini biliyoruz. İşte Papalık iktidarına karşı mücadele veren Alman prenslikleriyle ilgili küçük bir örnek:

Mücadele, yerel devletlerin Papalık iktidarına karşı verdikleri mücadelelerle sınırlı değil. Almanya’da Otuz Yıl Savaşı (16181648) tipik bir din savaşıdır. Otuz Yıl Savaşı’yla salgın hastalıkların kırıp geçirdiği ülkede, kırsal nüfusun yüzde 40’ı, kentsel nüfusun yüzde 30’u yok oldu. Mezheplere ve tarikatlara bölünmüş Alman toplumu yüz yıl süren din savaşlarından sonra bir ölçüde hoşgörüyü tanıdı, ama Alman Protestanlığında tarikatların gücü eksilmedi. Öte yandan Alman demokrasisi ancak ıkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldu.

XVI. yüzyılda şiddetli din savaşları Fransa’yı kırıp geçirdi. Tarafların birbirlerine dönem dönem üstünlük sağladıkları bu savaşlar, SaintBarthélemy Katliamı’yla (1572) doruk noktasına ulaştı.

Avrupa tarihinin bin yılı köylü ayaklanmalarıyla, din savaşlarıyla, sınıf mücadeleleriyle doludur. Avrupa demokrasisi ve laikliği bu kanlı mücadelelerin ürünüdür ve her ülkenin özel niteliklerini taşımaktadır. Bu mücadelelerin sonunda Anglikan ıngiltere sekülarizmi, Katolik Fransa ise laikliği keşfetmiştir. Bu nedenle, Anglosakson sekülarizmini Fransız laikliğine tercih etmeden önce, tarihin determinizmini de düşünmek gerekir. Fransız Katolik toplumu Anglosakson tarzı bir sekülarizm yaratamazdı. Aydınlanmayı yaratmış, zihninde bunca büyük filozof ve düşünürü barındıran Fransız kültürü aklını başına toplayıp biraz gecikmeyle de olsa, şimdi neden Anglosakson demokrasisini kendine örnek almıyor? Bu türden soruların yanıtı tarihin içindedir. Dinsel reform geçirdiği için Protestan olmuş toplumlara özgü özellikleri, Calvin’e karşın reform geçirdiği pek ileri sürülemeyecek bir toplumda (Fransa’da) aramak düşünsel ciddiyetle bağdaşmaz. Ancak, bunun böyle sürmeyeceği söylenebileceği gibi, gelecek konusunda bilicilik yapmak da olanaksızdır.

Sami Selçuk’un, yazımın başında andığım cümlesine dönelim: “Türkiye’nin talihsizliği, hukukun üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri örnek almasıyla başlıyor.” Sanki Türkiye, Anglosakson modeli ile Fransız modeli arasında seçim yapmak için yazı tura atmış gibi. Oysa bu seçimin gerekçesini birkaç sayfa sonra (44. sayfa) kendisi açıklıyor: “Kurtuluş Savaşı’nda din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının, o dönemde dini denetim altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur.”

Atatürk ve arkadaşlarının yazı tura atmadıkları ve Kurtuluş Savaşı’nda çok çektikleri için Fransız modelini seçmedikleri çok kesin. Çağının evrensel kültürünü özümsemiş ve yüksek düzeyde tarih bilinciyle donanmış Mustafa Kemal ile entelektüel düzeyleri epeyce yüksek olan arkadaşlarının, beğenmedikleri ve eleştirdikleri Osmanlı toplumunu ulusal ve çağdaş bir topluma dönüştürecek gücün nasıl bir güç olduğunu falcıya sormadıkları da kesin. Osmanlı Ortaçağ toplumunu dönüştürecek gücü ararken, Anglosakson demokrasisinden ve sekülarizminden habersiz olduklarını kim ileri sürebilir? Hele Amerikan mandasını önerenler varken. Onlar Ortaçağ topluluğunu çağdaş topluma dönüştürebilecek “öğretmen devlet”i arıyorlardı ve bunun örneğini Fransa’da buldular. Söz konusu toplum Anglosakson demokrasisiyle hiçbir yere varamazdı. Onların kurdukları devletin şekli öğretmen cumhuriyettir. Anglosakson sekülarizmi bu cumhuriyete destek değil köstek olacağı için, Aydınlanmacı pozitivist düşüncenin ürünü olan Fransız usulü laikliği bilinçli olarak seçtiler. Bu seçimlerinde yanılmış olduklarını ileri sürmek, Osmanlı toplumunun ve ıslam’ın özellikleri dikkate alınınca, epeyce hafiflik olur.

Bir başka önemli nokta: Cumhuriyet’in ulaştığı olumsuz sonuçlardan ve ülkenin boğazına kadar battığı sorunlardan Kemalizmi ve Kemalist Cumhuriyeti sorumlu tutmak için onlara karşı tarafsızlığı yitirmek gerekir. Kemalizm ve Kemalist Cumhuriyet 14 mayıs 1950 günü Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle sona ermiştir. Günümüzün demokrasi bozgununun sorumlusu “toprak ağası, taşra mütegallibesi ve aşiret reisi” kökenli, dinci ve anti laik merkez sağ ile milliyetçi ve ıslamcı sağdır. Demokratik cumhuriyeti ancak laik burjuvazi ile laik işçi sınıfı kurabilir.

Sami Selçuk, konuşmasının 44. sayfasında şöyle diyor:

 

«Fransız laikliği, daha doğrusu laikçiliği, kendi aşırılığı tarafından bozguna uğratılmıştır. Çünkü çığırından çıkmış bir laiklik, kendi içinde bir “kendini yıkma” tohumu taşır. »

Bu cümlede, bir ABD’li siyaset bilimciyi, Zbigniew Brezinski’yi tanık tutuyor. Amerikan tarzı bir toplum ideolojisinin bakış açısı içinde Fransız laikliğini ancak böyle eleştirirsiniz. Fransız tarzı laikliği Fransız düşünürler, felsefeciler eleştirmiyor mu? Kuşkusuz eleştiriyor. Ama Fransız toplumuna sorun bakalım, bağnaz Katolikler dışında, ülkelerinin laiklik anlayışı için olumlu mu yoksa olumsuz mu düşünüyorlar? “Olumlu düşünüyorlar” yanıtından emin olmasaydım böyle bir soru sormaya cesaret edemezdim. Anglosakson sekülarizmi ve demokrasisi her türlü eleştirinin üzerinde mi? Kim demiş!

Sami Selçuk şöyle diyor:

«Benim için iki Fransa var. Biri giyotinli, anayasasını insan derisiyle kaplamış, Baudelaire’i cezalandırmış, yargı öncesi insanları giyotine gönderen Savcı Foulquié’yi çıkarmış Jakoben Fransa. Ben bu Fransa’nın karşısındayım. Öbürü Descartes’ın, Montesquieu’nün, Voltaire’in, Balzac’ın, Sartre’ın, Camus’nün, Foucault’nun, Lyotard’ın, Lacan’ın, Morin’in, Baudrillard’ın Fransa’sı. Benim sevdiğim bu ikinci Fransa’dır. »

Aklı başında hangi aydın bu cümleye karşı çıkar? Kimse! Ama bu cümlede akıl almaz bir sığlık var: mukayese yapmak için geçmişi bugüne taşıyamazsınız. Sami Selçuk’un karşı olduğu birinci Fransa ikinci Fransa’yı yaratmıştır. Aynı yöntemi Anglosakson toplum ve siyasetine uygulayan biri, hiç yorulmadan şu soruları sıralayabilir Sami Selçuk’a: “Amerika’nın yerli halkını kim kırdı, bu halkı günümüzde özel bölgelerde yaşamaya mahkûm eden kim? Afrika kökenli vatandaşlarına ırk ayrımcılığını kim uyguladı ve uygulamakta? Haklarını arayan işçileri kim yaktı? Mafyaadalet örgütü işbirliği hangi ülkede? Hangi ülkede ikili alternatif çoğulculuk sayılıyor? Hangi ülke şair Ezra Pound’u önce demir kafeste güneş altında tutup sonra tımarhaneye kapattı? Romancı Henry Miller’in yapıtlarını hangi ülke yasakladı? Oscar Wilde’ı eşcinsel diye kim zindana kapattı? ıkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünist avcılığını hangi ülke yaptı?”

Bu soruların ve benzeri yüzlerce sorunun yanıtını Sami Selçuk elbette biliyor. Yansız ve iyi niyetli bir yazar, nalıncı keseri gibi her şeyi kendine yontmaz. İki Fransa’yı karşılaştırarak inandırıcılığını yitiriyor Sami Selçuk.

Sami Selçuk, “Cumhuriyette devlet dinden etkilenmez. Demokraside devlet dinden, din devletten etkilenmez” türünden özdeyişlere meraklı. Konuşma metninde bu türden onlarca “niçinsiz, nedensiz, gerekçesiz, kanıtsız” dogmatik cümle var:

“Cumhuriyetin insanı akılcı, demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir.”

“Cumhuriyette hukuku devlet üretir. Devleti memurlar yönetir. Demokraside hukuku halk üretir. Devlet hukuku yönetir.”

Eğer durum Sami Selçuk’un dediği gibiyse cumhuriyetin adam olma ihtimali yok: cumhuriyetin insanı demokrasinin insanı gibi akılcı ve üretici olamayacağına, cumhuriyette hukuku halk üretemeyeceğine ve devleti hukuk yönetemeyeceğine göre.

“Cumhuriyet eğitir. Toplumu okula benzetmeye yeltenir. Demokrasi öğrenim verir. Okulu topluma benzetmeye çalışır.”

Eğitimin ne zararı var? Demokrasi gibi cumhuriyet de neden öğrenim vermesin?

Tuhaf bir mantık!

Sami Selçuk’un sevdiği ikinci Fransa’nın oluşturucuları ve temsilcileri olan Sartre, Camus, Foucault, Lyotard, Lacan, Morin, Baudrillard öğretmeyen (?) ama eğiten Fransız Cumhuriyeti’nin temel kaynağı olan laik devlet okullarının (écoles publiques) tornasından çıkmadılar mı? Nasıl oluyor da XX. yüzyılı etkileyen bu en büyük kafalar tek tip insan yetiştiren bu ilkel okulların ürünü olabiliyor?

Dedim ya tuhaf bir mantık! Savların kendilerinden başka dayanakları ve gerekçeleri yok.

Konuşma metnini okudukça, daha doğrusu birkaç kez okuyunca, Sami Selçuk’un 55 sayfalık konuşma metnini şu aktaracağım cümleyi söyleyebilmek için kaleme aldığı izlenimi uyandı bende:

«Laik devlette, devlet dinlere eşit uzaklıkta olduğundan hiçbir dinî inancı dışlayamaz ya da kayıramaz; akçalı vb. biçimlerde destekleyemez. Din okulları açamaz. Ancak, toplumların din okulları açmasını da önleyemez. Din derslerine engel olamaz; bunların önünü açar. Ne var ki bu dersler, beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara göre olacak, bireyler dinler arasında seçimini özgürce yapacaktır. Din dersleri zorunlu olmayacak, ancak her an ilgilinin buyruğuna hazır bulunacaktır. Devlet bu okulları, kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu ahlakı, kamu sağlığı açısından denetleyecek, uyuşmazlık çıkarsa sorunu bağımsız yargı çözecektir. »

Yukarda yaptığım alıntıda, Fazilet Partisi’nin, açık ve gizli siyasal islamcıların Sami Selçuk’u alkışlamasına yol açan düşünce yer alıyor: laik devlette devlet din okulları açamaz; ancak toplulukların din okulları açmasını önleyemez. Günümüz Türkiye’sinde devletin bütün dinlere karşı eşit uzaklıkta olmaması, Fazilet Partisi’nin ve siyasal islamcıların umurunda bile değil, onlar ağacı yaşken eğebilmek için çocuğu anaokulundan itibaren eğitmek istiyorlar. Devleti ele geçirip şeriat devletini kurabilmenin, belki biraz uzun ama en emin yolu bu. Bu nedenle arka çıkıyorlar Sami Selçuk’a. Devlet din derslerini topluluklara (“Topluluk”tan kasıt ne, dinsel topluluklar mı, tarikatlar mı?) bırakmalıymış. Bu topluluklar (örneğin Aczimendîler, Fethullahçılar vb.) din derslerinde beyin yıkayıcı olmadan çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara uygun derslerle din öğreteceklermiş; bu derslerde din eğitiminden (öğretiminden) geçen bireyler dinler arasındaki seçimini özgürce yapacakmış. Bu bana ham hayalden de öte görünüyor. Düşünce yuvarlak sözcüklerle dile getirildiği için anlamakta güçlük çekiyorum. Çoğulcu, agnostik (hele agnostik), kuşkucu esaslara uygun din dersleri dünyanın neresinde, hangi dinde var? Din, din okullarında ancak bir dogma olarak öğretilir. Hangi din, hangi mezhep, hangi tarikat kendi kabuğunun dışına çıkıp öteki dinler, mezhepler ve tarikatlarla birlikte kendi özüne karşı eşit uzaklıkta durur? Hiçbiri. Çünkü her din, her mezhep, her tarikat birer siyasî partidir, kendi ideolojisi vardır. Ve bundan daha doğal bir şey de olamaz. Bu nedenle 1789 öncesinde sınıf mücadelesinin içinde yer aldığı için taraf olan Kilise’ye karşı tedbir alıp onu dünyevî iktidar mücadelesinin dışına çıkarmak isteyen Fransız Devrimi ile Kurtuluş Savaşı’nda din sömürüsünden çok çeken ve bu nedenle dini denetim altında tutmak için laikliğe sarılan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını kim haksız bulabilir?

Hıristiyanlık ve ıslam’dan, aynı terminolojiden yararlanarak konuşmak çok zor. İslam’dan söz ederken, Kilise ve “papaz sınıfı” (le clergé) sözcüklerinin benzer anlamlılarından yararlanılmıyor. Kurtuluş Savaşı’nda din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşları dini değil, “cami”yi ve din adamlarını (hocaları) denetim altına almak istemişlerdir. Cumhuriyet ıslam dinine karşı olmamıştır, ancak dini “kullanan” hocalara karşı olmuş, başta siyaset olmak üzere dinin kendisinden başka amaçlar doğrultusunda kullanılmasına engel olmak için camiyi denetim altında tutmak istemiştir. Laiklik bunları sağlayacak mekanizmadır. Laik devletin yalnızca dinlere karşı eşit mesafede olması yetmez, hiçbir dinî inancı dışlamaması, kayırmaması yetmez; başka bir tanımlamaya göre inançları güvence altına alması da yetmez, laik devletin, dinlerin dünyevî saldırısına karşı kendini, bireyi ve toplumu koruması gerekmektedir. Günümüzde, Protestanlığın reform geçirdiği için gündelik politikadan çekilmiş olduğunu söylemek mümkün. Modern devlet karşısında gerilemiş olan Katoliklik ve Ortodoksluk için aynı kesinlikle konuşmak çok zor. İslam’a gelince gündelik politikadan hiç vazgeçmedi: ya iktidarda, ya iktidarı paylaşıyor ya da Türkiye’de olduğu gibi cihat saplantısından kurtulmamış sert bir muhalif. Bu muhalefeti bağımsız müminlerin hepsine yaymak kuşkusuz yanlış olur. Bu nedenle, din eğitim ve öğretimini, Sami Selçuk’un arzu ettiği gibi din okulları açacak topluluklara bırakmak Cumhuriyet açısından olanaksız. Zaten, Türkiye’deki islamî kesim nesnel din bilgisi derslerine karşı; islam’ın tıpkı İmam-Hatip okullarında olduğu gibi teorisiyle, pratiğiyle öğretilmesini istiyor. Müslüman bir ailenin çocuğunu tam anlamıyla Müslüman olarak yetiştirmek istemesinden daha doğal ne olabilir? Cumhuriyet devleti, laik olduğu, demokratik olmaya çalıştığı, toplumun bireylerinin dinsel kimliklerine saygılı olması gerektiği için, bir Müslüman ailenin çocuğunu tam anlamıyla Müslüman olarak yetiştirmek istemesine kuşkusuz karşı çıkmaz. Ama islamcılık siyasî partiye dönüşmüşse ya da herhangi bir siyasî partide islamcı siyaset anlayışı egemense ve çocukların dinsel eğitimi bu eksen üzerinde yapılacaksa ne olacak? Ailelerin masum istekleri siyasal islam, köktendincilik ve tarikatlar tarafından istismar edilir ve tam zamanlı ya da yazlık din okulu öğrencileri Cumhuriyet düşmanı militan olarak yetiştirilirse (ki İmam-Hatip okullarının ve kaçak Kuran kurslarının durumu bu kuşkuyu yoğunlaştırmaktadır) ne olacak? Konuşmacıya göre devlet bu okulları, kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu ahlakı, kamu sağlığı açısından denetleyecek, uyuşmazlık çıkarsa sorunu bağımsız yargı çözecektir. Bu denetim de acaba evrensel laiklik ilkesine aykırı olmayacak mı? Bu türden örnekler, nedense, reform geçirmiş (Anglosakson) ve kendini bir ölçüde çağa uyarlamış (Katolik) Hıristiyan toplumlardan veriliyor, ama İslam’ın başından bu yana reform geçirmediği ve kendini çağa uyarlamaya yanaşmadığı düşünülmüyor. Reforma, çağdaşlaşmaya yanaşmayan kuşkusuz İslam’ın kendisi değil, fakat cami ve varlığı teorik olarak yadsınan ama gerçekte var olan din adamları (ruhban) sınıfı. Bu gerçekler unutularak, Cumhuriyet’in tehlikeyi göze alıp uzlaşması (yani ödün vermesi) isteniyor, ama aynı uzlaşma ve ödün iradesi İslam’dan beklenmiyor.

Sami Selçuk’un Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılarak din eğitiminin cemaatlere bırakılması görüşüne konunun uzmanları sert tepki gösterdi:

“Türkiye’de tarikatlar ve dinî gruplar, ıslam ve çağdaşlık konusunda, gece ile gündüzün farklılığı kadar farklılıklar taşıyorlar. Din eğitimini bunlara bıraktığınız takdirde ülkeyi kaosa sürüklersiniz. Örneğin bugün Almanya’daki Millî Görüşçüler, Cemalettin Kaplancılar başta olmak üzere tüm dinî iddialı gruplar birbirleriyle kanlı bıçaklıdırlar. Karşı tarafın camisinde bile namaz kılmıyorlar. Ülkemizde, Diyanet korunmalı ve gerçek İslam’ın öğretilmesinde yönlendirilmelidir. Sayın Yargıtay Başkanı’nın sözleri, Batı ve Batılı değerler açısından doğrudur. Ama İslam coğrafyası, bir Aydınlanma, bir Rönesans süreci yaşamadığı için henüz taraflardan hiçbirisi, bu tarz bir öneriyi ve uygulamayı kaldıramaz.” (İsmail Nacar, Hürriyet gazetesi, 10 eylül 1999)

Hürriyet gazetesinin 12 eylül 1999 tarihli sayısında Sedat Ergin, Muğla Üniversitesi rektörü ve ilahiyat profesörü Ethem Ruhi Fığdalı’nın görüşlerini aktarıyor:

“Türkiye’deki grupların her biri çoğunlukla ahkâm ayetlerinin de aynen uygulanmasını istemektedirler. Bu isteklerini Kuran’ın “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirdirler” ayetine dayandırıyorlar. Bu ayeti esas almak suretiyle Kuranı Kerim’deki her ayetin, her cümlenin, her hükmün mutlaka bir değişikliğe uğratılmaksızın uygulanmasını istemektedirler. Oysa laikliğin temel kuralı hukukun din kurallarına göre değil, insan aklına göre düzenlenmesidir. Çelişki buradadır. Bu grupların çoğunluğu, kendi doğrularını ortaya koymayı bir cihat gibi değerlendirip, kendi doğruları dışındaki görüşlere hayat hakkı tanımama eğilimindedir. Bu anlayıştan hareketle başkalarının haklarını kısıtlamayı, cihadın yani dinin bir gereği olarak görmektedirler. Sayın Selçuk’un yanıldığı, göremediği konu budur. Kendisinin önerdiği anlamda laiklik modeli, bu özgürlükten yararlanan insanların dini değişmezlik içinde tefsir ederek başkalarının haklarını kısıtlama taleplerine, dayatmalarına zemin hazırlayacaktır. O nedenle önerdiği model yüzeyseldir, gerçekçi değildir ve özünde laikliğe ters düşmektedir.”

Bu iki örnekten sonra örnekleri çoğaltmayı, din adamlarının ve islamcı politikacıların Marmara depremine ilişkin yorum rezaletlerini örneklemeyi ve Sami Selçuk’a yöneltilen çeşitli suçlamaları aktarmayı gerekli görmüyorum.

Gerekli görmüyorum, çünkü Sami Selçuk, Sedat Ergin’le yaptığı görüşmede (Hürriyet, 14 eylül 1999) demokraside ve devlette olduğu gibi dinde de reformun şart olduğunu, Türkiye’de dinin siyasallaştırıldığının inkâr edilemeyeceğini kabul ediyor ve şöyle diyor:

“İslam kendi kendini reforme etsin… Reforma mecburlar. İslam, laik, çağcıl demokrasinin gereklerine kendini uydurmak zorundadır. Devlette de, demokraside de, dinde de reforma ihtiyaç vardır.”[ii]

Bunları okuyan insanın aklına hemen şu geliyor: “ıyi ama bu görüşlerine neden söylevinde yer vermedin kardeşim?”

Türkiye’de laikler de, laikçiler (!) de yıllardır İslam’ın reform geçirmesi, çağdaşlaşması gerektiğini ileri sürmüyorlar mı?

Sami Selçuk’un Hürriyet gazetesinde yayımlanan görüşlerine söylevinde de yer vermemesi akıl almaz bir sorumsuzluk örneği. Camus ve Sartre’ı kendisine örnek almış bir Descartes öğrencisine böyle bir sorumsuzluk yakışır mı?

Sami Selçuk’un söylev metni sorumsuzluk örneği ilginç tanımlamalar bakımından çok zengin:

Din, özellikle de ıslam, sosyolojik olarak, Türk kültürünün en önemli parçasıdır. Ulusal birliği sağlamada bu tutkaldan yararlanmanın yollarını arayalım.”

Acaba böyle mi, Türk halkı acaba kendini nasıl tanımlıyor? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kendilerini nasıl tanımladıkları konusunda birçok araştırma ve bu araştırmalara dayalı birçok istatistik ve yüzdeler yayımlandı. Bunlar, anımsadığım kadarıyla, birbirlerine çok benziyorlar. Ben elimin altındaki bir Fransızca kaynaktan (Laicités en France et en Turquie, CEMOTı, No. 19, 1995) yararlanacağım. Vatandaşlar “Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlıyorlar:

 

Türk                                                     % 34

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı           % 26

Türk Müslüman / Müslüman Türk      % 20

Müslüman                                            % 13

Kürt                                                     %   4

Başka                                                   %   3

 

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yüzde 80’i şu ya da bu şekilde kendilerini “Türk” olarak tanımlıyor.

Aynı kişilere ulusal kimliği oluşturan öğelerin neler olduğu sorulduğunda alınan yanıtlar şöyle:

Din ve inanç                                % 63

Aynı toprağı paylaşmak              % 25

Kültür                                          % 18

Dil                                               % 15

Tarih                                            % 12

Başka                                          %   4

Bu yüzdelere bakarak değişik sosyolojik yorumlar yapılabilir. Ama önemli bir soru var: laik bir devlet, ulusal kimliği, epeyce kaypak “din ve inanç” kavramı üzerine oturtabilir mi? Aynı kişilerden “Türklük ve vatandaşlık” ile “din ve inanç” arasında bir seçim yapmaları istense alınacak yanıt nasıl olurdu? Başka bir soru: Araplar neden Osmanlı ımparatorluğu’ndan ayrıldılar? ıslam dini neden Arapların birliğini sağlayamıyor?

Sami Selçuk’un çelişkisi şu: yazar sorumluluğu (belki de sorumsuzluğu) ile laik bir devletin Yargıtay başkanının sorumluluğunu birbirine karıştırıyor. Bu öyle bir “usturanın keskin ağzı” noktası ki “YargıtayBirinci Başkanı” kimliğini Sami Selçuk’tan ayırmaktan vazgeçmek zorunda kalıyorum. Sami Selçuk’un Hürriyet gazetesinde yayımlanan “düzeltici” görüşlerinin, artık her türlü İslamcı ve köktendinciye referans olacak olan söylevinin yanında büyük bir önemi yok. Çünkü asıl metin bu söylev metni. Bu nedenle, Sami Selçuk’un “ideolojik laikçiliği, teokrasiyi bırakıp laikliğe dönmenin” dördüncü koşulu olarak ileri sürdüğü görüşünü (“teokrasi” saçmalığına değinmeksizin) buraya aktaracağım:

“Herkesin bir yolu, ideolojisi, yöntemi vardır. Allah sizleri sınamak için böyle yaptı. Hayırlarda (tercihlerde) birbirinizle yarışın, ‘Doğu da Batı da Allah’ındır. Nereye dönseniz Allah karşınızdadır’ diyen, dinlerin çeşitliliğini ve 124 bin peygamberi kabul eden bir Tanrı, bir din hiçbir topluluğa düşman olamaz. Bağımsız kararı (içtihat), danışmayı (şûra), oydaşmayı, uzlaşmayı (icma: consensus) benimseyen din çağcıldır, kanımca çoğulcudur, laikliğe elverişlidir. İslam’ın bu damarını işleyerek onu laiklikle bütünleştirebiliriz.”

Gerçek laikliğe dönmek için Kuran’ı (Bakara, Maide, Fâtır ve Mü’minûn) referans alan, kimliği kuşkulu bir Müslüman düşünürü (S. Ahmet Akbar) tanık gösteren bir Cumhuriyet aydını ve Yargıtay başkanı! Sadece yüreği “karmakarışık duygularla yüklü” değil, aynı zamanda kafası da son derece karışık bir insan! Konuşma metninde bir yığın alıntı ve referans var; konuşmacı “küreselleşmenin ve postmodernizmin gündeme taşıdığı” sorunlar üzerinde irdeleyici, çözümleyici ve bireşimsel (sentezli) bir çalışma yapacağına, sanki, tıpkı bir Dadaist şair gibi alıntı cümleleri bir torbaya doldurmuş, bunlarla bir zihinsel tombala oynamış. Konuşma metni yayımlanmak üzere bana gönderilmiş olsaydı, bir editör olarak “inandırıcı bir bütünlük oluşturmadığı” gerekçesiyle söz konusu metni yazarına iade ederdim.

Bu gerekçeyi yazdıktan sonra, Atatürk’ün “gazilik” unvanını kabul etmesinin dini dışlamadığını kanıtladığını ve onu (yani dini) katalizör olarak kullandığı savını, ciddiyetten uzak olduğu için tartışma konusu yapmayacağım; “laisizm”i “laikçilik” olarak dilimize çevirmenin iyi niyetli bir davranış olmadığını kanıtlamaya kalkışmayacağım. Ancak şu cümledeki bir kavrama değinmemezlik etmeyeceğim:

“Aslında çelişki, çatışma, toplumsallaşma biçimidir (Simmel). Bundan korkulmalı, buna özendirilmelidir. Zira demokrasi bir üstdildir (métalangue), farklılıkların katılıklarını çoğulculuk sayesinde eritir. Demokrasinin çokluk ayırdına varılmayan dehası da işte buradadır.”

Ülkemizde, laik cumhuriyetin rakibi olarak gösterilen demokrasinin türlü tanımlarını okudum, ama onun bir üstdil (métalangue) olarak tanımlandığına ilk kez tanık oluyorum. Ülkemizde aralarında dilbilim, göstergebilim terimleri (örneğin “söylem”) olmak üzere birçok bilimsel terim ve deyimin gerçek anlamlarından arındırılarak yanlış bağlamlarda kullanıldığını bildiğim için yanında parantez içinde “métalangue” açıklaması olmasaydı “üstdil”in üzerinde durmazdım. Bilindiği gibi “métalangue” ya da “métalangage” bir mantık ve göstergebilim terimi olup “langue” sözcüğünün önündeki “méta” önekinden dolayı “üstün dil”, “değerli dil” gibi bir anlam oluşturmaz sanıldığı gibi; karşılığı “üstdil”dir. (Bkz. eski Türk Dil Kurumu’nun Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü.) Gerçek bağlamı içinde “üstdil”in anlamı şudur:

  1. Doğal dili ya da konudili inceleyip betimlemek için oluşturulmuş araç dil, dili anlatan dil. (Örn. Dilbilim terimleri bir üstdil oluşturur.) Yani “üstdil” terimi bir üstdildir. Doğal dilin göndergeleri, dil dışı gerçeklik düzleminde yer alır; oysa, üstdilinkiler dilsel niteliklidir, konudilin göstergelerine ilişkindir.
  2. Doğal dil kullanılırken bildiriye açıklık getirmek için başvurulan tanım, söz, yapılan açıklama. (Örn. Bir sözcüğün hangi anlama geldiğini söyleme… “Demek istiyorum, bir başka deyişle” gibi kullanımlar üstdil işlevine bağlanır.)

Görüldüğü gibi demokrasinin üstdille hiçbir ilişkisi yoktur. Yazınsal eleştiri ve metin incelemelerinin üstdilsel işlevi vardır. Yani üstdilin nesnesi yalnızca yazılı metindir. “Demokrasi” ne zamandır metin incelemesi yapıyor?

Bu can sıkıcı açıklamayı konuşma metninin nasıl bir özentili mantıkla hazırlanmış olduğunu göstermek için yaptım. “Üstdil”in yanlış bağlamda kullanılması kaynak yazar Connolly’den kaynaklanabilir. Ama bu da Sami Selçuk’un yanlıştaki sorumluluk payını azaltmaz.

Sami Selçuk’un kimi kavramlara, sözlük anlamlarının dışında yeni anlamlar yüklemesi, bir tür anlam neolojizmi (uydurması) yapması da çok ilginç. Bu nedenle, daha önce değindiğim ancak yeterince açıklamadığım “agnostik” sözcüğüne bir kez daha uğramak istiyorum. Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Ansiklopedisi’ne göre bu sözcük ıngiliz düşünür Huxley tarafından Yunanca “bilinmez” anlamını veren “agnôstos” sözcüğünden türetilerek kendi öğretisini adlandırmak için kullanılmıştır ve pek yenidir. Terim, daha sonra bütün bilinemezcilik öğretilerini kapsamıştır. Bilinemezcilik, tarihsel olarak, bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak belirmiştir… Antikçağ Yunan felsefesinde şüphecilik biçiminde ortaya çıkan bilinemezcilik akımı Kant’tan, Auguste Comte’dan, Spencer’dan, William James’tan geçerek Sartre’a, Camus’ye kadar gelmiştir. Çok karmaşık ve çift ağızlı bir bıçağa benzeyen bu kavramı dinsel bağlamda kullanmak çok tehlikelidir. Çünkü bu terim, bağlamına göre bazen dogmanın, bazen de kuşkunun yanında yer alır. Metafiziğe göre gerçek olmayan şey yok demektir ve yok olan şey de elbette bilinmez. Bu varsayımı “Tanrı” kavramına uygulayın bakalım nasıl bir sonuca varacaksınız? “Tanrı bilinemez çünkü yoktur.” Agnostik kuşkucular ya şüphe ettikleri için bir şeyi bilinmez sayıyorlar ya da bilinmez saydıkları için o şeyden şüphe ediyorlar. İki uçlu kuşku dizgesinin dogmaya dayanan dine uygulanmasına kim izin verir? Ne papaz, ne rahip, ne haham, ne de hoca… Hiç kimse! Ama Sami Selçuk kendi Güneş Ülkesi’nde uygulanacak din öğretimini şöyle tanımlayabiliyor: Bu dersler, beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara göre olacak, birey dinler arasındaki seçimini özgürce yapacak.” Ütopyacı toplumculuğun ünlü düşünürlerinden olan Tommaso Campanella’ya (15681639) özenmek hiç de ayıp değil. Unutulmaması gereken şu ama: Güneş Devleti, İtalya’da değil Paraguay’da kuruldu ve 1773 yılına kadar otuz yıl yaşadı. Sami Selçuk ütopik din öğretimi projesini varsayımsal bir ülke için değil ama somut bir Türkiye için sunuyor. Ben kendi adıma din öğretiminin Sami Selçuk’un önerdiği gibi yapılmasını sevinerek kabul edebilirim, ama bu projeye Abdurrahman Dilipak ne der bilemem. Ne diyeceğini elbette biliyorum: Vahiy’den kuşku duyulmaz, ona koşulsuz olarak iman edilir! Sami Selçuk’un önerdiği program taslağını, kaldırılmasını istediği Diyanet ışleri Başkanlığı da gerçekleştiremez.

Durum böyleyken, şeriatçılar ve köktendinciler neden Sami Selçuk’un söylevine sahip çıktılar? Bunu kendisi düşünsün. Ama bence durum şu: din öğretimi hele bir tarikatlara bırakılsın, gereken sonra yapılır. Haklılar! Dogmayı öğretmek mi kolay, yoksa dogmanın öğretildiği okulları kimi varsayımsal ilkelere göre denetlemek mi? Onlar işlerini bilirler, ama Sami Selçuk ne yazık ki abesle uğraşıyor.

Yazımı bitirirken, Olivier Roy’un Siyasal İslam’ın İflası (Metis Yayınları) adlı kitabının 90. sayfasından iki cümle alıp bunları Sami Selçuk’a ithaf etmek istiyorum:

“İslam’ın getirmek istediği reformlar, sadece vaazlarla gerçekleştirilemez. Bunları gerçekleştirmek için siyasal iktidar zorunludur. “(Hurşid Ahmed)

     “Bir Müslüman’ın islamî bir yaşam modeline uyma niyetini, ıslamî olmayan bir hükûmet sisteminin otoritesi altında başarıya ulaştırması imkânsızdır.” (A. Mevhudî, Jihad in İslam)

“Keşke yapılmasaydı” diye düşündüğüm bu yanlış konuşma, ne yazık ki bundan böyle İslamcı ideolojinin ve köktendinciliğin bir savunma ve saldırı silahına dönüşecektir. Daha şimdiden dönüştü bile. Bu konuşma metni laik Cumhuriyet’in temellerini dinamitlemek için kullanılacaktır. Böyle bir sorumluluğun altından hiç kimse kalkamaz. Çok yazık!

     Varlık dergisinin ağustos 1999 sayısında yayımlanan “Gerçek ve İmge” başlıklı yazımdan, İtalyan senatör Ludovico Corrao’yla konuşurken söylediğim şu cümleleri alacağım:

Türkiye’nin güncel sorunu laik Cumhuriyet’in yapısını korumak. Laik Cumhuriyet, bizler için, önünüzdeki şarap bardağı(dır), bardağın içindeki şarap da demokrasi, eğer bardak kırılırsa demokrasi memokrasi kalmaz Türkiye için; aynı şey İtalya için de geçerlidir. Bu nedenle bütün önyargılardan sıyrılıp Türkiye’yi anlamaya çalışmalısınız.”

Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir devlet özlemini çeken herkes düşünce olarak eşsiz bir sanat yapıtına, billur bir şarap bardağına benzettiğim laik Cumhuriyet’i her şeyden sakınmak zorundadır. Hiçbir tutku bu bardağın kırılmasını bağışlatamaz!

Öyleyse: yaşasın Cumhuriyet!

ÖZDEMİR İNCE

Cihangir, 15 eylül 1999

[i] Ta­ha Par­la, “Yar­gı­tay Baş­ka­nının Ko­nuş­ma­sı üze­ri­ne”, Ra­di­kal ıki, 12 eylül 1999.

[ii] Bu açıklamadan sonra Akid ve Zaman gibi köktendinci, şeriatçı gazetelerin yazarları, İalam’da reformun söz konusu edilemeyeceğini yazarak, ıyı niyetli Sami Selçuk’u mahcup ettliler.